Sosyal medyada sadakat, dijital sınırlar ve trol davranışı

Bengi Öner Özkan ile söyleşi

Röportaj: Dr. Pınar Şengül

Bengi Öner Özkan, sosyal medyanın yakınlık, güven ve sadakat anlayışını nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Söyleşi, çiftlerin dijital sınırlarından trol davranışını besleyen psikolojik ve toplumsal etkenlere uzanıyor.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümünde sosyal psikoloji profesörü olan Bengi Öner Özkan, bu söyleşide romantik ilişkilerde dijital sınırları ve trol davranışının toplumsal dinamiklerini değerlendiriyor.

1. Sosyal medya, romantik ilişkilerde yakınlık, güven ve sadakat anlayışımızı nasıl değiştirdi?

Sosyal medya, ilişkilerde yakınlık kurmayı ve iletişimi önemli ölçüde kolaylaştırdı. Özellikle tanışma ve arkadaşlık platformlarının yaygınlaşması, insanların daha önce hiç tanımadıkları kişilerle çok daha kolay iletişim kurabilmesine olanak sağladı. Ancak bu gelişme, ilişkilerin sınırlarını da giderek karmaşıklaştırdı.

Eskiden daha çok özel alanın parçası olarak değerlendirdiğimiz bazı davranışlar, artık dijital ortamda çok daha görünür biçimde sergilenebiliyor. TikTok ve X gibi platformlar bunun çarpıcı örneklerini sunuyor. Bazen “Bu da olmaz artık” diye düşündüğümüz davranışların bile dikkat çektiğini, beğeni ve etkileşim aldığını görüyoruz. Özel mesaj yoluyla birine doğrudan ulaşabilmek de kişiler arası etkileşimi çok daha kolay ve hızlı hâle getirdi.

Bu nedenle romantik ilişkilerde sadakati yalnızca fiziksel davranışlar üzerinden değerlendirmek yeterli olmayabilir. Dijital ortamda kurulan ilişkiler, mesajlaşmalar, flörtöz etkileşimler ve bazı durumlarda kişinin kendisini sunma biçimi de güven ve sadakat tartışmasının parçası hâline geliyor.

Bir başka mesele de kişinin çevrim içi ortamda kendisini olduğundan farklı sunabilmesi. Gerçeğe aykırı bilgi vermek veya başka biriymiş gibi davranmak, çevrim içi yanıltmanın farklı biçimleri arasında değerlendirilebilir. Dolayısıyla sosyal medya yalnızca iletişim biçimlerimizi değil; yakınlık, güven, mahremiyet ve sadakat anlayışımızı da dönüştürüyor.

2. Sosyal medyada aldatmayı nasıl tanımlamalıyız? Beğeni, özel mesajlaşma, flörtöz etkileşim, eski partneri takip etme veya gizli hesap kullanma hangi noktada sınır ihlaline dönüşür?

Burada tek ve herkes için geçerli bir tanım koymanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü çiftlerin sadakat ve sınır anlayışları farklı olabilir. Bir beğeni tek başına aldatma sayılmayabilir; ancak gizli, romantik ya da cinsel anlam taşıyan mesajlaşmalar, partnerden saklanan flörtöz ilişkiler veya duygusal yakınlıklar bir sınır ihlaline dönüşebilir.

Belirleyici olan yalnızca davranışın kendisi değil; niyet, gizlilik ve çiftin üzerinde uzlaştığı sınırlardır. “Partnerim bunu bilse rahatsız olur muydu?” sorusu önemli bir gösterge olabilir.

3. Dijital aldatma ile yüz yüze aldatma arasında psikolojik etkiler bakımından ne tür benzerlikler ve farklılıklar bulunuyor?

Her iki durumda da güven kaybı, kıskançlık, öfke, üzüntü ve ilişkinin geleceğine ilişkin belirsizlik ortaya çıkabilir. Çünkü aldatmanın başlıca psikolojik etkilerinden biri, kişinin partnerine duyduğu güvenin zedelenmesidir.

Dijital aldatmanın farklı yanı, daha kolay başlayabilmesi ve daha uzun süre gizli kalabilmesidir. Sosyal medya üzerinden üçüncü kişiyle sürekli iletişim kurmak mümkün olduğu için bazı durumlarda davranışın tekrarlanması ve sürdürülmesi de kolaylaşabilir.

4. Çiftlerin sosyal medyadaki sınırlar konusunda farklı beklentilere sahip olması ilişkide nasıl çatışmalara yol açıyor? Sağlıklı dijital sınırlar nasıl kurulabilir?

