The Moral Damage of Science and Arts: Reflections on Human Nature, Competition, and Corruption

Science and arts, often celebrated as pillars of progress, are not exempt from critical scrutiny. While their contributions to knowledge, creativity, and societal advancement are undeniable, their impact on human morality and nature requires closer examination. Jean-Jacques Rousseau, a profound critic of civilisation’s excesses, argued that science and arts, rather than elevating human morality, have often led to its corruption. This critique resonates with Thomas Hobbes’s view of human nature as inherently competitive and self-serving. For a painter like me, these reflections are vital as they unveil the complex interplay between creativity, ambition, and morality. This essay explores the moral damage inflicted by science and arts on human nature, connecting Hobbes’s insights with Rousseau’s critique and analysing how civilization fosters competition, envy, and alienation.

Rousseau’s Critique of Civilisation and Arts

Rousseau’s seminal work, Discourse on the Sciences and Arts, underscores how the advancement of knowledge and artistic expression has led to the degeneration of human morality. Rousseau contended that humanity’s original state of innocence—a time characterized by simple, authentic living—was corrupted as societies developed artificial values through scientific and artistic pursuits. According to Rousseau:

“Everything is good as it comes from the hands of the Creator; everything degenerates in the hands of man.”

This degeneration manifests as a loss of authenticity, with individuals driven by pride (amour-propre), vanity, and a desire to appear superior to others. The arts, instead of fostering virtue, have become tools for display, fostering competition, envy, and moral decay. Science, with its emphasis on material advancement, alienates individuals from their natural selves, creating a culture obsessed with external recognition rather than internal contentment.

Hobbes and Rousseau: Diverging Views on Human Nature

Hobbes famously argued in Leviathan that humans are inherently selfish and competitive, driven by a constant struggle for power and survival. In the natural state, Hobbes described life as “solitary, poor, nasty, brutish, and short.” However, Rousseau’s vision diverged; he viewed the natural state as one of purity and simplicity, free from the corrupting influences of civilisation. Yet, there is a compelling intersection in their philosophies: the depiction of humanity’s moral corruption in a social context.

For Hobbes, the competitive nature of humans is innate, whereas Rousseau argued that this competitiveness arises from societal constructs. In civilised societies, the pursuit of science and arts exacerbates these tendencies. Rousseau’s concept of amour-propre highlights how individuals’ desire for recognition fuels envy, rivalry, and alienation—traits that Hobbes would recognize as intrinsic but which Rousseau attributes to civilisation’s distortion of natural instincts.

The Role of Science and Arts in Moral Corruption

Science and arts, as Rousseau argues, have become tools for self-aggrandizement rather than instruments of virtue. The rise of artificial needs, coupled with the desire to surpass others, fosters an environment of relentless competition. As Rousseau noted, the development of private property, a cornerstone of civilisation, introduced inequality and envy, laying the foundation for moral corruption:

“The first man who, having enclosed a piece of ground, bethought himself of saying ‘This is mine,’ and found people simple enough to believe him, was the real founder of civil society.”

In the same way, the cultivation of the arts and sciences serves to erect barriers between individuals, fueling pride and superficiality. This degeneration can be seen in modern society, where technological advancements often widen social divides and artistic expressions are commodified, catering to ego and vanity rather than the common good.

Competition, Envy, and Alienation

Rousseau’s analysis of amour-propre reveals the dangers of societal constructs that encourage comparison and competition. As people measure their worth against others, they become enslaved to external validation. This phenomenon mirrors Hobbes’s view of perpetual conflict among humans driven by a desire for power and security.

The arts, as a painter’s domain, provide a poignant example. While artistic creation has the potential to connect with universal truths, it is often subverted by market forces and the artist’s desire for recognition. The competitive nature of the art world mirrors Rousseau’s critique of civilisation: artists, rather than creating for the sake of expression, frequently find themselves vying for prestige and financial success. This struggle fosters envy and alienation, as artists distance themselves from their original, authentic motivations.

Rousseau’s Vision of Redemption

Despite his criticism, Rousseau did not view the degeneration of humanity as irreversible. He proposed a return to simplicity and authenticity through moral and political reform. In The Social Contract, Rousseau argued for a society grounded in collective will, where individuals prioritise the common good over personal gain. This vision, while idealistic, offers a blueprint for overcoming the moral corruption induced by science and arts.

For artists, this redemption lies in reconnecting with the true essence of creativity. Art should transcend superficiality, becoming a medium for introspection and shared human experience. As a painter, I strive to reflect these ideals in my work, seeking to evoke genuine emotion and universal truth rather than catering to fleeting trends or societal expectations.

Conclusion

The interplay between science, arts, and morality reveals a complex tapestry of human nature, ambition, and societal constructs. Rousseau’s critique of the moral damage caused by science and arts challenges us to reconsider their role in our lives. When pursued without restraint or ethical grounding, these endeavours can foster competition, envy, and alienation, distancing humanity from its natural state and core values. By examining these themes through the lens of Hobbes and Rousseau, we uncover timeless truths about the human condition and the need for a balance between progress and authenticity. For painters and creators, the challenge lies in resisting the pull of superficiality and embracing art as a means of truth and connection, offering a counterpoint to the moral corrosion of modern civilisation.

Gençlik Ateşi ve Rehberlik: Bir Ablalık Masalı

Küçük yaştan beri, bir üniversite öğrencisine maddi ve manevi destek olma, ona ablalık yapma hayalim vardı. Bir gün, hayat bana bu fırsatı sundu. 19-20 yaşlarında genç bir kızla yollarımız kesişti. Gözlerinde büyük bir sevilme arzusu vardı. Bana, “Beni gerçekten sevecek misin? Senin gibi bir ablam olsun çok isterdim,” dedi. Bu cümleler, ruhumun derinliklerine dokundu.

