El Greco, Eva Şarlak, Asım Karaömerlioğlu ve Sıradışılık üzerine.

El Greco- The Greek demek, yani ‘o Yunan’ anlamına gelen takma adı takmışlar 16. yüzyılın başarılı ressamına.

En iyi ilk 100 ressamdan biridir sanıyorum.

Onu ilk Sanat Tarihi dersinde tanımıştım, Kont Orgaz’ın Ölümü tablosuyla. Bu tablo şu an Toledo’da, Sant Toma kilisesinde.

Sanat Tarihi dersi demek yavan olur, ders bir yaşayış bir hissedişti. Cinematografiydi.

Derse ruh katan o kadın, Prof. Dr. Eva Şarlak, bir insanın tanıyabileceği en iyi akademisyenlerden biridir. Hele sanat tarihi alanında bu yüzyılda rakipsizdir. Dersleri, resimleri ve yazıları hayata geçirir, bir film izlersiniz ona bakarken.

Kont Orgaz’ın ölümü de onun sevdiği tablolardan biridir. Bu tablo gibi 100 küsür tabloyu da aşk ve hayranlıkla anlattı. Hepsi dün gibi aklımda. Zamanında bir psikoloji öğrencisi olarak en çok onun dersine çalışır, sanat tarihi kitaplarını baştan aşağı yutardım.

Bir de Cumhuriyet tarihi ile Avrupa tarihi derslerine kafayı takmıştım. onları da sanki kendi bölümümmüş gibi yalayıp yutmuştum. O dersi de veren hoca, eşsizdir. Hala hayatta olan bir şaheserdir o da, Prof. Dr. Asım Karaömerlioğlu. Bazen siyasi görüşleri fazla liberal kaçabilir, siyasi görüşleriniz ona hiç de uymayabilir, ama bu hocanın dersinde tarih yeniden ayaklanır, ve bu dersin çoğunu ya gülerek ya da hiç tahmin edemeyeceğiniz bilgileri öğrenerek geçirirsiniz. Dersinde David Attenborough’un belgesellerinden tutun da, Thomas Malthus’un geometrik modellerine kadar hiç ummadığınız bilgileri tarihin çevresine koymasına şaşırırsınız. Onun dersine girdiğinizde cahilliğinizi hissedersiniz. Ama her zaman çok daha az cahil çıkarsınız o amfiden, o da ayrı mesele.

Ben içinde bulunduğumuz yüzyılın en iyi iki akademisyenini, talihin bir cilvesi olarak, lisans yıllarımda tanıdım. Ne şanslıyım.

Onlarla vizyonum açıldı, onlarla tarih ve sanat sever bir ruh bilimci oluverdim.

El Greco’ya geri dönersek, beni en çok şaşırtan bu şehirde, hem adama koydukları takma isimle gizli gizli bir dışlama uyguluyorlar, hem de şimdi tüm şehir onun eserlerini sahipleniyor. Bu adam ispanyol bile değil aslında. Bir Yunan, bir Giritli.

Sonra da gülümsüyorum, bazen dışlananlar zamanı gelince en değerli kişilere dönüşüyorlar.

Bakınız, El Greco, Karl Marx, Einstein ve nice dehalar…

Dışlamalara rağmen büyük insan olan tüm sıradışı kişilere selam olsun…

π

Yazmak da bir alışkanlık belli ki…

İçimdeki yazıyı arıyorum.

Çok az yazıyorum uzun süredir. Ama gene yazı yok baksana.

Ara verince çoğalması lazım değil mi yazıların?

Yoksa bu da bir alışkanlık mı?

Alışmış gerçekten kudurmuştan beter mi?

Kudurmamış içimdeki yazmak hevesi baksana.

Alıştırmalı yine, yeni, yeniden

Ve bir MFÖ şarkısı dinlemeli.

Koruyan ve Saklayan Kişi

Kafası azıcık kıyaktı-

Ama kalbi her zamanki gibi pamuktandı.

Özleşmişiz konuşmayalı-

Beni sordu- kendini söyledi,

Sonra da yeni kararlarım için aldı eline sazı-

Yumdu o canım gözlerini.