Çiftlerden biri eski sevgiliyi takip etmeyi normal bulurken diğeri bunu bir tehdit olarak görebilir. Biri özel mesajlaşmayı sıradan bir iletişim olarak değerlendirirken diğeri bunu duygusal sadakatsizlik olarak yorumlayabilir.

Dolayısıyla sorun bazen davranışın kendisinden çok, iki kişi tarafından farklı anlamlandırılmasından kaynaklanır. Sınırların kendiliğinden anlaşılacağını varsaymak yerine bunları açıkça konuşmak daha sağlıklıdır. “Hangi davranış seni rahatsız eder?” ve “Neyi özel alan olarak görüyoruz?” gibi sorular, çiftlerin birbirlerinin beklentilerini anlamasına yardımcı olabilir.

5. Kıskançlık, bağlanma biçimleri, benlik sunumu ve sosyal karşılaştırma, sosyal medyada aldatma davranışıyla nasıl ilişkilendirilebilir?

Bu etkenler, insanların olası bir dijital sadakatsizliği nasıl algıladığını ve buna nasıl tepki verdiğini etkileyebilir; ancak basit nedenler olarak görülmemelidir. Sosyal medya, başkalarının hayatlarını sık sık görmemize ve kendimizi onlarla karşılaştırmamıza yol açabiliyor. Özellikle Instagram gibi platformlarda insanlar hayatlarının daha çok olumlu ve mutlu kesitlerini sunma eğiliminde. Bu durum bazı kişilerde yetersizlik, kıskançlık, kendi ilişkisine yönelik doyumsuzluk veya tehdit algısını artırabilir.

Bağlanma biçimleri de önemli olabilir. Örneğin kaygılı bağlanma özellikleri gösteren kişiler, partnerlerinin çevrim içi davranışlarına daha duyarlı olabilir ve daha fazla güvence arayabilir. Ancak bunları kesin neden-sonuç ilişkileri olarak görmemek gerekir. Sosyal medya davranışları, kişilik özellikleri ve ilişkinin niteliği birlikte değerlendirilmelidir.

6. Trol davranışının arkasında hangi bireysel ve sosyal psikolojik süreçler yer alıyor? Anonimlik, grup normları ve çevrim içi görünmezlik bu davranışı nasıl besliyor?

Trol davranışı tek bir nedene indirgenemez. Düşük empati, saldırganlık eğilimi, dürtüsellik ve provokasyondan haz alma gibi bireysel özellikler rol oynayabilir.

Bunun yanında çevrim içi ortamın özellikleri de önemlidir. Anonimlik veya kişinin kendisini daha az görünür ve sorumluluktan uzak hissetmesi, yüz yüze iletişimde sergilemeyeceği davranışları çevrim içi ortamda göstermesini kolaylaştırabilir. İçinde bulunulan grubun normları da belirleyicidir. Bir çevrim içi topluluk saldırganlığı veya alay etmeyi normalleştiriyorsa kişi bu davranışları daha kolay benimseyebilir.

7. Trol davranışı yalnızca hedef alınan kişiyi mi etkiler, yoksa çevrim içi toplulukların güven duygusunu ve ilişki kurma biçimlerini de dönüştürür mü?

Trol davranışı yalnızca hedef alınan kişiyi değil, bütün çevrim içi topluluğu etkileyebilir. Sürekli saldırganlık ve alay içeren bir ortamda insanlar kendilerini daha az güvende hissedebilir ve fikirlerini paylaşmaktan kaçınabilir.

Bu davranışlar zamanla topluluğun güven duygusunu, iletişim biçimini ve grup normlarını değiştirebilir. İnsanlar “Burada düşüncemi söylersem saldırıya uğrar mıyım?” diye düşünmeye başladığında sağlıklı iletişim de zayıflar.

8. Trol davranışı ile sosyal medyada aldatma arasında ortak psikolojik mekanizmalar olabilir mi? Dürtüsellik, empati azalması, çevrim içi ketlenmenin çözülmesi veya davranışın sonuçlarından uzaklaşma hissi nasıl bir rol oynayabilir?

Bazı ortak mekanizmalardan söz edilebilir. Özellikle çevrim içi ketlenmenin azalması, yani kişinin internet ortamında normalden daha rahat ve daha az kontrollü davranması önemli bir etken olabilir.

Kişi, karşısındaki insanın yüzünü ve doğrudan tepkisini görmediğinde empati kurmak ve davranışının sonuçlarını hissetmek daha zor olabilir. Dürtüsellik de bazı durumlarda rol oynayabilir.

Ancak trol davranışı ile dijital aldatmayı aynı davranış kategorisinde değerlendirmemek gerekir. Bazı ortak psikolojik süreçler bulunabilse de bu davranışların motivasyonları ve sonuçları farklıdır.

