“What Do We Lose, and What Do We Keep?”: Remembering Bente Pakkenberg’s Legacy in Brain Ageing

In the history of neuroscience, few voices have combined quantitative precision with bold curiosity quite like the late Professor Bente Pakkenberg. A pioneer in the field of neurostereology, she revolutionised our understanding of the ageing brain, dedicating her life to mapping its intricate architecture with clarity and compassion.

Through meticulous stereological analyses of over 1,400 human brains, she charted how neuron numbers change over time. Her research revealed a 10% loss of neocortical neurons with age, yet fascinatingly, those who reached 100 years of age experienced no additional decline after age 90. This raised profound questions about cognitive reserve, resilience, and the biology of successful ageing.

Pakkenberg’s findings went further, showing that while fetal brains accumulate an average of 171 million neurons per day from week 22 until birth, adult brains retain the full neuronal count even as glial cell populations triple. Such data challenge simplified narratives of brain development and loss, offering instead a layered picture of neuroplasticity, support systems, and functional adaptation.

Her voice continues to echo not just in the field of ageing but in feminist neuroscience. She showed us that it’s not the number of neurons that defines capacity, but how they are used, supported, and sustained across a lifetime. In a field often overrun by reductionism, Bente Pakkenberg brought clarity, nuance, and a rare poetic truth.

She passed away in 14 April 2023, but the legacy she leaves is neuronal, indeed: enduring, deeply interconnected, and quietly powerful.

Written in remembrance — and admiration.

Pinar Sengul ~ Neuroscientist

Bizi biz yapan ilişkilerimiz…

Winnicott şöyle der:

“Tek başına bebek diye bir şey yoktur; yalnızca bebek ve ona bakan biri vardır.”

Bu ifade yalnızca gelişim psikolojisine dair bir tespit değil, aynı zamanda insan doğasına dair güçlü bir hatırlatmadır. Hiçbir birey kendi başına oluşmaz; her insan bir ilişki içinde şekillenir. Ve her ilişki, yeni bir kimlik alanı yaratır.

Terapiye gelen birey de, aslında yalnız değildir. İç dünyasında taşıdığı kişiler, geçmiş ilişkilerden kalan duygusal izler, tekrar eden çatışma döngüleri… bunların hepsi onunla birlikte gelir. Terapist olarak görevimiz, yalnızca bireyin sözlerine değil; o sözlerin ait olduğu bağlama, ilişkilere ve sistemlere de kulak vermektir.

Bu yüzden ben psikoterapiyi yalnızca bireysel içgörü kazanımı olarak değil, aynı zamanda ilişkisel bir onarım süreci olarak görüyorum. Çünkü çoğu zaman kişi, içinde bulunduğu ilişki sisteminde sıkışmıştır; kendini yetersiz, anlaşılmamış ya da yankılanmamış hisseder.

Virginia Satir’in söylediği gibi,

“Communication is to relationships what breath is to life.”

İletişim sadece bilgi alışverişi değil; varlığımızın kabul gördüğü, anlam bulduğu bir zemindir.

Harville Hendrix’in geliştirdiği Imago Terapi ise ilişkilerin, geçmişteki duygusal yaraların gün yüzüne çıktığı alanlar olduğunu savunur. Bu yaklaşım, bireysel iyileşmeyi sadece içsel değil, ilişkisel bir süreç olarak ele alır. Terapist ise, bu ilişkisel aynada güvenli bir alan sunar; kişinin kendini yeniden duyması, görmesi ve duyulması için.

Bu yaklaşımlar beni her zaman derinden etkiledi. Özellikle sistemik terapi anlayışı, bir kişinin yaşadığı zorlukları onun bireysel özellikleriyle değil; ait olduğu yapılarla, ilişki örüntüleriyle, kuşaklararası aktarımlarla birlikte anlamlandırmayı hedefler. Bu bakış açısı, terapiyi daha adil, daha bütüncül ve daha derin kılar.

Terapist olarak benim temel inancım şu:

İnsan, bağlamından bağımsız anlaşılamaz.

Ve her danışan, kendiyle birlikte bir ilişki tarihini de taşır.

Bu yüzden terapi, yalnızca bireyin değil; o bireyin geçmişte ve bugün içinde yer aldığı ilişkilerin de sesini duymaktır. Yani bazen, bir kişinin taşıdığı semptom, aslında bir sistemin susturulmuşluğudur.

Terapi odasında yan yana otururuz. Ama karşımızda yalnızca bir kişi değil, o kişinin geçmişte olduğu, olamadığı ve olmaya çalıştığı herkes vardır.

İnsan, tek başına anlaşılmaz.

Anlaşılsa insan olmaz…

Distimik ​​İnsanlar Daha mı Yaratıcı?

Depresyon Neden Beynin En Yanlış Anlaşılan Varyasyonu Olabilir?

Sizce depresyon veya distimi hastaları için her zaman olumsuz sonuçlar doğurur mu? Hadi bir kez daha düşünelim.