Onun bu içtenliği, savunmasızlığı karşısında kayıtsız kalamazdım. Bir zamanlar ben de küçüktüm; abilerim, ablalarım bana yol göstermiş, elimden tutmuştu. Şimdi ben aynı yolu başkalarına açmalıydım. Bu, hayata karşı bir borcumdu. Evren bana böylesine sevgiye açık bir genç çıkardığında, bu çağrıya kayıtsız kalmam doğru olmazdı.

Bu genç kız üniversitedeydi, bilgiye susamış, meraklı ve öğrenmeye aç biriydi. Psikolojiye olan ilgisi beni etkiledi; alanımla ilgili sürekli sorular soruyordu. Onun bu öğrenme isteği ve samimiyeti, içimdeki rehberlik etme arzusunu canlandırdı. Aramızda bir bağ oluştu. Aynı şehirde olduğumuz zamanlarda, onun için bir abla gibi olabileceğimi söyledim.

Üç ay boyunca mesajlar aracılığıyla iletişimde kaldık. Onun soruları ve sevgisi, bende ona karşı bir şefkat ve ilgi uyandırdı. Kendi gençliğimden izler gördüğüm bu kızın yanında olmayı, ona hayatla ilgili doğru yolları gösterebilmeyi istedim.

Zamanla, onun gençliğin doğası gereği iniş çıkışlar yaşadığını fark ettim. Bir gün “Hastayım” diyor, ertesi gece bardan mesaj atıyordu. Bu durum beni endişelendirdi, çünkü yıllardır üniversite öğrencileriyle çalıştığım için karşılaşabilecekleri tehlikeleri çok iyi biliyordum. Ona rehberlik ederken, gençliğin enerjisine ve bağımsızlık arzusuna saygı duymaya çalıştım. Ancak, onu koruma içgüdüm ağır basıyordu.

Bir yandan ona hayatı daha güvenli ve sağlıklı şekilde deneyimlemesi gerektiğini anlatmaya çalışırken, diğer yandan ona fazla müdahil olmamaya özen gösterdim. Bu hassas denge, zamanla annesiyle ilişkimizde bir karmaşaya yol açtı.

Annesiyle ilgili şunu belirtmeliyim: Kızın bana anlattıklarının bir kısmı, çarpıtılmış bir şekilde annesine aktarılıyordu. Onun annesine doğruyu anlatmaktan çekindiğini, kendi davranışlarını masum göstermek için beni yanlış resmettiğini gördüm. Bu, bir gençlik stratejisiydi; hem annesinin ahlaki sınırlarını test ediyor hem de kendini temize çıkarmaya çalışıyordu. Ancak bu durum, beni bir “hedef” haline getirdi.

Genç bireyler, özgürlüklerini keşfetme sürecinde sınırları zorlar. Bu, bir birey olma çabasının doğal bir parçasıdır. Ancak bu süreçte, çevresindeki iyi niyetli insanlara zarar verebileceklerini fark etmezler. Onun annesine karşı olan bu manipülatif davranışı, aslında hem kendini hem de çevresini anlamakta zorlandığı bir noktada olduğunu gösteriyor.

Annesinin, kızını koruma içgüdüsüyle hareket etmesi ise tamamen doğal. Onun, kızından gelen bilgilere dayanarak beni yanlış anlaması, bu süreçteki en talihsiz durumlardan biri. Ancak burada anneyi suçlamıyorum. Bir anne, evladına olan sevgisiyle hareket eder; bu yüzden onun duruşuna saygı duyuyorum.

Yaşadıklarım beni incitmiş olsa da, bu olaylara kızgınlıkla değil, bir ders olarak bakmayı seçiyorum. Genç bir insana rehberlik ederken, her zaman teşekkür veya takdir bekleyemezsiniz. Önemli olan, doğru olanı yapmaktır. Çünkü bu, sizin kim olduğunuzun bir yansımasıdır.

Bu süreç bana, iyilik yapmanın her zaman kolay olmadığını ve bazen yanlış anlaşılabileceğini gösterdi. Ancak, karşılaştığım zorluklar, benim ilkelere bağlı bir birey olarak doğru olanı yapma konusundaki kararlılığımı asla değiştirmez.

Sevgili genç kız, sana söylemek istediğim birkaç şey var. Annen, bu dünyada seni gerçekten koruyabilecek en değerli kişi. Ona dürüst olmaya cesaret etmelisin. Hayatında seni seven, sana değer veren insanların niyetlerini anlamak ve onların rehberliğinden faydalanmak için açık olmalısın. Seni korumaya çalışan bir insanı yanlış resmetmek, seni uzun vadede yalnızlığa götürür.

Bu hikayeden çıkaracağın dersler senin geleceğini şekillendirebilir. Sana yardım ederken tek dileğim, bir gün doğru yolu bulman ve kendi hatalarının sorumluluğunu alacak cesareti göstermen. İnsan, geçmişteki hatalarından çok şey öğrenir. Umarım sen de, bu süreçte kendini daha iyi tanıyabilir ve annene karşı dürüst olmanın gücünü keşfedersin.

Annenin seni korumak için gösterdiği çaba, bir annenin sevgisinin en saf hali. Onun kararlarına ve duygularına saygı duyuyorum. Bir gün, annene karşı dürüst olduğunda, onun senin için ne kadar büyük bir güvence olduğunu daha iyi anlayacaksın.