9. Bu alanlarda yapılacak yeni araştırmaların özellikle hangi sorulara odaklanması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bundan sonraki araştırmalarda yalnızca “Kim aldatıyor?” veya “Kim trollüyor?” sorularına değil, “Bu davranışlar hangi koşullarda ve neden ortaya çıkıyor?” sorusuna odaklanmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Örneğin çiftlerin sosyal medya sınırları konusunda nasıl anlaşmaya vardıkları ve gizlilik ile şeffaflık arasındaki dengeyi nasıl kurdukları araştırılabilir.

Trol davranışı açısından da yalnızca kişinin özelliklerine değil, içinde bulunduğu grubun normlarına ve platformun yapısına bakmak gerekir. Kısacası birey ile dijital ortamı birlikte ele alan araştırmalara ihtiyacımız var.

10. Sosyal medya kullanıcılarına ve çiftlere, dijital ortamda daha güvenli ve sağlıklı ilişkiler kurmaları için vereceğiniz en önemli öneri nedir?

Dijital sınırları kendiliğinden anlaşılacak şeyler olarak görmemek ve bunları açıkça konuşmak önemlidir. Yalnızca “Bunu yapma” demek yerine, kişinin “Bu davranış beni neden rahatsız ediyor?” diye düşünüp duygusunu ben diliyle anlatması daha sağlıklı olabilir. Ardından çiftler, “İkimizin de kendisini güvende hissetmesi için nasıl bir sınır belirleyebiliriz?” sorusunu birlikte ele alabilir.

Sosyal medyada gördüğümüz her şeyi hemen bir tehdit olarak yorumlamamak da gerekir. Sonuçta güven, partnerin ne yaptığını sürekli kontrol ederek değil; açık iletişim, karşılıklı saygı ve üzerinde uzlaşılmış sınırlar oluşturarak gelişir.

İlişkilerde Sınıf Farkı & Annie Ernaux, Genç Adam

”Otuz yıl önce olsa ona yüz vermezdim. O zamanlar, bir erkekte alt tabaka kökenimin izlerini, ” avam” bulduğum … şeylere katlanamazdım. Ağzını bir parça ekmekle silmesini ya da şarap koymamı istemediğinde elinin bardağının üzerine koymasını umursamıyordum. Bütün bu işaretleri fark etmem…. artık onunla aynı dünyada olmadığımın kanıtıydı.” diye yazıyor sevgili Annie Ernaux kısa kitabı Le Jeune Homme‘da.

Çağdaş yazar sevemem diyorum 10 yıl önce. 10 yıl önce çağdaş dünya edebiyatını bu kadar sevebileceğime imkan vermezdim. Sonra önce Tezer, sonra Annie işte… Beni cesaret ve gerçeklikleriyle sardı sarmaladılar.

Bu kısa recit’inde (anlatı), yaş farkından ziyade sınıf farkını vurguluyor. Her ne kadar 30 yaşa yakın yaş farkı olsa da sevgilisiyle arasında, gözüne onun gençliğinden dolayı gelen bilgisizliği ve toyluğu değil de, sınıf farklarından dolayı oluşan avamlığı ve kültür uyuşmazlığı batıyor.

Çok okuyan mı bilir, çok gezen( yani yaşayan) mı bilir derler.

Eğer Annie gibi otobiyografik anlatıları böylesine cesaretle anlatan yazaları okuyorsanız, çok okuyan sizler bilirsiniz.

Ama Annie gibisi çok yok. Bir Tezer Özlü var işte benzettiğim, Çağdaş Türk edebiyatından.

Eğer bu yazaları okumuyorsanız, çok yaşayan bilir.

Çok yaşayan bilir ki yaş farkından bile daha zordur bir ilişkiyi yürütmek, aradaki sınıf farkıysa…

Umarım okuyarak öğrenir de deneyerek zaman / sabır / ve ilerleme kaybetmezsiniz.

Insanoğlu semi sosyal midir?

Insan gerçekten sosyal bir varlık mıdır?

Eğer hala cevap evetse,

Sosyal türlerin en asosyali olmalıyız.

Evler, evlerin içine bile odalar,

Odaların arasına duvarlar koymuşuz.

Muayyen bir zamana kadar sosyalliğe katlanabiliyor,

Uzun süre mahrum kaldığımızda ise bu sosyallikten,

Tuhaf dediğimiz o insanlara dönüyoruz.

Evet, ne sosyal ne asosyal insanoğlu belli ki,

Ancak belirtmeliyim ki,

Sanılan da çok daha az sosyal-

Nezaket ve sabrın bittiği noktada,

Başka birilerine/birine maruz kalmak asabileştiriyor bizleri.