Bir ana, bir babaydı o an, belki kaçıncı kere yine.

“Seni mutlu eden”…

Dedi…

“Benim başımın tacıdır.”

Dedi…

“Ama biliyosun,

Sen benim bu hayattaki “first circle” ımdasın,

Seni üzeni de…” azıcık ağzını bozdu ama,

Öyle samimi, öyle sevgiyle…

Sözcüklerimi sevilme mutluluğunda kaybettim.

Sadece yüzüm gülmekten acımak üzereydi,

Gülüyor, gülüyor, gülüyordum.

O ise söylüyor, söylüyor, söylüyordu.

Koşulsuz ve kitapsız benim arkamda oluşlarını…

Milyar dolar ile alınamayacak büyük bir kuvvetti

Ve ben ne şanslıydım.

Bazen sorarım, bu sevgiyi hakedecek ne yaptım?

Ve ekledi:

“Ben de sokak çocuğuyum,

Kimse unutmasın,

Seni üzeni,

Bi güzel …. (üzüveririm)” dedi işte.

Bazen bildiğim, ama inanamadığım sevgisinin karşında sadece gülümsedim, kaldım….

Insanoğlu semi sosyal midir?

Insan gerçekten sosyal bir varlık mıdır?

Eğer hala cevap evetse,

Sosyal türlerin en asosyali olmalıyız.

Evler, evlerin içine bile odalar,

Odaların arasına duvarlar koymuşuz.

Muayyen bir zamana kadar sosyalliğe katlanabiliyor,

Uzun süre mahrum kaldığımızda ise bu sosyallikten,

Tuhaf dediğimiz o insanlara dönüyoruz.

Evet, ne sosyal ne asosyal insanoğlu belli ki,

Ancak belirtmeliyim ki,

Sanılan da çok daha az sosyal-

Nezaket ve sabrın bittiği noktada,

Başka birilerine/birine maruz kalmak asabileştiriyor bizleri.

Semi sosyal” demeli Homo sapiens sapiens’lere.

Belki de o bile bazen sosyallik meylimizi olduğundan biraz fazla tanımlıyor.

Bu tanımı (semi-sosyal) sosyoloji çalışmalarında insandan bahsederek kullanacağımız günlere!..

Rüyamdaki küçük kız

Rüyamda o küçük kızı gördüm, daha 7’ye basmamış.

Annesi ve babası kavga ederken yere oturup duvara yaslanmış, dizlerini göğsüne çekmiş, orada öylece duruyor. Ağlamıyor; kavgaları ve bağırışmaları kanıksamış.

Ama bir yerde de acı çektiğini tahmin edebiliyorum. Kavga işitmekten bıkkın.

Gidip saçlarını okşuyorum. “Büyüyünce hiç evlenmek istemiyorsun, değil mi?” diye soruyorum. Başını yukarı aşağı sallıyor.

Yaşı daha altı küsur — Piaget’nin işlem öncesi döneminde hâlâ. Doğum gününe az kalmış; yazın 7 olacak. Yazın artık “Somut işlemler evresi”ne geçecek. O zaman bazı şeyleri daha iyi anlayabilecek.

Mesela bir kız çocuğu tanırdım — yaşını tam bilemiyorum; yaşı işte çocuktu. Anne ve babasının her kavgasında onların ayrılmasını isterdi, boşanın diye gidip annesine yalvarırdı. Ama hep öyle değilmiş; erken çocukluk zamanlarında barışsınlar istermiş. Bakmış ki kavgalar hiç sönmüyor ve bu bir döngü. Çocuk o döngüyü anlayacak yaşa geldiğinde (ki yine yaşı çocuk — ilkokul çağları) “Boşanın anne, ne olur” diye yalvarırmış.

