DEHB ve Otizm’de Topaçın Muhtemel Faydaları

Young girl spinning a colorful toy top on a wooden floor

Masa başında saatlerce istatistik verisiyle uğraştığım günlerin birinde fark ettim: masamın bir köşesinde hep bir şey dönüyor. Bazen bir kalem, bazen küçük bir topaç. Elim boşta kalmasın diye değil, tam tersine, zihnim boşta kalmasın diye.

Bu gözlem beni, aslında oldukça eski ve sağlam bir nörobilimsel zemine oturan bir soruya götürdü: Tekrarlayan, öngörülebilir duyusal-motor girdiler, bir topacın dönüşü, parmaklar arasında gezinen bir fidget spinner, dikkat ve düzenleme açısından gerçekten bir şey ifade ediyor mu?

DEHB’de altta yatan mekanizmalardan biri, göreve yetecek kadar uyarılmanın (arousal) sağlanamamasıdır. Sıkıcı, tekdüze bir görev karşısında beyin “yeterince meşgul değilim” sinyali verir ve dikkat dağılır. CHADD (Children and Adults with Attention-Deficit/Hyperactivity Disorder) kuruluşunun derlediği araştırmalara göre, DEHB’li bireylerde görülen kıpırdanma davranışı aslında bilinçli ya da bilinçsiz bir dikkat ve uyanıklık artırma çabası olabilir. Elin meşgul olması, düşük yoğunluklu, sürekli bir motor-duyusal girdi sağlayarak arka plan uyarılmasını yükseltiyor — ve bu da asıl işe (dinlemek, okumak, düşünmek) odaklanmayı bazı kişiler için kolaylaştırabiliyor.

Otizm tarafında ise çerçeve biraz farklı. Tekrarlayan hareketler; literatürde “stimming” olarak adlandırılan kendini uyarma davranışları, çoğu zaman aşırı duyusal yüklenme anında bir çıpa görevi görüyor. Kapp ve arkadaşlarının (2019) otistik yetişkinlerle yaptığı, alanın referans çalışmalarından biri haline gelen araştırması, stimming’in katılımcılar tarafından temelde bir öz-düzenleme mekanizması olarak tanımlandığını ortaya koyuyor: yoğun duygu ve düşünceleri sakinleştirmeye ya da ifade etmeye yarayan uyarlanabilir bir strateji. Dünya çok fazla, çok hızlı, çok yüksek sesle geldiğinde, tanıdık ve öngörülebilir bir duyusal döngü sinir sistemine bir tutunma noktası sunuyor.

Burada araştırmacı kimliğimin araya girmesine izin vereceğim, çünkü bir bilim insanı olarak abartılı iddialardan kaçınıyorum. Florida International Üniversitesi’nden Graziano ve arkadaşlarının (2018) DEHB tanılı küçük çocuklarla yaptığı sınıf içi kontrollü çalışma, fidget spinner kullanımının dikkatte tutarlı bir iyileşme sağlamadığını, hatta bazı ölçümlerde dikkat sorunlarını artırdığını gösterdi. Buna karşılık Aspiranti ve Hulac’ın (2021) araştırması, fidget spinner kullanan DEHB’li öğrencilerde göreve bağlılık oranının arttığını buldu, yani literatür kendi içinde de çelişkili.

Bir fMRI çalışması (Kanamori ve ark., biorxiv/PMC üzerinden yayımlanan nörogörüntüleme araştırması) topaç benzeri nesneleri döndürürken motor planlama ve ödülle ilişkili beyin bölgelerinin (kortiko-striatal devre, tamamlayıcı motor alan) aktive olduğunu gösterdi; ancak yazarlar da dikkat üzerindeki iddiaların bilimsel kanıt tabanının hâlâ sınırlı olduğunu vurguluyor.