“Semi sosyal” demeli Homo sapiens sapiens’lere.

Belki de o bile bazen sosyallik meylimizi olduğundan biraz fazla tanımlıyor.

Bu tanımı (semi-sosyal) sosyoloji çalışmalarında insandan bahsederek kullanacağımız günlere!..

Rüyamdaki küçük kız

Rüyamda o küçük kızı gördüm, daha 7’ye basmamış.

Annesi ve babası kavga ederken yere oturup duvara yaslanmış, dizlerini göğsüne çekmiş, orada öylece duruyor. Ağlamıyor; kavgaları ve bağırışmaları kanıksamış.

Ama bir yerde de acı çektiğini tahmin edebiliyorum. Kavga işitmekten bıkkın.

Gidip saçlarını okşuyorum. “Büyüyünce hiç evlenmek istemiyorsun, değil mi?” diye soruyorum. Başını yukarı aşağı sallıyor.

Yaşı daha altı küsur — Piaget’nin işlem öncesi döneminde hâlâ. Doğum gününe az kalmış; yazın 7 olacak. Yazın artık “Somut işlemler evresi”ne geçecek. O zaman bazı şeyleri daha iyi anlayabilecek.

Mesela bir kız çocuğu tanırdım — yaşını tam bilemiyorum; yaşı işte çocuktu. Anne ve babasının her kavgasında onların ayrılmasını isterdi, boşanın diye gidip annesine yalvarırdı. Ama hep öyle değilmiş; erken çocukluk zamanlarında barışsınlar istermiş. Bakmış ki kavgalar hiç sönmüyor ve bu bir döngü. Çocuk o döngüyü anlayacak yaşa geldiğinde (ki yine yaşı çocuk — ilkokul çağları) “Boşanın anne, ne olur” diye yalvarırmış.

O kızı anımsattı bu küçük kız bana. Ama yaşı belki o çocuktan daha mı büyüktü, ne — rüyamdaki bu kız, birlikteliklerinin verdiği acıyı henüz algılayamamış olabilir. Rüyamda anne ve babasına “Hadi barışın” deyince mutlu oluyor gibi; hâlâ o uçsuz bucaksız kavgaların bitebileceğine kanabiliyor. Sınırda işte. Yakında o da bitsin, ayrılsınlar isteyecek; ama emin değilim şu an tam olarak nerede olduğundan. Hâlâ barışıp mutlu olabileceklerine inanan o çocuksu tarafı belki de daha baskın.

Başını okşuyorum. “Bir kız tanırdım, o da senin gibi kavga içinde büyümüş. Çok üzülürmüş ama büyüyünce çok güçlü bir kız olmuş. Sen de öyle olacaksın, merak etme,” diyorum.

O belki o an güçlü olmak istemiyor. Sadece kavganın yokluğunu istiyor.

Belki de çok öncelerde tanıdığım o kız gibi, iki ayrı evde kavgasız bir hayat hayal ediyor.

Belki de bunları düşünebilmek için hâlâ çok küçük.

Ama tek evde, bu kavgalarla hayat güzel geçmeyecek; bıkkınlığı yüzünden görülüyor.

O kızı bir daha görmek istiyorum. Onu kavgasız, neşeli müziklerle dolu yerlere götürüp dans ettirmek istiyorum. Bilmem… öyle işte.

Savaştığım iyilik…

Kader yolum mu? Yaradılış sebebim mi? Yoksa sevgiye olan arlanmaz inancım mı?

Kötü olacağım dediğim her cümlenin ardından iyiliğe koşar adım niçin gidiyorum?

Kötü olmalıyım, biliyorum.

Şimdi aklımda, teyzemin kızı.

Neden hala onu düşünüyor, iyiliğini istiyor, üzülmesin istiyorum?

Neden içimde hala onu seviyorum?

Bir tarafım iflah olmaz bir şekilde inanıyor,

Zor hayatı onu bu hale getirdi,

Hemen savunmaya geçmek için hazır ol da…

Sözleri genelde kırıcı, yaralayıcı ve atakta…

Ama neden kalpten kızamıyorum ona?

Neden kalpte sevebiliyorum dilinde biten onca acı lafa rağmen?

Geçmişimiz pek derin sayılmaz,

Benden hep büyüktü…

Kızlarını severdim çocuk idim.

Annesinden çocukken çok korkar,

Ergen olur olmaz ise delicesine severdim.

O hep uzaktaydı. Annesi ve kızları daha yakınımdaydı.

Hep onun parçalarını seviyordum.

O uzaktaydı.