O kızı anımsattı bu küçük kız bana. Ama yaşı belki o çocuktan daha mı büyüktü, ne — rüyamdaki bu kız, birlikteliklerinin verdiği acıyı henüz algılayamamış olabilir. Rüyamda anne ve babasına “Hadi barışın” deyince mutlu oluyor gibi; hâlâ o uçsuz bucaksız kavgaların bitebileceğine kanabiliyor. Sınırda işte. Yakında o da bitsin, ayrılsınlar isteyecek; ama emin değilim şu an tam olarak nerede olduğundan. Hâlâ barışıp mutlu olabileceklerine inanan o çocuksu tarafı belki de daha baskın.

Başını okşuyorum. “Bir kız tanırdım, o da senin gibi kavga içinde büyümüş. Çok üzülürmüş ama büyüyünce çok güçlü bir kız olmuş. Sen de öyle olacaksın, merak etme,” diyorum.

O belki o an güçlü olmak istemiyor. Sadece kavganın yokluğunu istiyor.

Belki de çok öncelerde tanıdığım o kız gibi, iki ayrı evde kavgasız bir hayat hayal ediyor.

Belki de bunları düşünebilmek için hâlâ çok küçük.

Ama tek evde, bu kavgalarla hayat güzel geçmeyecek; bıkkınlığı yüzünden görülüyor.

O kızı bir daha görmek istiyorum. Onu kavgasız, neşeli müziklerle dolu yerlere götürüp dans ettirmek istiyorum. Bilmem… öyle işte.

Dar Vakitlerde Ananem

Seni özleyip hıçkıra hıçkıra ağlarken bile sadece ağlayamıyorum, ağlarken birazdan yapmam gerekenleri düşünüyorum. Birazdan toparlanıp eyalet içinde gitmem gereken 2 farklı şehir ve o iki farklı şehirde katılmam gereken toplantı ve deneyleri düşünüyorum. Ananemi özleyerek ve o duygulara boğularak bu işleri yapamam. Acıyı tekrar konserve edip, basınçla bastırmam lazım. Sıkıştırmalıyım acıyı tekrar. Fonksiyonel olmak için acıyı hissetme lüksüm yok.

Sonra da sorguluyorum. Ananeme olan sevdamı- yeryüzünde hissettiğim o en derin duyguları- hissetmemek için yaptığım onca şey… Ona olan sevgime yakışıyor mu?

Daha mı çok konuşabilmeliyim onu? Gözlerime yaşlar gelmeden, anabilmeliyim yüce anısını?

Ama mümkün değil çoğu zaman -şakaları hariç- her anıda biraz da acı gizli. Zor hayatı, sıkıntılı evliliği, 4 çocuğunu yetiştirirken bir de dağlara bahçelere yetişmesi… Dağlar derken Küre dağları….Oralara çıkartmış hayvanlarını… Annemler onun dağdan inişini gözlermiş okuldan sonra…

Bak yazarken gene gözlerim doluyor. Halbuki buna vaktim yok. Birazdan bir konferansa yetişmeliyim. Sulu gözlere, acılara vakit yok işte!

Ah o çocukluğumun en sevdiğim şiirinin şairi Behçet Necatigil…

Bazen ben de senin hayıflandıklarına benziyorum, istemesem de…

”Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.”

Ananem Hatice Ergün ve Annem – 1979, Ulus/Bartın

Beş Kuşu

Sabah (gece olmalı- kapkaranlık) beş buçuk gibi

neden ötüyorsun sen hep ‘kuş’? bahçemde.

Türünü dahi anlayamıyorum.

Kuşlara dair bilgim /ilgim öyle kısıtlı.

Ornitologlara yolum düşecek belli ki.

Onur hoca ile öğrenirim kuşların cinsini, seslerini ve çok şeyini..

Ötüyor kuş 5 buçuk ve 6 arası.

Susuyor sonra 6 olunca.

Sonra okuduğum kitapta,

Uyumaya yatıyorsun ve bir uyanıyorsun boşluk diyor.

Ananem keşke uyurken, … boşluğa uyansaydı.

Yazmaktan kork… mu.. yorum…

Kitap Okuyan Hırsız & Mini Longchamp

Yazmam için çok tekrar etti zihnimde, yazmalıyım sabahın beşinde.

Gece 12 gibi, bir dondurmacıda kitap okuyorum, bir oyun, Beckett’ten.

