Sanki insanlardan hayal kırıklığına uğramamak için önce hayatla ilgili bir gerçeği netleştirmem gerekiyor.
İnsanlar gerçekten genel olarak kötü mü?
Yoksa eğitim dediğimiz şey, insanların içindeki kötülüğü azaltmaya yetmiyor da gerçekten iyi niyetli olanlar sadece çok küçük bir azınlık mı?
Aslında bunun yeni bir soru olmadığını biliyorum. Hobbes’un “insan insanın kurdudur” düşüncesiyle Rousseau’nun “insan doğuştan iyidir, onu bozan toplumdur” fikri yüzyıllardır tartışılıyor. Ben ise hâlâ tam olarak hangi tarafta olduğumu bilmiyorum. Belki de dürüst olmam gerekirse, kabul etmek istediğimden daha çok Hobbes’a yakınım.
Ama eğer gerçekten öyleyse, insanlar nasıl kötü olabiliyor? Bunu anlamakta zorlanıyorum. Empati kuramıyorum. Sonuçta herkes benim gibi değil mi? Herkes kendisi için, sevdiği insanlar için, hatta diğer canlılar için iyi bir hayat istemiyor mu? O zaman beni başkalarından ayıran şey ne? Bir insanı daha acımasız, daha tahammülsüz ve daha az objektif yapan dönüşüm tam olarak nerede başlıyor?
Beni en çok şaşırtan şey ise şu oldu. En diplomatik görünen, en tarafsız duran, dedikodulara kulak asmıyormuş gibi davranan insanlar çoğu zaman en az objektif olanlar çıkıyor. Bu yüzden artık tarafsızlığın gerçekten tarafsız olup olmadığını sorguluyorum. Belki de tarafsızlık, en risksiz tarafı seçmenin başka bir adı. Kimseyi karşısına almadan, hiçbir bedel ödemeden bir pozisyonda durmanın yolu. Nietzsche, her felsefenin aslında bir itiraf olduğunu söyler. Belki her objektiflik iddiası da böyledir. İnsan, adını koymak istemediği duruşunu “tarafsızlık” diye sunuyordur.
Hayat bana bunu tekrar tekrar gösteriyor. Eskiden insanların önyargılı olmasının sebebinin eğitimsizlik olduğunu düşünürdüm. Daha çok okuyan, daha çok bilen insanların daha objektif olacağına inanırdım. Fakat akademinin içinde geçirdikçe zaman bunun pek de doğru olmadığını gördüm. Eğitim insanın bilgisini artırıyor ama karakterini değiştirmiyor. İnsanların duygusal çelişkilerini çözmüyor. Sadece bilgiyi keskinleştiriyor. Kötücüllüğü ise ortadan kaldırmıyor. Hatta ne yazık ki bazen onu daha sofistike hâle getiriyor.
Peki gerçekten kötülük doğuştan mı geliyor?
Hannah Arendt buna benden çok farklı cevap veriyor. Ona göre kötülük çoğu zaman derin, şeytani bir öz değil. Düşünmemekten, sorgulamamaktan ve kalabalığın peşinden gitmekten doğan sıradan bir sonuç. O zaman hangisi doğru? Bazı insanlar gerçekten doğuştan daha mı kötü? Yoksa hepimiz yeterince düşünmeyi bıraktığımız anda aynı karanlığın içine düşebilir miyiz?
Bazen bana öyle geliyor ki insanların çoğu içinde az ya da çok böyle bir karanlık taşıyor. Gerçekten iyi insanlar ise çok az. Ama belki “doğuştan iyi” demek bile yanlış. Aristoteles’e göre erdem doğuştan gelen bir özellik değil, tekrar edilen davranışlarla oluşan bir alışkanlık. Eğer haklıysa, iyilik bazı insanların şans eseri sahip olduğu bir hediye değil. Sürekli yeniden seçilen, emek isteyen bir yaşam biçimi.
Yine de beni asıl düşündüren şey şu: İyi insanları gerçekten iyi yapan nedir? Onları yetiştiren aile mi? İyi bir anne, güvenli bir çocukluk, doğru rol modeller mi? Dünyanın kötülüğüyle daha az karşılaşmış olmaları mı? Yoksa bazı insanlar gerçekten diğerlerinden daha hassas doğuyor olabilir mi?
Sanırım hayatımın önemli sorularından biri bu olacak. İyilik tam olarak nedir ve neden bu kadar nadirdir?
Ama belki de önce kendime daha rahatsız edici bir soru sormalıyım.
Ben bütün bunları düşünürken gerçekten objektif miyim?
Yoksa sadece kendimi objektif biri olarak görmeyi sevdiğim için mi böyle düşünüyorum?
Bunu henüz bilmiyorum.
Ama öğrenmeye çalışıyorum.
π