Tanımazdım pek.

Az buz gördüğüm çocuk gözlerimde neşeli kahkahalı bi kadındı.

Şimdi de hala sesi kulaklarımda,

Anlattıklarımı dinlerken hmmm yapardı, tatlı bir sesle.

İşte kabullenemiyorum onun bana karşı art niyetli olacağına.

Ben de olamıyorum ki ona.

Sadece uzak duruyorum, çocuklugumda oldugu gibi.

Onu tanımak, kendime bakmak gibiydi bazen.

Bazense üzülüyordum,

Neden hep parmak uçlarında yürüyor?

Neden hep kendini korumaya nazır?

O zor bir insan…

Her cümlenin altında bir bit yeniği arıyor.

Onlar dost kalmak zor iş.

Ama uzakta bile olsa,

İyi olsun hep…

Olur mu?

Deze gızı…

İyi Gün Dostluğu: Abimin yeni şarkısıyla ortaya çıkan sahte arkadaşlıklar…

Mayıs ayının ilk haftasında, abim Atilla Volga’nın yeni şarkısı dijital platformlarda yayımlandı. Bu onun ilk şarkısı değil. Ama ilk kez “her şeyi kendi başıma yapacağım” inadından vazgeçip profesyonel bir stüdyoda, uzman bir ekiple çalıştı. Bu müzikal bir sıçrama olduğu kadar, psikolojik olarak da bir ego gücünü temsil ediyordu: Bir sanatçının gelişiminin, bireysel sınırlarını tanıyıp diğerlerini dahil edebilme cesaretine evrildiği bir eşikti bu.

Bu yüzden bu şarkı, yalnızca bir parça değil bizim için. Ailede yıllardır büyüttüğümüz üretim kültürünün dışa açılan ilk büyük kapısıydı. Paylaştım. Sevinmek isteyen sevinir diye düşündüm. Ama gelen sessizlik, içimde büyük bir yankı yaptı.

Çoğu cevap bile vermedi. Bazıları yüzeysel ve mesafeli yanıtlarla geçiştirdi. Yakın arkadaş bildiklerimden bile doğru dürüst bir “tebrikler, gurur duydum” cümlesi duymadım. Ve orada şunu fark ettim:

Gerçek dost, kötü gününde değil, iyi gününde belli oluyormuş.

İyi Günde Sessiz Kalanlar: Psikolojik Bir Okuma

Bu gözlem sıradan bir kırgınlık değil. Psikolojik olarak çok anlamlı. Neden birinin başarısı karşısında çoğu insan ya sessiz kalır ya da küçümseyerek yaklaşır?

Narsistik Yaralanma ve Başkasının Işığı

Kohut’un kendilik psikolojisine göre, insanlar kendi yeterlik duygularını başkalarının onayıyla regüle eder. Ancak “başkası” aşırı başarılı olduğunda, bu durum kendi narsistik yapımızda kırılmaya neden olabilir. Çünkü o başarı, kişinin “ben de önemliyim” hissine bir tehdit gibi algılanır.

Bu tehdit, destek değil, geri çekilme ve küçümseme davranışıyla karşılık bulur.

Bağlanma Kuramı ve Güvenli Olmayan Tepkiler

Bağlanma kuramına göre, güvenli bağlanmamış bireyler (özellikle kaçıngan ya da dağınık bağlanma stillerinde) duygusal yakınlık gerektiren anlarda donakalabilir. Sevinç gibi pozitif duygular, içlerinde kendi yoksunluklarını tetikler. Bu da onları duyarsız ya da mesafeli tepkilere iter.

İyi günde kayıtsız kalmaları, aslında duygusal işlemleme yetersizliklerinin bir göstergesidir.

Haset (Envy) ve Psikanalitik Dinamikler

Klein’ın teorisine göre haset, bir başkasının sahip olduğu şeyi yok etme isteğidir. Bu, sadece “benim de olsun” değil, “senin de olmasın” biçimindedir. Haset duygusu, özellikle yakın çevrede tetiklenir çünkü kişi kendini doğrudan kıyaslar. Ve bu yıkıcı duyguyla başa çıkamayan bireyler, desteklemek yerine yok saymayı, küçümsemeyi ya da susmayı tercih eder.

Duygusal Zekâ ve Duygudaşlık Kapasitesi

Daniel Goleman’ın tanımladığı duygusal zekâ, kişinin yalnızca kendi duygularını tanıma becerisi değil, başkasının duygularını da taşıyabilme kapasitesidir. Sevincine ortak olamayan biri, empatik olarak gelişmemiştir. Duygudaşlık, acıya olduğu kadar sevince de gösterilmelidir. Oysa birçok ilişkide bu kapasite yoktur.