Yani mesele nesnenin kendisi değil, nasıl kullanıldığı. Sessiz, elde tutulan, göze fazla girmeyen bir topaç ile arkadaş grubunun ortasında gösteri objesine dönüşen parlak bir spinner, nörolojik olarak tamamen farklı iki deneyim yaratıyor.

Kime Daha Çok İşe Yarıyor?

Duyusal profil burada belirleyici. Motor-arayışçı (sensory seeking) bir profile sahip DEHB’li ya da otizmli bireylerde fayda görülme olasılığı daha yüksek. Buna karşılık duyusal kaçıngan (sensory avoidant) bir profilde, elde ek bir nesne bulunması rahatlatıcı değil, tam tersine yorucu bir ek yük olarak hissedilebilir. Kapp ve arkadaşlarının (2019) çalışmasında katılımcılar, stimming’in kendileri için genelde olumlu bir deneyim olduğunu, olumsuzluğun ise ancak davranış kendine zarar verici hâle geldiğinde ya da dışarıdan damgalandığında ortaya çıktığını belirtmiş.

Bu da bizi asıl noktaya getiriyor: Ek duyusal girdi kavramsal olarak “iyi” ya da “kötü” değil — kişiye, bağlama ve nesnenin niteliğine bağlı. Herkes için işe yarayan tek bir formül yok; ama düşük riskli, ucuz ve kolayca denenebilir bir müdahale olduğu için, bireysel deneme yoluyla keşfedilmeye değer.

Kişisel Notum

Ben hala renkli topaçları masamda tutuyorum. Bazen yeni makaleleri takip ederken, bazen bir cümleyi üçüncü kez yeniden yazarken masamda dönüyor. Bilimsel literatür bana “herkes için işe yarar” demiyor, fakat “bazıları için, bazı koşullarda işe yarayabilir, ve zararı yoksa denemeye değer” diyor. Bazen bilimin bize verdiği en dürüst cevap da budur.

Bu yazı, DEHB ve otizm spektrumunda duyusal-motor kendini düzenleme stratejileri üzerine güncel araştırmalara dayanmaktadır. Bireysel değerlendirme için bir uzmana danışmak her zaman en sağlıklı yaklaşımdır.

Kaynakça

Aspiranti, K. B., & Hulac, D. M. (2021). Fidget spinners and on-task behavior in students with ADHD.

CHADD (Children and Adults with Attention-Deficit/Hyperactivity Disorder). Fidget Toys and ADHD: Still Paying Attention?

Graziano, P. A., ve ark. (2018). To fidget or not to fidget, that is the question: A systematic classroom evaluation of fidget spinners among young children with ADHD. Journal of Attention Disorders.

Kapp, S. K., Steward, R., Crane, L., Elliott, D., Elphick, C., Pellicano, E., & Russell, G. (2019). ‘People should be allowed to do what they like’: Autistic adults’ views and experiences of stimming. Autism, 23(7).

Narukawa ve ark. (2023). Cortico-striatal activity associated with fidget spinner use: an fMRI study. Scientific Reports.

El Greco, Eva Şarlak, Asım Karaömerlioğlu ve Sıradışılık üzerine.

El Greco- The Greek demek, yani ‘o Yunan’ anlamına gelen takma adı takmışlar 16. yüzyılın başarılı ressamına.

En iyi ilk 100 ressamdan biridir sanıyorum.

Onu ilk Sanat Tarihi dersinde tanımıştım, Kont Orgaz’ın Ölümü tablosuyla. Bu tablo şu an Toledo’da, Sant Toma kilisesinde.

Sanat Tarihi dersi demek yavan olur, ders bir yaşayış bir hissedişti. Cinematografiydi.

Derse ruh katan o kadın, Prof. Dr. Eva Şarlak, bir insanın tanıyabileceği en iyi akademisyenlerden biridir. Hele sanat tarihi alanında bu yüzyılda rakipsizdir. Dersleri, resimleri ve yazıları hayata geçirir, bir film izlersiniz ona bakarken.