Beckett benim için Aziz Nesin gibi, akıcı, çarpıcı, sarsıcı.

Başlayınca okumaya, bırakamıyorum kolayca.

Abimle okuyalım diye oturduk.

Etraf genç dolu, çoğu Z jenerasyonu.

Ama dur, balık restoranları falan x-y dolu.

Genelleyemiyorum.

Kafeler, avantgarde restoranlarda işte bu sürekli dedikodu yapan z’ler.

Dur, x’ler de çok dedikocu.

Genelleyemiyorum…

Sürekli ilişki konuşan z’ler.

Kimin eli kimin cebinde konuşmaları sürekli yan masalarda.

Kitap okurken, dinlemeden edemiyorum.

Ne yapayım, zihnime bir şey az şey geliyor, oldum olası.

Sonra sigaralarını büyük nefeslerle bırakıyorlar, daracık oturma alanına.

Evet- açık alan, tabii hakkınız var(!)

Açık alanda üstüme gelmiyor dumanlarınız.

Yer değiştiriyoruz, bank gibi bir yere oturuyoruz.

Hala dondurmacıdayız ama, ışık var kitap için

Gecenin 12 si dedim ya,

Istanbul, bilirsiniz, Kuzey Avrupa gibi aydınlık değil buranın geceleri.

Çok uğultu var ama etkilenmiyorum hiç,

Varoluşsal sorgulara devam etmeliyim Beckett’le.

Ve etrafımdaki ”eski yazıştığım çocukla birliktelermiş, nasıl tepki vericem bilmiyorum!”

kulağıma çalınıyor.

Ondan biraz önce ”erkek arkadaşın sana dyson aldı, sen gittin karaca’dan bir fincan aldın annesine” diyorlar.

Halk neler konuşuyor bilmek lazım.

Halk’a ancak kafelerde kitap okurken rastgele temas ediyorum.

Onlara temas etmek pahalı iş.

Mutlaka dumanlarına değmelisin…

Bu paha fazla bir paha bana.

Sık sık halktan uzak kalıyorum.

Dyson’lar, snap’lemek ve minyatür boy Longchamp’ler.

Minicik bir alanda 2 tanesine rastlıyorum, siyah, minnacık.

İçine bir telefon bir anahtarlık sığıyor herhalde.

Neyse, banka geçince, abim dört bir taraftan sigarayı solumak istemiyor,

ben kalkıyorum, çok duman var diyor.

ben de istemiyorum ama, hiç kitap okuyamadım, biraz daha okumazsam

kötü hissedeceğim.

sigara dumanı ve kitap arasında girdiğim düellodan,

kitapla çıkıyorum.

kitap biraz daha okunmalı.

abime 5 dakika daha oturacağımı söylüyorum.

sonra gelip hadi Pınar diye sesleniyor.

Onun kalktığı yere siyah minyatür longchampli bir kız oturdu.

Longchampini aramıza koydu idi.

Abim seslenince hızımı alamamıştım akıştan,

1 dakika diye seslendim, devam ettim sayfaya.

El mahkum- sağ gözümün sağ lateral alanına giren kız,

ben 1 dakika diye kitap okumaya devam ettiğimde,

herhalde çok garipsiyor olmalı ki-

longchampciğini sırtının arkasına itiyor,

dondurmasını yerken.

yani korumaya alıyor çantayı.

tam ben 1 dakika dedikten sonra,

etki tepki gibi.

Garip geliyor-

gece 12’de

dondurmacıda,

elinde kitap, tek başına oturup,

bekleyenini bekleten bir kız,

gecenin de köründe neden kitap okusun?

kesin bir bit yeniği olmalı bu işte!

çantasını benden uzaklaştırıyor.

halbuki gözüme kestirmiştim,

Beckett’e aşkımı itiraf ederken…

Sonra kalkıyorum,

E içim burkuk gene, insanlığa.

Alışıldık hisler.

Şaşırtmıyor.

Her gün olağan şekilde akıyor hayat.

Şimdi beni üzen ne biliyor musunuz?