Bu hikaye benim için bir son, ama senin için bir başlangıç olabilir. Umarım bir gün, doğru yolları bulur ve kendine zarar vermeden ilerlemeyi öğrenirsin.

Kötü Olmalısın!

Geç kalmadan öğrenmelisin,
Hakedilmeyen sevgiler kendini yok eder.
Karşılıksız kalan tüm alışverişler yerini yadırgar.
Kimseyi koşulsuz sevmemelisin.

Ben geç öğrendim, sen bunu okurken
Koşulsuz sevdiğin her şeyden vazgeç.
Denk olmayan ne varsa yok olmaya mahkumdur.

Bir papatyaya sen gülsün dersen,
Papatya seni değersizleştirir,
Onu daha güzel gördüğün için.
Papatyanın dostu ancak ona eş bir papatyadır.
Papatyayla begonvilin dostluğu bitecektir.

Üstten bakmayı öğren insanlara.
Mütevazı olan herkes değersizleşir.
Kibirli olmalısın.
Olduğun yere saygıdır bu.
Yıllarını verip, çabalayarak ulaştığın konuma, unvana ve bilgiye saygı duy önce!
Buna ulaşmamış insanların elinden tutamazsın.
Tutarsan seni aşağı çeker.
Senin yukarı çekmek istemene anlam veremezler.
Sorgularlar iyi niyetini.
Neden bu begonvil, bir papatyayı değerli görüyor? diye.
Begonvilsen, begonvilliğini bil!
Değiştiremez ve dönüştüremezsin oluşları.

İyilik bir peri masalıdır.
İyileştiremezsin ki oluşları.
Sen Tanrı değilsin, anla bunu!
Ne Gandhiler, ne Mandelalar geçmiş
Şu dünyadan.
Değiştirebilmiş mi çöküşe giden dünyanın kaderini?
İyi niyet kazanacak palavralarından vazgeç,
Daha geç olmadan anla.

Elinden tuttuğun eller
Arkandan seni keriz bilir.
Art niyeti sende arar.

Sen sen ol, iyi olma.
İyiler kaybetmeye mahkumlar.
Dünyada kötüler hüküm sürer.
İyilik yapana atılmayan taş kalmaz.
Denedim ben, biliyorum.
Her çeşit insana iyilik eli uzattım,
İnsanoğlu iyilikten anlamıyor.

Ben çok geç anladım.
Sen bunu okuduysan tecrübemden faydalan.
İyiliğini ve tüm varlığını kendine sakla.
Kuzgun diye karga beslersin,
Oyar gelir gözünü.
İnan bu geç öğrenilmiş çıkarımıma.
Az insan çok insandır.

Ve daha da önemlisi,
Dünya o kadar kötü ki,
İyiliğinin ardında bit yeniği arar.
Bu yüzden iyilik yaptığına dostluk etme.
Dostum dediğine bakarken, kafanı aşağı eğmek zorunda kalma.
Senle aynı yolda yürüyemeyecekten dost olmaz.
Senle aynı yolda yürüyebilecek ilk insan sensin.

Aşağıdakilere bakma!
Yürümeye devam et.
Senle aynı boyda olan bir begonvil bulana dek,
Aşağıdakine dal uzatma.
Sen ne dediğimi anla.
Kimse kendinden daha üstün birini dost göremez.
Dostluğunu alırsa şayet,
Kendisini geliştirmek şöyle dursun,
Seni kendi seviyesinde görür.
Zaten neden sana denk olmayana dost olasın ki?

Başkasına devamlı iyilik, kendine kötülüktür.
İyiliğin aç insanı doyurmaktan öteye gitmesin.
Onun dışında kötü bir insan ol.
Kötüler her zaman kazanır.

İyi olan insanlara son iyiliğimdir bu:
Bir daha iyiliklerinizden yaralanmayacak kadar,
Kötü olun.


Aynı Sofrada Hoşgörüsüzlüğe Bilimsel Bir Yanıt: Etiği ve Eti Anlamak

Alerji Testi

Hayatta en sevmediğim şeylerden biri belirsizliktir. Beni tanıyanlar bilir; net, kesin ve üzerinde düşünülmüş bir bilgi kadar bana huzur veren başka bir şey yoktur. Bu yüzden, uzun zamandır süregelen fiziksel rahatsızlıklarımı çözmek için alerji testi yaptırmaya karar verdim.

Test sonuçlarına göre, domuz ve tavuk başta olmak üzere belli proteinlere ciddi anlamda hassasiyetim var. Ama işin tuhafı, bu hassasiyet sadece yediklerimle sınırlı değil. Yani yanımda birisi tavuk yerken bile rahatsızlık hissetmemin bir sebebi varmış. Bu bilgi beni hem şaşırttı hem de, itiraf edeyim, içten içe mutlu etti. Çünkü artık “abartıyorsun” diyenlere verecek bilimsel bir cevabım var.


Aynı Sofrada Tavuk Tabağı

Tavuk ve domuz alerjisi, sadece yemek yememekle çözülebilecek kadar basit değil. Tavuk proteini olan Gal d 5, yalnızca tavuğu tükettiğinizde değil, havaya karışan mikroskobik partiküllerle bile sizi etkileyebiliyor. Tavuk pişirilirken yayılan buhar veya masadaki birinin çatalından sıçrayan minik damlacıklar… İşte mesele tam da burada başlıyor.

