Merak edilecek onca şey varken,
Ben senin ellerini ve ayaklarını merak ettim bir gece yarısı.
Hala afiyetteler mi?
Yerine göre güçlü, yerine göre şefkatli
Ve bol bol da benimler mi?
Merak edilecek onca şey varken,
Ben senin ellerini ve ayaklarını merak ettim bir gece yarısı.
Hala afiyetteler mi?
Yerine göre güçlü, yerine göre şefkatli
Ve bol bol da benimler mi?
Sevildiğini anlamak bazen bu kadar kolay,
Arkandan biri bakıyorsa eğer sen giderken,
Pencereden…
Kafası azıcık kıyaktı-
Ama kalbi her zamanki gibi pamuktandı.
Özleşmişiz konuşmayalı-
Beni sordu- kendini söyledi,
Sonra da yeni kararlarım için aldı eline sazı-
Yumdu o canım gözlerini.
Bir ana, bir babaydı o an, belki kaçıncı kere yine.
“Seni mutlu eden”…
Dedi…
“Benim başımın tacıdır.”
Dedi…
“Ama biliyosun,
Sen benim bu hayattaki “first circle” ımdasın,
Seni üzeni de…” azıcık ağzını bozdu ama,
Öyle samimi, öyle sevgiyle…
Sözcüklerimi sevilme mutluluğunda kaybettim.
Sadece yüzüm gülmekten acımak üzereydi,
Gülüyor, gülüyor, gülüyordum.
O ise söylüyor, söylüyor, söylüyordu.
Koşulsuz ve kitapsız benim arkamda oluşlarını…
Milyar dolar ile alınamayacak büyük bir kuvvetti
Ve ben ne şanslıydım.
Bazen sorarım, bu sevgiyi hakedecek ne yaptım?
Ve ekledi:
“Ben de sokak çocuğuyum,
Kimse unutmasın,
Seni üzeni,
Bi güzel …. (üzüveririm)” dedi işte.
Bazen bildiğim, ama inanamadığım sevgisinin karşında sadece gülümsedim, kaldım….
Insan gerçekten sosyal bir varlık mıdır?
Eğer hala cevap evetse,
Sosyal türlerin en asosyali olmalıyız.
Evler, evlerin içine bile odalar,
Odaların arasına duvarlar koymuşuz.
Muayyen bir zamana kadar sosyalliğe katlanabiliyor,
Uzun süre mahrum kaldığımızda ise bu sosyallikten,
Tuhaf dediğimiz o insanlara dönüyoruz.
Evet, ne sosyal ne asosyal insanoğlu belli ki,
Ancak belirtmeliyim ki,
Sanılan da çok daha az sosyal-
Nezaket ve sabrın bittiği noktada,
Başka birilerine/birine maruz kalmak asabileştiriyor bizleri.
“Semi sosyal” demeli Homo sapiens sapiens’lere.
Belki de o bile bazen sosyallik meylimizi olduğundan biraz fazla tanımlıyor.
Bu tanımı (semi-sosyal) sosyoloji çalışmalarında insandan bahsederek kullanacağımız günlere!..
Kök aile ne tuhaf bir topluluk.
Seçimlerin onların isteklerine uymadığında
Yoksayan, uzaklaştıran, ve rest çeken?
Oysa insanın kendi kurduğu aile öyle mi?
Seni kendi seçimlerinle de destekleyebilenler.
Hem de çok insan lazım mı?
Seni senin seçimlerinle kabul edebilen 1-2 insan olduktan sonra,
Ay benimle olduktan sonra,
Yıldızın kuyruğuna çarpıyim demiş Orhan Kemal…
Astrolojiye inanmayanlardan olmak isterim.
Satürn döngüsünü bilmemek mesela.
Her şey “unlearn” edilebilir
Sakin ol, bu da geçecek ya hu,
En azından ya satürn döngüsü, ya da astrolojiye inancın…
The trains in Germany keep having delays now.
Which makes a person that is hardly ever on time- later than ever.
Or perhaps, more on time for things that were out of the plan?
Rüyamda o küçük kızı gördüm, daha 7’ye basmamış.
Annesi ve babası kavga ederken yere oturup duvara yaslanmış, dizlerini göğsüne çekmiş, orada öylece duruyor. Ağlamıyor; kavgaları ve bağırışmaları kanıksamış.
Ama bir yerde de acı çektiğini tahmin edebiliyorum. Kavga işitmekten bıkkın.
Gidip saçlarını okşuyorum. “Büyüyünce hiç evlenmek istemiyorsun, değil mi?” diye soruyorum. Başını yukarı aşağı sallıyor.
Yaşı daha altı küsur — Piaget’nin işlem öncesi döneminde hâlâ. Doğum gününe az kalmış; yazın 7 olacak. Yazın artık “Somut işlemler evresi”ne geçecek. O zaman bazı şeyleri daha iyi anlayabilecek.