Mentalizasyon Boşluğu (Fonagy & Bateman)

Mentalizasyon, birinin içsel dünyasını hayal edebilme kapasitesidir. Mentalizasyon yetisi gelişmemiş kişiler, diğerinin başarı hikâyesini sadece “olay” olarak algılar, “duygu” olarak taşıyamaz. Bu yüzden yüzeysel tepkiler verir. Gerçek bir “senin için sevindim” diyemez çünkü başarıyı bir duygu değil, durum olarak okur.

Sosyal Biliş ve Tehlike Algısı (Social Threat Bias)

Başarı, bazı insanlar için bir tehdit unsuru gibi algılanır. Özellikle bireyin benlik değeri çevresinden gelen takdirle inşa ediliyorsa, yakınının öne çıkması o kişinin görünmezliğini pekiştirir. Ve bu görünmezlik duygusu, saldırgan değil ama duygusal geri çekilme ile tepki verir.

İlişkisel Olgunluğun Göstergesi olarak destek vermek.

Destek vermek bir story değil, bir refleks değil, bir içsel yapı meselesidir. Gerçek destek, kişinin kendi kıskançlığıyla, eksikliğiyle, gölgesiyle yüzleşebilmesini gerektirir.

Bu yüzden az kişi destek verir.

Çünkü az kişi kendi gölgesini taşıyabilir.

Ve ben bunu gördüm.

Yanımda olanlar gerçekten oradaydı:

Kübra gibi, İlayda gibi, Ayça gibi…

İçten tepkiler veren, paylaşan, yürekten kutlayan insanlar. Onların desteği sadece samimiyet değil, aynı zamanda ilişkisel olgunluk göstergesiydi.

Desteklemeyenler mi? Onlar zaten hiç orada olmamış.

Bir Bahar Temizliği: Duygusal Ayıklama

Bu sessizlikler bana çok şey öğretti. Bazı insanlar hayatımızda “yakın” ama “görünmez.”

Bazı insanlar ise sadece iyi gününüze tahammül edemez.

Psikodinamik kuram bunu net şekilde açıklar:

“Birine gösterdiğiniz sevinç, kendinize duyduğunuz güvenin aynasıdır.”

Ve ben artık, sessiz kalanların duygusal kapasitelerini yargılamıyorum—sadece tanıyorum.

Onlara ne kırgınım ne öfkeliyim. Ama yerlerini biliyorum.

Atilla Volga’nın bu şarkısı bizim için sadece bir müzikal başarı değil; aynı zamanda bir aynaydı.

Kim yanımızda, kim uzağımızda, kim gölgesinde kalmak istiyor, netleşti.

Ve ben bu yazıyla bir şey söylüyorum:

Teşekkürler, iyi ki bazıları sessiz kaldı.

Çünkü sessizlik, bazen en net cevap.

Son nefeste kardeşlik

Geçen gün The Dive’ı (Ölümcül Dalış) izlerken, film bittiğinde zihnimde yalnızca suyun ağırlığı ya da ölümün sessizliği kalmadı; daha derin bir iz bıraktı: kardeşlik.

Özellikle bizim gibi — farklı yönlere savrulan, ama özde aynı kumaştan dokunmuş — iki kardeş için.

Ben, klasik bir ENTJ olarak; 8w7’nin gücüyle hayatı zorlayan, 2’nin beklenmedik sıcaklığıyla insanlara sarılan biri oldum hep.

O ise, abim… ENTP’nin çılgın dehası, 7w8’in sınırsız enerjisiyle hayata başka bir yerden baktı.

Filmde, iki kız kardeşin denizin metrelerce altındaki o soğuk ve karanlıkta birbirine olan tutunmasını izlerken, kendimi düşündüm:

Benim doğam itmekti, yol açmaktı. Onunsa, uçmaktı, keşfetmekti.

Ama günün sonunda, ne kadar farklı olsak da — senkronize yüzmeyi bilmesek de — birimiz suyun altında sıkıştığında diğerimizin nefesiyle yaşamak zorundaydık.

Ve film boyunca kafamdan şu düşünce geçip durdu:

“Eğer kayanın altına sıkışan abim olsaydı?”

Biliyorum ki, her ne olursa olsun, onu kurtarmak için elimden gelenin en iyisini yapardım.

Ama dürüst olmalıyım: Gerilirdim.

Belki filmdeki küçük kız kardeş kadar değil — çünkü ben daha dirençliyim, daha hızlı toparlanırım — ama yine de o ilk anda kaygı ve telaş beni az da olsa yavaşlatırdı.