Eğer ciddi bir alerjiniz varsa, çevrenizde tavuğun hazırlanması, hatta sadece tüketilmesi bile sizi etkileyebilir. Çünkü bu proteinler, solunum yoluyla bile vücuda girerek bağışıklık sisteminizi tetikliyor. Özellikle tavuk serum albüminine (Gal d 5) duyarlıysanız, bu mikroskobik düzeyde bir protein bile reaksiyona yol açabilir. Yani, “abartıyorsun, yan masada tavuk yiyorlar diye ne olacak ki?” diyenlerin, aslında meseleye ne kadar uzak olduğunu görmek benim için göz açıcı oldu. O masum görünen tabak, bana nefes almakta zorlanacak kadar büyük bir sorun yaratabiliyor.


Domuzdan Kaçış: Hikayenin Diğer Yüzü

Domuz alerjim, biraz daha “görünmez” bir düşman. Çünkü domuz, sadece et olarak değil, domuz serum albümini (pork serum albumin) gibi proteinlerle de hayatımıza sızabiliyor. Bu protein, jelatin gibi hayvansal yan ürünlerde de bulunabiliyor. Özellikle ilaç kapsüllerinde, tatlılarda veya hazır gıdalarda karşımıza çıkan bu yan ürünler, farkında bile olmadan alerjik reaksiyonlara yol açabiliyor.

Dahası, domuz serum albümininin kedilere özgü Fel d 2 proteini ile çapraz reaktivite gösterebilmesi, bu durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Yani, eğer kedi alerjiniz varsa, domuz alerjisi yaşama olasılığınız artıyor. Bu bilgi hem içgüdülerimi doğruladı hem de beni daha dikkatli biri olmaya itti.


Yaşadıklarımla Öğrendiğim Şey

Bunu yaşarken öğrendiğim en önemli şeylerden biri, bir şeyin sizi nasıl etkilediğini gerçekten anlamanın gücüdür. İnsanlar anlamadıkları şeyi küçümseme eğilimindedir. Alerji testimi yaptırmadan önce, rahatsızlıklarımı anlatmaya çalıştığımda aldığım tepkiler genelde “bir şey olmaz” veya “herkes biraz hassastır” gibi hafifletici yorumlarla sınırlı kalmıyordu. Çoğu zaman “bencilsin,” “narsistsin” ve “sadece kendin için fedakarlık yapılmasını istiyorsun” gibi daha ağır ithamlara da maruz kaldım.

Bu tepkiler bana, bu insanlarla ilişkimi sürdürmekte artık bir anlam kalmadığını gösterdi. En basit duyarlılığıma bile bu kadar hoşgörüsüz yaklaşmaları, hem benim rahatsızlığıma duydukları saygısızlık hem de beni nahoş etiketlerle tanımlayarak dostluk kurumuna tamamen aykırı, düşmanca bir tavırdı.


Sınır Çizmenin Gücü

Bu deneyim bana şunu öğretti: Kendini anlamak ve buna göre sınırlarını çizmek, yalnızca bir zorunluluk değil, aynı zamanda bir özgürlüktür. Ve gücün sadece kendini anlamaktan değil, aynı anlayışı karşındaki insana gösterebilmekten de geçtiğini öğrendim. Hoşgörüsüzlük bir zayıflık, empati ise insan olmanın en güçlü yanı.

Eğer biri, sizin rahatsızlıklarınızı küçümsüyor ve kendi konforunuza dair sınırlarınızı reddediyorsa, bu durum onun empati kapasitesinin zayıflığından kaynaklanır. Anlayış göstermeyen bir insana empati beklemek de, ne yazık ki boş bir çaba olur.


SONUÇ: BİLİNÇLİ SEÇİMLERİN GÜCÜ

Alerji testi yaptırmadan önce sürekli “neden böyle hissediyorum?” diye kendime soruyordum. Artık cevaplarım var ve bu cevaplar sadece fiziksel rahatsızlıklarımı değil, çevremle kurduğum ilişkileri de yeniden değerlendirmeme yardımcı oldu. Yanımda biri tavuk yerken hissettiğim rahatsızlık bir muamma değil; açıklaması olan, net bir gerçek.

Bir daha biri “abartıyorsun” yahut “bencilsin” dediğinde, onlara hatırlatmak isteyeceğim şey şu: Güç, kendini anlamakla başlar. Ama aynı zamanda karşındakine de aynı anlayışı gösterebilmekle tamamlanır. Ve ben, hem kendime hem de çevremdeki insanlara anlayış göstermeyi hayatımın bir parçası haline getirirken, bunu hak etmeyen insanlarla zaman kaybetmemeyi de öğrendim.


Bilim bize cevaplar verir, ama asıl güç, bu cevaplarla insan gibi hareket etmeyi başarabilmektir. Anlayış, hem kendimize hem başkalarına duyduğumuz saygının gerçek ölçüsüdür.

π

Çekim Yasası: İlişkilerde Benzerler mi, Zıtlar mı Kazanır?

23andMe’nin 15.298 çift üzerinde gerçekleştirdiği kapsamlı bir araştırma, ilişkilerdeki çekim gücünün temel dinamiklerini ortaya koyuyor. Bu çalışmada, birlikte çocuk sahibi olmuş çiftlerin genetik ve davranışsal özellikleri analiz edildi ve çarpıcı bir sonuç elde edildi: İnsanlar, genellikle kendilerine benzeyen kişilerle eşleşiyor. “Zıtlıklar çeker” miti, bu veriler ışığında büyük ölçüde çürütülüyor.