Kont Orgaz’ın ölümü de onun sevdiği tablolardan biridir. Bu tablo gibi 100 küsür tabloyu da aşk ve hayranlıkla anlattı. Hepsi dün gibi aklımda. Zamanında bir psikoloji öğrencisi olarak en çok onun dersine çalışır, sanat tarihi kitaplarını baştan aşağı yutardım.

Bir de Cumhuriyet tarihi ile Avrupa tarihi derslerine kafayı takmıştım. onları da sanki kendi bölümümmüş gibi yalayıp yutmuştum. O dersi de veren hoca, eşsizdir. Hala hayatta olan bir şaheserdir o da, Prof. Dr. Asım Karaömerlioğlu. Bazen siyasi görüşleri fazla liberal kaçabilir, siyasi görüşleriniz ona hiç de uymayabilir, ama bu hocanın dersinde tarih yeniden ayaklanır, ve bu dersin çoğunu ya gülerek ya da hiç tahmin edemeyeceğiniz bilgileri öğrenerek geçirirsiniz. Dersinde David Attenborough’un belgesellerinden tutun da, Thomas Malthus’un geometrik modellerine kadar hiç ummadığınız bilgileri tarihin çevresine koymasına şaşırırsınız. Onun dersine girdiğinizde cahilliğinizi hissedersiniz. Ama her zaman çok daha az cahil çıkarsınız o amfiden, o da ayrı mesele.

Ben içinde bulunduğumuz yüzyılın en iyi iki akademisyenini, talihin bir cilvesi olarak, lisans yıllarımda tanıdım. Ne şanslıyım.

Onlarla vizyonum açıldı, onlarla tarih ve sanat sever bir ruh bilimci oluverdim.

El Greco’ya geri dönersek, beni en çok şaşırtan bu şehirde, hem adama koydukları takma isimle gizli gizli bir dışlama uyguluyorlar, hem de şimdi tüm şehir onun eserlerini sahipleniyor. Bu adam ispanyol bile değil aslında. Bir Yunan, bir Giritli.

Sonra da gülümsüyorum, bazen dışlananlar zamanı gelince en değerli kişilere dönüşüyorlar.

Bakınız, El Greco, Karl Marx, Einstein ve nice dehalar…

Dışlamalara rağmen büyük insan olan tüm sıradışı kişilere selam olsun…

π

İlişkilerde Sınıf Farkı & Annie Ernaux, Genç Adam

”Otuz yıl önce olsa ona yüz vermezdim. O zamanlar, bir erkekte alt tabaka kökenimin izlerini, ” avam” bulduğum … şeylere katlanamazdım. Ağzını bir parça ekmekle silmesini ya da şarap koymamı istemediğinde elinin bardağının üzerine koymasını umursamıyordum. Bütün bu işaretleri fark etmem…. artık onunla aynı dünyada olmadığımın kanıtıydı.” diye yazıyor sevgili Annie Ernaux kısa kitabı Le Jeune Homme‘da.

Çağdaş yazar sevemem diyorum 10 yıl önce. 10 yıl önce çağdaş dünya edebiyatını bu kadar sevebileceğime imkan vermezdim. Sonra önce Tezer, sonra Annie işte… Beni cesaret ve gerçeklikleriyle sardı sarmaladılar.

Bu kısa recit’inde (anlatı), yaş farkından ziyade sınıf farkını vurguluyor. Her ne kadar 30 yaşa yakın yaş farkı olsa da sevgilisiyle arasında, gözüne onun gençliğinden dolayı gelen bilgisizliği ve toyluğu değil de, sınıf farklarından dolayı oluşan avamlığı ve kültür uyuşmazlığı batıyor.

Çok okuyan mı bilir, çok gezen( yani yaşayan) mı bilir derler.

Eğer Annie gibi otobiyografik anlatıları böylesine cesaretle anlatan yazaları okuyorsanız, çok okuyan sizler bilirsiniz.