Filmde küçük kardeşin panikleyip zaman kaybetmesini izlerken kendimi onunla karşılaştırdım.

Ben bir şekilde tekneye ulaşırdım ve destek almayı başarırdım.

Ama yine de, abim gibi olamazdım.

Çünkü o, kriz anlarında benden çok daha soğukkanlı.

Riskli durumlarda, hayat memat anlarında adeta bir kurtarıcı gibi düşünebilir: Hızlı, sakin ve net.

Kendi doğamı biliyorum.

8w7 ve 2 gibi baskın bir yapım var: harekete geçerim, savaşırım, yardım etmek için can atarım.

Ama öfkem de, hızım da bazen önüme geçebilir.

Abim ise 7w8 ve güçlü bir 5 oku taşıyor.

O, keşfeden ve oynayan tarafının yanında, kriz anlarında buz gibi berraklaşan bir akla sahip.

Bu yüzden kendi kendime şu sonucu çıkardım:

Eğer bir gün gerçek bir tehlike yaşarsam, kayanın altında sıkışan ben olmayı tercih ederim.

Çünkü o zaman kurtarıcımın abim olacağını bilirim.

O, o 20 dakikalık oksijen tüpünü en geç 14 dakikada geri getirirdi.

Ben olsam, kendi panik eşiğim yüzünden belki 3–5 dakikayı gerilmekle geçirir, yine de mutlaka son anda yetişirdim; ama o, baştan sona o sakinliği koruyarak işini bitirirdi.

The Dive böylece bana bir şeyi daha hatırlattı:

Kardeşlik sadece birlikte büyümek değil; hayatta kimin seni çekip çıkarabileceğini bilmek.

Ve bazen sevdiklerimizin hayatımızdaki gerçek rolünü, böyle varsayımsal ama derinden hissedilen bir ölüm-kalım senaryosunda daha iyi anlayabiliyoruz.

Deniz sessizdi.

Ben bilirdim: Atilla Volga gelecekti.

”Dönüşü, gidişinden feyizli…

Sevgisi, nefretinden görkemli.”

π

Zamanla Sınanmak: Geç Kalmaya Psikolojik Bir Bakış

Bazı insanlar, bir görüşmeye birkaç dakika geç kalındığında bütün ilişkinin ağırlığını o ana yükler. Oysa ortada ne bir kriz vardır ne de bir hakaret. Sadece zamanın biraz yer değiştirmiş hâli.

İnsan geç kalabilir. Bazen trafik vardır, bazen içsel bir dağınıklık ya da beklenmedik bir durum. Bu, yaşamanın doğal bir parçasıdır. Zaman, mutlak bir çizelge değil; içinde insanın kendi ritmini taşıdığı bir akıştır. Ne var ki, bu akışa katı anlamlar yükleyenler, zamanın küçük oynamalarını kişisel bir saldırı gibi algılayabilir. Oysa ki insan ilişkilerinde esneklik, güvenin, anlayışın ve olgunluğun temelidir.

Geç kalan biri olduğunda, o boşluk bana bir armağan gibi gelir. Kitabımı okurum, notlarımı gözden geçiririm, sessiz kalan maillerime dönerim ya da sadece iç dünyamla kalırım. Zamanın bana bıraktığı bu aralıkta, üretkenlik ya da derinlik eksilmez; aksine çoğalır. Çünkü beklemek, sadece birini beklemek değil, kendini de dinlemeye bir fırsattır.

Ne var ki, bazıları bu süreyi şikayetle, sitemle, kırılganlıkla doldurur. Ve bu, ilişkinin özünü zehirler. Oysa biz, bir araya gelerek zamanı değil, birbirimizi onarmaya çalışıyoruz. Görüşmelerin amacı, zamanı disipline etmek değil, ilişkisel anlamda birbirimizi esnetebilmek olmalı. Esneklik, gelişimin ön koşuludur.

İnsan ilişkilerinde karşılıklı niyet, zamanlamadan daha belirleyicidir. On dakikalık bir gecikmeyi ilişkiselliğin önüne koymak, karşıdaki kişiyi değil, ilişkiyi cezalandırır. Hele ki insan merkezli mesleklerde, terapötik ilişkilerde ya da dostluklarda bu tür katı tepkiler, çoğunlukla birikmiş başka duyguların dışavurumudur.

Virginia Satir, insan ilişkilerinde esnekliği bir hayatta kalma yetisi olarak görürdü. Ona göre insanlar tehdit altında hissettiklerinde katılaşır, rollerine sığınır, spontane olma kapasitelerini yitirirler. Oysa gelişim ancak güvenli bir ilişki içinde, esneyebildiğimiz noktada başlar. Zaman konusunda gösterilen anlayış da bu güvenin en temel göstergelerindendir.