Ortak Noktalar: İlişkilerde Benzerliklerin Rolü

Araştırma sonuçları, çiftlerin genellikle şu özellikleri paylaştığını gösteriyor:

  • Benzer yaş grupları: Çiftler, sıklıkla birbirine yakın yaşlarda oluyor.
  • Eğitim seviyesi: Eğitim düzeyindeki uyum, ilişkilerde belirgin bir faktör olarak öne çıkıyor.
  • Beden Kitle İndeksi (BMI): Çiftler genellikle benzer BMI değerlerine sahip.
  • Davranışsal eğilimler: Özür dileme eğilimleri bile çiftler arasında ortak bir özellik olarak görülüyor.

Ayrıca, ilgi alanları da bu ortaklıkların bir parçası. Sporcular, diğer sporcularla; doğa yürüyüşçüleri, yine doğa yürüyüşçüleriyle eşleşiyor. Dakik insanlar, zamanı önemseyen kişilerle bir araya gelirken, vejetaryenler de diğer vejetaryenlerle ilişki kuruyor.

Zıtlıklar Nerede?

23andMe verilerine göre, zıtlıkların çekimi bazı durumlarda geçerli olsa da genellikle istisnai bir durum. Örneğin:

  • Gece ve sabah insanları: Gece geç saatlere kadar ayakta kalan bireylerin, sabah insanlarıyla eşleşme olasılığı daha yüksek.
  • Yön bulma becerisi: İyi bir yön bulma becerisine sahip olanlar, kaybolmaya yatkın bireylerle bir araya geliyor.
  • Sivrisinekler: Sivrisinekler tarafından sürekli ısırılan kişiler, bu sorunu yaşamayan bireylerle eşleşiyor.

Ancak, bu zıtlıkların yarattığı bağ, genellikle benzerliklerin etkisi kadar güçlü değil. Araştırmanın bir başka önemli bulgusu, benzer BMI’ye sahip çiftlerin daha mutlu olduklarını göstermesi. Bu, fizyolojik uyumun ilişkilerde önemli bir rol oynayabileceğini düşündürüyor.

Benzerlikler, sağlam bir temel oluşturur ve ilişkilerin istikrarlı ilerlemesini sağlar. Ancak, bazk farklılıklar da tamamlayıcı bir güç haline gelebilir. Navigasyon becerisi olmayan biri için yön bulabilen bir partner, pratik bir çözüm sunar. Aynı şekilde, gece sessizliği isteyen biri için sabahları erken uyanan bir partner, her iki taraf içinde üretken ve huzurlu bir ortamı yaratır.

Amaç net: Neredeyse kendinize benzeyen birini bulmak (yaş, kilo, eğitim seviyesi, sportiflik, beslenme alışkanlıkları, sigara kullanımı vs.)—navigasyon ve sirkadiyen ritim hariç. 🙂

Uzm Nöropsk Pınar Şengül

Çift ve İlişki Terapisti

Yanımda et yiyenlere bol saygı!

Birebirde tartışmalara girecek ve kimseye sıfırdan etik, çevrecilik ve dahası birlikte yemeğe çıktığın insanın duyarlılıklarına hoşgörülü davranmayı öğretemeyeceğim.

Bunlara vaktim yok!

Zaten bunu konuşmak zorunda kaldığım kimse hayatımda kalıcı da olmadı, hele hele dost hiç olmadı.

Benimle böyle tartışmalara girmişseniz, içinizde bana karşı bir hoşgörü olmadığına kaniyim.

Yaklaşık 15 yıldır bu konu üzerine konuştuğum maalesef yüzlerce insan benim veri analizim için geniş bir örneklem oluşturuyorlar. Ve bir kez dahi olsun, aralarında ”haklısın, hassasiyetlere hoşgörülü yaklaşmak gerekiyor.” diyen çıkmadı.

Bana eğer neden seninleyken vegan restoranlara gidiyoruz, neden yanında rahat rahat bir kuzu çevirme yiyemiyorum gibi alçak şakalar yapıyorsanız, zaten mutlaka sonunda iletişimimiz keskin bir şekilde sonlanacak.

Sizde yüzde 99,9’dansınız. Tebrikler. Tam bir kamu insanısınız. Sizler bilim için gerekli olan normal eğrinin 0 noktasısınız. Normal değerler diye bahsettiğimiz referans hattı sizlersiniz.

İşte geriye kalan, sizden farklı olan, hoşgörüyü içgüdüsel olarak gösterebilen o çok küçük bir insan grubunu doğrudan aykırı değer yapan da sizlersiniz.

Ben normal eğriyi bozanlardanım, o aykırı değerlerdenim. Ve o aykırı değerleri kalbime almaktayım. İletişimle insanların birbirlerini ne kolay zehirleyebileceğini anlayalı, bir elin parmağı kadar insanı alıyorum iletişim sahama.

Siz normal dağılım sağlayanlar, yani veganlık mı? yani sen et yemiyorsun diye biz de yanında yemeyelim mi? hayvanları sevmek için onların yediği otu yememek lazım! ben sana vegan olduğun için saygı duyuyorum, bak ot yemene karışmıyorum, sen de benim etime karışma, yanında seni yıllarca travmatize eden, belki mezbahalarda kanlar içinde can çekişen hayvanların acı içinde gözlerinden akan yaşları gördükten sonra uykusuz uzun geceler geçiren vegan arkadaşınla görüşür görüşürmez onun için acıyı çağrıştıran, et kokusundan midesini bulandıran psikolojik tepkisini hiç düşünmeyerek, hatta daha da fenası, bunu bilerek, inadına, onu rahatsız etmek, onun rahatsızlığından bir zevk alarak et yiyeceğim diye tutturuyorsan, kendine kendin gibi hoşgörüsüz dostlar edin.

Benim kalbimde hoşgörüsüz hiçbir insana yer ve bol kitlenizle tükettiğiniz o eski tahammül yok.