(ki gecenin 12sinde bir dondurmacıda kitap okumanın sıradan olmadığını kabul ederek söylüyorum bunları… )

Gece gece kitap okuyan kız anormal/ sıra dışı/ beklenmedik oluyor da…

Gece gece kafe/restoran/bar dopdolu, fahiş fiyatlara alkol içenler,

sigara dumanında boğulanlar,

dondurma yiyenler mi normal?

Asıl benim, kitabımı sizlerden uzağa çekmem gerekiyor.

Kitabıma eğitimsizliğiniz bulaşmasın diye.

Deliliği Seçmek: Bir Karakterin İç Monoloğu

Karakter: Ela. 32 yaşında. Çevirmen, serbest çalışan bir yazar. Sessiz apartman dairelerinde yaşayıp kalabalık kafelerde yazmayı seven biri. Yalnızlıktan çok yalnızlık ihtimalini sever. İstanbul’un gri sokaklarında yürürken hayal kurar, Berlin’e gidip dönmeyi düşünür ama hiçbir yere tam yerleşemez. Hayatını bir başkasına anlatmak yerine, hissettirmeyi tercih eder.


“Deli gibi görünmekten korktuğum için diğer insanların tavsiyesini veya görüşlerini almaya cesaret edemedim.” demiş Turgenyev. Benim içinse bu korku çoktan anlamını yitirmişti. Deli gibi görünmekten korkmak yerine, bazen özellikle öyle görünmeyi tercih ettim. Fikirlerimi anlatırken onay beklemedim. Biriyle paylaştığımda fikrimin karşılık bulup bulmaması önemli değildi. Sadece kulaklarında bir iz bıraksın, yeterdi.

Bunun nedenini hâlâ tam olarak bilmiyorum. Ama zamanla içimde iki düşünce belirdi. Belki gerçekten farklıyım ve bunu gizleme ihtiyacı duymuyorum. Belki de ‘deli’ gibi davranmak, sıradanlığın beklentilerinden kaçmak için bilinçli bir stratejiye dönüştü. Çünkü ‘deli’ etiketi bazen insanı yükümlülüklerden azade kılabiliyor.

Bir tür rahatlık vardı bunda. Sorgulanmamak, açıklamak zorunda kalmamak… Deli gibi algılanınca insanlar çoğu zaman mesafe koyuyor ama bu mesafe bazen ihtiyaç duyduğum alana dönüşüyordu. Bu, görünür olup savunmasız kalmamanın bir yoluydu belki de.

Zamanla fark ettim ki, kendimle ilgili pek çok şeyi çözümleyebiliyorum ama duyguları doğrudan yaşamakta hâlâ zorlanıyorum. Düşünmek daha güvenli geliyor. Belki bu yüzden kelimelerimi birer düşünce olarak bırakıyorum, temas kurmaktan çok yönlendirici olmadan akmalarını istiyorum.

Delilik burada bir patoloji değil; tanı değil; daha çok bir pozisyon. Toplumun dışında konumlanmak değil belki ama içinde kendime özgü bir yer açmak gibi. Bu yer zaman zaman yalnızlık getiriyor ama aynı zamanda bana ait.

Kendimi bu hâlde tanımak, bazen anlaşılmamayı göze almakla mümkün oluyor. Ama anlaşılmamak artık beni rahatsız etmiyor. Yalnızca müdahale edilmemesi yeterli. Çünkü ben bu hâlimle iyiyim. Ne bir isyan, ne de bir savunma bu. Sadece olduğum yerde durmayı öğrenmeye çalışıyorum.

Ve belki de bu, benim için yeterince sağlıklı bir denge.


Ela karakteri, farklı olmakla yalnız kalmak arasında kendi iç ritmini bulan bir kadının iç sesidir. Onu yazarken hem mesafeli hem derin, hem şefkatli hem ketum biri olarak düşündüm. Bazen kendi hayatlarımızda da ‘anlamlı bir yalnızlık’ ararken, onun gibi düşünmüyor muyuz?