Mesela bir kız çocuğu tanırdım — yaşını tam bilemiyorum; yaşı işte çocuktu. Anne ve babasının her kavgasında onların ayrılmasını isterdi, boşanın diye gidip annesine yalvarırdı. Ama hep öyle değilmiş; erken çocukluk zamanlarında barışsınlar istermiş. Bakmış ki kavgalar hiç sönmüyor ve bu bir döngü. Çocuk o döngüyü anlayacak yaşa geldiğinde (ki yine yaşı çocuk — ilkokul çağları) “Boşanın anne, ne olur” diye yalvarırmış.
O kızı anımsattı bu küçük kız bana. Ama yaşı belki o çocuktan daha mı büyüktü, ne — rüyamdaki bu kız, birlikteliklerinin verdiği acıyı henüz algılayamamış olabilir. Rüyamda anne ve babasına “Hadi barışın” deyince mutlu oluyor gibi; hâlâ o uçsuz bucaksız kavgaların bitebileceğine kanabiliyor. Sınırda işte. Yakında o da bitsin, ayrılsınlar isteyecek; ama emin değilim şu an tam olarak nerede olduğundan. Hâlâ barışıp mutlu olabileceklerine inanan o çocuksu tarafı belki de daha baskın.
Başını okşuyorum. “Bir kız tanırdım, o da senin gibi kavga içinde büyümüş. Çok üzülürmüş ama büyüyünce çok güçlü bir kız olmuş. Sen de öyle olacaksın, merak etme,” diyorum.
O belki o an güçlü olmak istemiyor. Sadece kavganın yokluğunu istiyor.
Belki de çok öncelerde tanıdığım o kız gibi, iki ayrı evde kavgasız bir hayat hayal ediyor.
Belki de bunları düşünebilmek için hâlâ çok küçük.
Ama tek evde, bu kavgalarla hayat güzel geçmeyecek; bıkkınlığı yüzünden görülüyor.
O kızı bir daha görmek istiyorum. Onu kavgasız, neşeli müziklerle dolu yerlere götürüp dans ettirmek istiyorum. Bilmem… öyle işte.
Seni özleyip hıçkıra hıçkıra ağlarken bile sadece ağlayamıyorum, ağlarken birazdan yapmam gerekenleri düşünüyorum. Birazdan toparlanıp eyalet içinde gitmem gereken 2 farklı şehir ve o iki farklı şehirde katılmam gereken toplantı ve deneyleri düşünüyorum. Ananemi özleyerek ve o duygulara boğularak bu işleri yapamam. Acıyı tekrar konserve edip, basınçla bastırmam lazım. Sıkıştırmalıyım acıyı tekrar. Fonksiyonel olmak için acıyı hissetme lüksüm yok.
Sonra da sorguluyorum. Ananeme olan sevdamı- yeryüzünde hissettiğim o en derin duyguları- hissetmemek için yaptığım onca şey… Ona olan sevgime yakışıyor mu?
Daha mı çok konuşabilmeliyim onu? Gözlerime yaşlar gelmeden, anabilmeliyim yüce anısını?
Ama mümkün değil çoğu zaman -şakaları hariç- her anıda biraz da acı gizli. Zor hayatı, sıkıntılı evliliği, 4 çocuğunu yetiştirirken bir de dağlara bahçelere yetişmesi… Dağlar derken Küre dağları….Oralara çıkartmış hayvanlarını… Annemler onun dağdan inişini gözlermiş okuldan sonra…
Bak yazarken gene gözlerim doluyor. Halbuki buna vaktim yok. Birazdan bir konferansa yetişmeliyim. Sulu gözlere, acılara vakit yok işte!
Ah o çocukluğumun en sevdiğim şiirinin şairi Behçet Necatigil…
Bazen ben de senin hayıflandıklarına benziyorum, istemesem de…
”Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.”

Ananem Hatice Ergün ve Annem – 1979, Ulus/Bartın
İlk kez bir lezzet deneyimimi kaleme alıyorum ama bunu paylaşmadan edemeyeceğim.
Lozan’da Barış Antlaşması’nın imzalandığı sarayda yediğim vegan tatlı her ne kadar leziz olsa da, bu seyahatimden damağımda kalan asıl unutulmaz tat bambaşka bir yerden. İtalya’nın en iyi restoranlarında; Venedik’te, Roma’da ve Güney İtalya’da yediğim makarnalardan sonra daha iyisini bulabileceğim aklıma dahi gelmezdi. Ta ki o makarnayı yiyene kadar…
Lozan’daki son gecemde keşfettiğim, şehirden 18 km kuzeyde, Oron belediyesinde Türklerin işlettiği bir restoranı sizinle paylaşacağım. Hem servisi hem de yemekleri tek kelimeyle efsane. Eğer yolunuz düşerse (ki bu lezzet için yolunuzu kesinlikle düşürmeye değer) yiyeceğiniz ilk yemek mutlaka Tagliatelles Forestière olsun!
Restoranın ismi: La Croix Fédérale
Adresi: Route de Moudon 1, 1078 Essertes/Oron
https://www.lacroixfederale.ch/

Bon appétit! 🙂