Sizler ancak benim hayatıma bir deneyin katılımcısı olarak girer ve çıkarsınız.

Ben sizlerle, çok konuştum. Sizlere çok kez anlattım.

Neden et görünce ölü bir buzağı cesedi gördüğümü..

Neden bunları öğrendikten sonra vegan olduğumu…

Kokusunun görünüşünün ve hatta bahsinin bile rahatsız edici olduğunu.

Ve bunları gözüme soka soka bahsetmelerinizin ve göstermelerinizin dostane olmadığını farkındayım.

Bir oyun belki sizin için, bir inatlaşma, ve çocuklarda görülen bir can acıtma sevdası, egosantrizm ve sadizm…

Ama ben bunlardan çoktan yoruldum.

Hayatıma giren hiç kimseye neden vegan olduğumu anlatamayacak kadar sıkıldım.

Hayatıma giren insanın vegan bir insanın felsefesini ve duygu dünyasını anlayacak kadar kendisini geliştirmiş olmasını bekliyorum.

Bu bilincin içinde, absürd şakalar, benimle yapılan o nadir yemek toplantısında et yenmenin istenmesi, ve veganların et yemeyerek dünyada büyük bir inek popülasyonu yaratıp, yaratacağı o na mümkün bütün o hikayeler de dahil.

Bunlarla bana gelen sizlerden inanın çok var…

Ve sizlere maruz kalmamak için insanın tamamen izole yaşaması gerekiyor. Çünkü siz her yerdesiniz. Nereye baksam siz varsınız.

Siz olmayanlarla karşılaştığımda ise o insanla dost olmuş oluyorum.

Ama o kadar çoksunuz ki çok yoruldum sizlerle iletişmeye çalışırken, ve belki de bir şeyleri anlatabilirim diye umarken…

Ben sizlere izahatten vazgeçtim. Çünkü her denemem başarısızlıkla sonlandı.

Bir de doludizgin bir zaman ve umut kaybıyla.

Ben hayatımda neden yanımda et yemeyi teklif etmeyecek insanları istediğimi burada da açıklamayacağım.

Çünkü bunun izahata gereği olmamalı.

İzah etmem gereken birisiyseniz, zaten yanlış bir arkadaşsınız.

Oturduğum masada karşımda bir kuzunun bacağını iştahla ısıran ve bunun benim hassasiyetime karşı yapılan bir gövde gösterisi olduğunu bildiğim biriyle aynı masada oturup yemek yemem.

Karşısınızda hayvan ölüsünden kokusundan görüntüsünden hem psikolojik, hem duygusal hem de fizyolojik sebeplerle rahatsızlık duyan birisi olduğunu biliyorsanız, yanında etsiz yenebilecek yüzlerce seçenekten birini seçerek hoşgörülü olabilirsiniz.

Olmuyorsanız da benle yemeğe çıkmayın.

İnada inat, bir öğününde et yemeden duramayacak bir insansınız belli ki.

Paylaşacaklarımız bu masaya kadarmış!

Dipnot: ”Ben vegana saygı duyuyorum, o da o zaman bana duysun.”

Tamam, teşekkür ederim, karşında roka yememe saygı duyduğun için.

Kesinlikle çok uygun bir analoji. Sizi rokamın kokusuyla, görüntüsüyle, ve geçmişiyle mutlaka benzer derecede rahatsız ediyor olmalıyım, ama siz buna rağmen benim vegan beslenmeme saygı duyup salatamdan rahatsız olmadınız.

Ben de bu saygıyı tabii ki iade ediyorum, kan ve metal kokusuyla, uzuvlarını gösteren kemikleriyle, acı dolu geçmişiyle beni baştan aşağı irkilten etinizi, afiyetle yiyebilirsiniz.

Ama tabii benden çok uzaklarda 🙂 !

Sorulara ve genişletişmiş tartışmalara ve sorulara kapalıyım, sizin için muhtemelen ilk, benim için ise bininci tekrar…

-Sizlerden olmayan.

Geç kaldım ama geldim.

15 Aralığa kadar Merkür Yay burcunda geriye gitti. Bu süreçte Yay burcu insanları bir yerlere elinde olmadan geç kaldı. İletişimde yanlış anlaşılmalara da maruz kaldı. Ama Yay insanı buna alışıktır. Bu yüzden bu yazımda geç kalma üzerine konuşacağım.

Yay yaradılışı gereği gergindir. Gerilmeden okunu atamaz. Bu yüzden her ne kadar en eğlenceli insan olarak tanımlansa da, bir stres yapıcı etkene maruz kalır kalmaz abartılı bir gerginliğe bürünür.

Yay’ı germek pek zor değildir. Hemen hemen her şeye gerilebilir. Bazen kendi düşüncelerine ve yazdığı senaryolara bile.

Ama bir yere geç kalıyorsa, o insandan çok kendisini gerer. O insanın tepkisini düşünmek, gidince asacağı surat, belki tüm buluşmanın güzel enerjisini bozacak o gecikmenin yaratacağı etkiler silsilesi…

Yay insanı en az bulunan burç olduğu için, karşısındakinin de buna anlayışlı davranmayacağı genellemesine çoktan varmıştır.

İnsanların büyük kısmı buluşmaya geç kalan birini hoş görmez, ‘‘Sıkıntı yok canım, ben de seni beklerken başka işlerimi hallettim, dükkanları gezdim, alışverişimi yaptım, kitabımı okudum, e-postalarımı yanıtladım…’’ demez.

Çok az insan böyle olduğu için Yay insanı en ufak gecikmede bile gardını alır, gerilir, okunu bırakmak için.