Satir’in şu sözü, ilişkide esneklik ve koşulsuz kabulün ne denli dönüştürücü olduğunu anlatır:

“Seni tutunmadan sevmek, yargılamadan takdir etmek, müdahale etmeden yanında olmak, dayatmadan davet etmek, suçluluk yüklemeden ayrılmak, suçlamadan eleştirmek ve aşağılamadan yardımcı olmak istiyorum.”

Geç kalmak, çoğu zaman yalnızca zamansal bir kayma değil, içsel bir karmaşanın izidir. Ve bu karmaşaya alan açmak, yargılamak yerine anlayabilmek, ilişkinin gerçek kıymetini gösterir. O beş dakika bir sınav değil; bir ilişki testi de değil. Ama belki de en çok o anda ortaya çıkan tepki, ilişkinin derinliğini belirler.

Bu yüzden artık, esnekliğe yer bırakmayan yapılarla çalışmamayı seçiyorum. Zamanı takvimsel bir dayatma olarak değil, insani bir buluşma zemini olarak görenlerle birlikte yürümek istiyorum.

Çünkü dakik olmak önemlidir, ama ondan da önemlisi insan kalabilmektir.

Zamanla kurduğumuz ilişki, insanla kurduğumuz ilişkinin aynasıdır.

Ve bazen gerçek profesyonellik, dakikliği değil, anlayışı tercih edebilmektir.

Uzm. Psk. Pınar Şengül

Bizi biz yapan ilişkilerimiz…

Winnicott şöyle der:

“Tek başına bebek diye bir şey yoktur; yalnızca bebek ve ona bakan biri vardır.”

Bu ifade yalnızca gelişim psikolojisine dair bir tespit değil, aynı zamanda insan doğasına dair güçlü bir hatırlatmadır. Hiçbir birey kendi başına oluşmaz; her insan bir ilişki içinde şekillenir. Ve her ilişki, yeni bir kimlik alanı yaratır.

Terapiye gelen birey de, aslında yalnız değildir. İç dünyasında taşıdığı kişiler, geçmiş ilişkilerden kalan duygusal izler, tekrar eden çatışma döngüleri… bunların hepsi onunla birlikte gelir. Terapist olarak görevimiz, yalnızca bireyin sözlerine değil; o sözlerin ait olduğu bağlama, ilişkilere ve sistemlere de kulak vermektir.

Bu yüzden ben psikoterapiyi yalnızca bireysel içgörü kazanımı olarak değil, aynı zamanda ilişkisel bir onarım süreci olarak görüyorum. Çünkü çoğu zaman kişi, içinde bulunduğu ilişki sisteminde sıkışmıştır; kendini yetersiz, anlaşılmamış ya da yankılanmamış hisseder.

Virginia Satir’in söylediği gibi,

“Communication is to relationships what breath is to life.”

İletişim sadece bilgi alışverişi değil; varlığımızın kabul gördüğü, anlam bulduğu bir zemindir.

Harville Hendrix’in geliştirdiği Imago Terapi ise ilişkilerin, geçmişteki duygusal yaraların gün yüzüne çıktığı alanlar olduğunu savunur. Bu yaklaşım, bireysel iyileşmeyi sadece içsel değil, ilişkisel bir süreç olarak ele alır. Terapist ise, bu ilişkisel aynada güvenli bir alan sunar; kişinin kendini yeniden duyması, görmesi ve duyulması için.

Bu yaklaşımlar beni her zaman derinden etkiledi. Özellikle sistemik terapi anlayışı, bir kişinin yaşadığı zorlukları onun bireysel özellikleriyle değil; ait olduğu yapılarla, ilişki örüntüleriyle, kuşaklararası aktarımlarla birlikte anlamlandırmayı hedefler. Bu bakış açısı, terapiyi daha adil, daha bütüncül ve daha derin kılar.

Terapist olarak benim temel inancım şu:

İnsan, bağlamından bağımsız anlaşılamaz.

Ve her danışan, kendiyle birlikte bir ilişki tarihini de taşır.

Bu yüzden terapi, yalnızca bireyin değil; o bireyin geçmişte ve bugün içinde yer aldığı ilişkilerin de sesini duymaktır. Yani bazen, bir kişinin taşıdığı semptom, aslında bir sistemin susturulmuşluğudur.

Terapi odasında yan yana otururuz. Ama karşımızda yalnızca bir kişi değil, o kişinin geçmişte olduğu, olamadığı ve olmaya çalıştığı herkes vardır.

İnsan, tek başına anlaşılmaz.

Anlaşılsa insan olmaz…