Ama Annie gibisi çok yok. Bir Tezer Özlü var işte benzettiğim, Çağdaş Türk edebiyatından.

Eğer bu yazaları okumuyorsanız, çok yaşayan bilir.

Çok yaşayan bilir ki yaş farkından bile daha zordur bir ilişkiyi yürütmek, aradaki sınıf farkıysa…

Umarım okuyarak öğrenir de deneyerek zaman / sabır / ve ilerleme kaybetmezsiniz.

Stay away from Envy.

Here is a humane warning to my successful and good hearted connections:

Unfortunately envy is a real human emotion that surrounds all of us. In some cultures, we stay away from the evil-eye (Nazar) to protect our own goodness, in some we just have to more discrete. But anywhere, envy will come out when one becomes a better person- while the mouths would say ” Congratulations.” the hearts would be saying vice versa.

Thus, beware of sharing good news of your life even in here. It is hard to know who really is happy for your goodness- and who is clandestinely searching for your mistakes. Sad but true, not everyone wants everyone’s goodness, success and health.

Protect your self from envy by not sharing the good things in your life.

Remember:

Envy is a a wish to destroy what the other person has.

AŞK- IŞK- IŞIK

Aşkım en güzel tarafıdır,

Bitmesi…

Ve en tatlı tarafı ise,

İlk günleri…

Aşk, ışk – sarmaşık derler.

Işk- ışık diyeceğim ben.

Işık gibi hıphızlı gelir, sana nüfuz eder, hıphızlı gider.

Kalmamalı geriye tortusu.

Aşk dediğin sadece o an var.

Geriye kalırsa parçaları, adı aşk olmaz onun.

Özlemdir o. Alışkanlıktır.

Ama aşk değildir.

Aşk sana vurur, seni baştan aşağı değiştirir ve kendisini de alır gider.

Yaşasın Işk!!

Ve mutlaka, Ölesin de Işk !!

Yazmak da bir alışkanlık belli ki…

İçimdeki yazıyı arıyorum.

Çok az yazıyorum uzun süredir. Ama gene yazı yok baksana.

Ara verince çoğalması lazım değil mi yazıların?

Yoksa bu da bir alışkanlık mı?

Alışmış gerçekten kudurmuştan beter mi?

Kudurmamış içimdeki yazmak hevesi baksana.

Alıştırmalı yine, yeni, yeniden

Ve bir MFÖ şarkısı dinlemeli.

Skinner’a hak vermek…

Lisans eğitimim boyunca Skinner’i beğenmedim, yargıladım. İnsanın bir de doğası vardır, her şey çevre ve davranış değildir, bir güruh bu adamın arkasından gitmiş , yazıktır dedim. Ve hep Biyolojik psikoloji akımından yolumu izledim.

Şimdi deneyimsel öğrenme ile – kısaca yaşamak sayesinde- hak veriyorum bu indirgemeci psikoloğa azıcık.

Kişi maruz kaldığı çevreyle fazlasıyla şekillenir- tamamen olmasa da.

Ve çevresini arar her yerde. Yumuşak koltuklarda büyüyen yumuşak koltuklarsız zor yapar. Türkülerle büyüyenler türküsüz zor yapar. Kitaplarla büyüyen kitapsız…

Pek basit bir denklem belki ama fazlasıyla da geçerli… İnsanoğlu sandığımız kadar adaptasyon kabiliyeti yüksek bir organizma/sistem değil ki. En fazla hadi 2 standard sapma yükselsin bildiğinden. Yok 3 standard sapma yükseğini yapan, var mı?

Herkes alıştığını arar. Ve bir Türk atasözü gelir aklıma

Alışmış kudurmuştan beterdir, diye.

Öyle işte.

Ailenin verdiğini ararsın ömür boyu. Ya da birazcık daha iyisini. Ama asla en iyisini değil.