Evet, Yay önce karşısındakinin tepkisini izler… ve sonra… o oku bırakır.

Bir daha o insanla buluşmayacağını o ilk tepkiden bilir.

Hakikaten, kaç kişi var hayatımızda geç kaldığımızda,

‘‘Sıkıntı değil hayatım, benim keyfim yerinde, sen hiç acele etme’’ diyebilecek?

O insanların sayısını ben pekâlâ bilirim ve o insanlar benim konfor alanım olur.

Onlarla buluşurken, gecikmeme rağmen, beni asık bir suratla karşılamayacaklarını, uzun uzun bunun yüzünden surat asmayacaklarını, ‘‘Neden geç kaldın?’’ diye sitem etmeyeceklerini bilirim.

İnsan kendisini geren insanlardan uzak durmaya meyleder. İster arkadaş olsun, ister başka biri.

Bu kim olursa olsun, böyle küçük meseleleri büyüten insanları ben sevmem.

Uzun yıllar muhabbetim olan insanlarla dahi bu huylarını bildikten sonra görüşmeyi keserim.

Ne gerek var, bir oturup konuşacağız diye onca gerginliği çekmeye?

İnsan insanın zehrini almalı azizim,

Birbirine zehir olmamalı.

Ben seninle buluşmaya geliyorsam ve yolda bir aksilik çıkmışsa, ben o saatte orada olamamışsam, sen şikayet etmek yerine bana dostça yaklaşıp ‘‘Sıkıntı yok canım, hayat bu. Sen planlar yaparken yüzüne güler işte. Sonuçta geldin ya, önemli olan bu’’ diyemiyorsa, ne gerek var öyle bir arkadaşa?

Zaten hayat oldukça tahmin edilemez ve öngörülemez bir muamma.

Yarın şu saatte buluşacağız dersin, hasta olursun, uykusuz kalırsın, işlerinde bir aksaklık olur, metro çalışmaz, otobüs gecikir, trafik vardır, kaza olmuştur… hayat olmuştur kısaca. Life happens.

Her ne kadar vakit nakit olsa da, bazen o nakti yönetemeyiz. Çünkü hayat bizden daha kadirdir işte.

Ben size şunu söylemek istiyorum: Arkadaşınız olur, hatta işiniz olur. Biri size geciktiğinizde bir torba laf ediyorsa, o insandan kaçın. Hiç gerek yok bunlara.

Benim hayatımda bir elin parmağı kadar insan, tıpkı benim gibi, ‘‘Canım acele etme, benim keyfim yerimde’’ der. O insanları da ayrı bir yere koyarım hemen.

Aa, ne ilginç, bana onlarca mesaj atıp ‘’Neredesin, hadisene ben geldim’’ diye boğmadı beni. Geldiğimde güler yüzle karşıladı. Kusura bakma, geciktim çünkü derken bölüp, ‘Önemli değil kuzum, insanlık hali. Ne olacak’ diye konuyu kapattı…’’

Az böyle insanlar ama nadirliği kadar da özeller.

Var onlardan, varız…

Benim için hep büyük bir kriter olmuştur bu.

İnsan mükemmel değildir ya hu, ne bu her şeyi tam dozunda bekleme hali?

Vaktim kıymetli diyorsan, beklerken yapacak işlerini yap.

Ben birini beklerken hiç gerilmem, hatta sevinirim.

‘‘Ne güzel kitabımın bir bölümünü daha okumak için bana zaman hediye etti,’’ derim.

O insan gelince, ‘‘Senin sayende kitabıma daha çok zaman ayırabildim,’’ der, teşekkür ederim hatta.

Geç kalan insanlara kızmadan önce kendinize kızın.

Neden kendinize kalan zamanı değerlendiremiyorsunuz? Beklediğiniz yer her nereyse, yanınızda mutlaka telefonunuz vardır değil mi?

Mesajlar, sosyal medya ve e-postalar cabası.

Kitabınız, derginiz, gazeteniz varsa ne âlâ.

Hele bir de kendi ofisinizde ya da evinizde bekliyorsanız, değmeyelim öyle beklemenin keyfine…

İnsanlara geç kalınca kestiğiniz faturalar, güzel ilişkilerin sonudur.

En azından benim için öyle.

Geç kaldığımda of puf yapacak insanların hiç hayatıma girmemesi dileklerimle…

Hayat bu kadar ‘‘mükemmel’’ olabilmek için çok karmaşık.

Ve madem siz mükemmel olabileceğinizde ısrarlısınız, o zaman siz mükemmel olun ve geç kalan insanı beklerken kendi işlerinizle ilgilenin. O zaman kimse kaybetmez.

Geç kalan bir insanı daha hızlı getiremezsiniz, ama o kalan zamanı daha verimli kullanabilir, bir de o insana gergin bir yetişme baskısı yaşatmazsanız, ne kadar ‘tekrar görüşülesi’ bir insan olursunuz…

Ben şahsen, hayatımda böyle insanları tutmuyorum.

Yanımda, yakınımda olan 5-10 kişiyle bahtiyarım.

Ve yanımdakiler, görüşmelerimize geç kalabilir. Onları beklerken keyifle okumalarımı yaparım. 🙂

Lütfen benimle görüşmeyin, eğer görüştüğümüzde surat asacaksanız ve bana vaaz verir gibi vaktinizin ne kadar kıymetli olduğunu söyleyecekseniz.

Çünkü bazen ben de size, ‘‘Vaktinizi nasıl verimli kullanmanız gerektiğini’’ hatırlatamayabilirim…

-Bir Yay.