Zamanla Sınanmak: Geç Kalmaya Psikolojik Bir Bakış

Bazı insanlar, bir görüşmeye birkaç dakika geç kalındığında bütün ilişkinin ağırlığını o ana yükler. Oysa ortada ne bir kriz vardır ne de bir hakaret. Sadece zamanın biraz yer değiştirmiş hâli.

İnsan geç kalabilir. Bazen trafik vardır, bazen içsel bir dağınıklık ya da beklenmedik bir durum. Bu, yaşamanın doğal bir parçasıdır. Zaman, mutlak bir çizelge değil; içinde insanın kendi ritmini taşıdığı bir akıştır. Ne var ki, bu akışa katı anlamlar yükleyenler, zamanın küçük oynamalarını kişisel bir saldırı gibi algılayabilir. Oysa ki insan ilişkilerinde esneklik, güvenin, anlayışın ve olgunluğun temelidir.

Geç kalan biri olduğunda, o boşluk bana bir armağan gibi gelir. Kitabımı okurum, notlarımı gözden geçiririm, sessiz kalan maillerime dönerim ya da sadece iç dünyamla kalırım. Zamanın bana bıraktığı bu aralıkta, üretkenlik ya da derinlik eksilmez; aksine çoğalır. Çünkü beklemek, sadece birini beklemek değil, kendini de dinlemeye bir fırsattır.

Ne var ki, bazıları bu süreyi şikayetle, sitemle, kırılganlıkla doldurur. Ve bu, ilişkinin özünü zehirler. Oysa biz, bir araya gelerek zamanı değil, birbirimizi onarmaya çalışıyoruz. Görüşmelerin amacı, zamanı disipline etmek değil, ilişkisel anlamda birbirimizi esnetebilmek olmalı. Esneklik, gelişimin ön koşuludur.

İnsan ilişkilerinde karşılıklı niyet, zamanlamadan daha belirleyicidir. On dakikalık bir gecikmeyi ilişkiselliğin önüne koymak, karşıdaki kişiyi değil, ilişkiyi cezalandırır. Hele ki insan merkezli mesleklerde, terapötik ilişkilerde ya da dostluklarda bu tür katı tepkiler, çoğunlukla birikmiş başka duyguların dışavurumudur.

Virginia Satir, insan ilişkilerinde esnekliği bir hayatta kalma yetisi olarak görürdü. Ona göre insanlar tehdit altında hissettiklerinde katılaşır, rollerine sığınır, spontane olma kapasitelerini yitirirler. Oysa gelişim ancak güvenli bir ilişki içinde, esneyebildiğimiz noktada başlar. Zaman konusunda gösterilen anlayış da bu güvenin en temel göstergelerindendir.

Satir’in şu sözü, ilişkide esneklik ve koşulsuz kabulün ne denli dönüştürücü olduğunu anlatır:

“Seni tutunmadan sevmek, yargılamadan takdir etmek, müdahale etmeden yanında olmak, dayatmadan davet etmek, suçluluk yüklemeden ayrılmak, suçlamadan eleştirmek ve aşağılamadan yardımcı olmak istiyorum.”

Geç kalmak, çoğu zaman yalnızca zamansal bir kayma değil, içsel bir karmaşanın izidir. Ve bu karmaşaya alan açmak, yargılamak yerine anlayabilmek, ilişkinin gerçek kıymetini gösterir. O beş dakika bir sınav değil; bir ilişki testi de değil. Ama belki de en çok o anda ortaya çıkan tepki, ilişkinin derinliğini belirler.

Bu yüzden artık, esnekliğe yer bırakmayan yapılarla çalışmamayı seçiyorum. Zamanı takvimsel bir dayatma olarak değil, insani bir buluşma zemini olarak görenlerle birlikte yürümek istiyorum.

Çünkü dakik olmak önemlidir, ama ondan da önemlisi insan kalabilmektir.

Zamanla kurduğumuz ilişki, insanla kurduğumuz ilişkinin aynasıdır.

Ve bazen gerçek profesyonellik, dakikliği değil, anlayışı tercih edebilmektir.

Uzm. Psk. Pınar Şengül