End Of An Era

He chose to celebrate my birthday in the most unusual way.

By making me hear his name through the phone—spoken by a cop—he helped me break the bond I had to him.

He did the lowest he could ever do.

There it was, an angelic mask was fallen off fully and it was made of glass.

Now no Japanese technique can mend it.

This is him.

Following his daddy’s commands at the age of 31.

It is pathetic, I am truly sorry for him.

He needs to obey his daddy to “fight” me.

I don’t care about him anymore.

I won’t fight his old parents.

They can’t race my life energy.

And I will enjoy anything that will follow-

The bad as well.

I admit- I enjoy winning every game I play in,

Or being dragged into those games by force.

I embrace all the chaos life brings.

Give the chaos to me,

And let me swallow it at once.

He knows that I can’t be defeated with brute force,

or enforcements.

Yet his father still can’t accept that

I am stronger than all of them.

Yet he still obeys his father,

Like a loyal German Shepherd-

can’t distinguish between the humanistic psychotherapist

and the positive punishment utiliser, cruel behaviourist scientist.

He has learned to obey.

I am sorry for him still.

Wish he was a Lion,

Independent and free to love what his heart truly loved.

I am sorry that his father did not let him love nor live.

Today, he gave me his best present ever-

the present of setting me free of,

unconditional love.

My heart is free of chains, again.

Yet he is chained with his parents’ desires all around.

PS. I wish he had chosen the civil way not the offensive way. Not that I am hurt, but that he’ll be hurt…

I still am sorry for his unfulfilled desires. But the war is accepted on the offences. Just like Atatürk did to Anzac soldiers, his losses will be respected in the land of my generous heart. 🖤

Tell his mama that sent his son from a gigantic love to a cruel war, his heart is now lying in the bosom of my past and in peace.

Kadın kadının kurdudur.

Kadının kadına yurt olduğunu hiç görmedim.

Kadın kadının basbayağı kurdudur.

Yüzüne ”ah vah” yapar,

Arkandan kanadığın yerden kendisine yeni bir konak çıkartır.

Birinin yarası, diğer bir kadının yeni sığınağıdır.

Hem de zevk alırlar bundan.

Kadın kısmına güvenmek yerine,

Görür görmez gardımı almam gerektiğini

Üzülerek kabul ediyorum.

Geç olmadan, bütün iyi niyetli, masum diğer kadınlara öneri olarak bırakıyorum.

Yaranızı bir kadına anlatmayın.

Kanatanı arar, bulur, bir de taparlar.

Mulier mulieri lupus est.

İnsanın Çalışkanlık Arzusu

Biz insanı tembel biliriz. Bu genellikle doğrudur. Normal bir eğride, standard sapma, ortalama ve medyanın 0’a geldiği tam o noktada tembeller vardır. Toplumun büyük çoğunluğu, milliyetten bağımsız tembeldir.

Elbette, bazı milletler ortalamada ve/veya medyanda başka milletlerden görece daha çalışkan veya tembel olabilir. Mesela Amerika’da yaşayan karma milletlerin nedense daha tembel olmaya teşne olduğunu bilirken, Uzak Doğu’lu milletlerin de dünya ortalamasından çok daha çalışkan ve azimli olduğunu da görürüz.

Fakat bu apayrı bir tartışma konusudur. Ve içimdeki, sosyal psikoloji ve siyasi noktalara değinmekten kendimi men ediyorum, daha homojen bir konu için.

Bu da insanın tembellik arzusu ve buna eşlik eden tembel doğası.

Hem psikolojik hem de biyolojik olarak biliyoruz ki, hem hücreler (daha da özelde beyin hücreleri) ve teker teker bireyler kolaya kaçmaya ve bir şeyleri kolay etmeye meyillidir.

Bunu aynı zamanda fiziğin genelgeçer kuramlarından biri daha destekler ki o da entropidir. (Fizikçi bir abiyle büyürken, insan doğasını önce fizikle tanıma şansına sahip oldum!)

Entropi kısaca, düzenden dağınıklığa gitme halidir. Atomlarda olduğu gibi, atomlardan oluşan hücrelerde ve makro düzeylerde insanlarda ve toplumlarda da bir düzensizlik arayışı ve buna olan özlem, pek tabiidir.

Ancak ben şimdi, daha fizik kurallarıyla açıklanmamış fakat yaşayarak gözlemlediğim, öznel ve psikolojik bir meyilden daha bahsedeceğim ki bu da çalışkanlık arzusudur.

Bazen sadece başarmak, daha iyi olmak için değil, sadece çalışmanın verdiği hazdan dolayı insanın çalışkanlığa alışma hali de mümkündür.

Hatta doğada da sığırcık, babun gibi hayvanlarda da kolay bulunan yemeğe değil de çalışarak uğraşılarak kazanılan yemeğe de bir akım görülür.

Her ne kadar çoğunluk tembelliğe teşne olsa da, mutlaka çalışkanlığa teşne hayvanlar, sistemler, ve atomlar bulunuyor. Her normal eğrinin kuyrukları vardır, ve bu kuyruklar tüm dünyayı iyi yönde değiştirebilecek güce de sahiptir.

Yaşasın, keyfekeder çalışmayı sevenler,

Çalışmayı bir huy ve zevk edinenler…

Yaşasın, sophia hedone!

Bilgelik zevki olarak bu kelimeyi literatüre katmış bulunuyorum: Sophiahedone .

Ya da daha kolay bir kullanım için ”Sofihedoni”.

Tepe tepe kullanabilirsiniz, siz standart sapması ± 2 olanlar…

Pınar Şengül