Düşük serotonin, genellikle düşük ruh haliyle ilişkilendirilse de, aynı zamanda benzersiz bir dürtüyü tetikleyebilir. Kişiyi daha düşünceli, daha huzursuz, anlam aramaya daha mecbur hale getirebilir. Birçoğu üzüntüleriyle sadece oturmaz; onu şekillendirir. Onu resmeder, yazar, ölçer. Onu bilime, şarkıya, hikayeye dönüştürür.


Tarih dünyanın en mutlu insanını hatırlıyor mu, ya da hiç dünyanın en mutlu insanı odur diye birilerini tanıdık mı? Bunun aksine, Virginia Woolf’u, Van Gogh’u, Sylvia Plath’ı, Dostoyevski’yi hatırlar ve biliriz. Onlar kendilerini iyi hissettikleri için değil, duyguyu forma dönüştürdükleri için tanıdık onları.
Birinin musmutlu bir romantik ilişki içerisindeyken yeni bir teoriyle akademiyi sarstığını veya bir şaheser resmettiğini nadiren duyarız. Ama tekrar tekrar şahit olduğumuz : kronik acı çeken insanların sanat eserleri inşa ettiğiydi.

Hikayeye dönüşen üzüntü.

Edebiyata dönüşen yalnızlık.

Distimi, yani günlük hayatı gölgeleyen yavaş yanan üzüntü, klinik bir rahatsızlıktan daha fazlası olabilir. Yaratıcılığın en eski motorlarından biri olabilir.
Araştırmalar, serotonin seviyesi düşük olan kişilerin daha fazla düşünmeye, derin hissetmeye ve daha fazla nüans algılamaya (bunu genelde alıngan olarak nitelendirsek de) eğilimli olduğunu gösteriyor. Bunlar hayatı onlar için çok daha zor hale getiriyor. Ancak onlara hiç ummadıkları öznel araçlar da veriyor. Bunlar sorgulayan, düşünen ve inşa eden beyinlerdir. Alkış aradıkları için değil. İhtiyaç duydukları için. Tıpkı nöroplastitisiste gibi. Kaybolan kortikal alanların yerine halihazırda bulunun başka alanları genişletmek gibi (körlerin görme alanlarının daha iyi duymaya dönüşmesi, eksik uzuvlu insanların o uzuvlara ayrılan beyin bölgelerinin başka uzuvlara dağıtılması gibi..) Acaba distimik insanlar da serotonin eksikliğine bağlı olarak kaybettikleri mutluluğu, sürekli telafi etmek için kıvranan ve yaratıcılğa döndürdüğü bölgelerle mi değiştiriyor?


Yüzyıllar boyunca yazarlar, ressamlar, mucitler ve düşünürler, ruh hallerine rağmen değil, ruh halleri yüzünden çalıştılar. Acı, eylem talep ediyordu. Huzursuzluğun ineceği bir yere ihtiyacı vardı. Sanat, fikirler ve yenilikler hobiler değildi aslında. Karanlık ruhlarından çıkışlardı.


Psikanaliz perspektifinden baktığımızda, bahsettiklerim daha önce tartışılmış ve hatta desteklenmiş.

Winnicott buna iç ve dış gerçekliklerin buluştuğu bölge olan “potansiyel alan” adını verdi.Yani kronik üzüntüyle yaşayanlar için bu alan olmazsa olmaz hale geliyor. Sıkıntının görünür bir şeye dönüştüğü yer burası. Defterle kalemle tuvalle veya müzik aletleriyle Paylaşılabilir bir şeye.


Lacan ise depresyonun anlamla olan bağlantımız koptuğunda geldiğine inanıyordu. Ancak yaratıcı ifade o kırılmayı onarıyordu. Kaybolan sesi (belki de biraz farklı bir tonda) geri kazandırıyordu. Klasik müzikteki hüzünlü ruhu, bir jazz müziğe çeviriyor ve kendisini ifade ediyordu mesela.

Çok sevdiğim Kernberg de parçalanma ve içsel kaostan bahsetmiştir; tam da yaratılışın bir araya getirdiği türden bir kaos. Anna Freud ise buna (tıpkı babası gibi) süblimasyon adını vermiştir: İçsel gerginliği bir savunma mekanizması olarak üretken, hatta güzel bir şeye dönüştürmek; babası S. Freud ise bunu sanat, bilim ve beşeri bilimlerde medeniyetin temel taşı olarak tanımlamıştır.

Tıpkı gözlerinizin önünde resmetmeye çalıştığım şey gibi. Her zaman daha yeşil bir taraf vardır ve hiçbir şey bedelsiz gelmez. Yaratıcılık genellikle depresif durumla birlikte gelir ve mutluluk yaratıcı ve üretken dürtüleri kaybetmenin bedeliyle gelir.


Depresyonu genellikle ortadan kaldırılması gereken bir bozukluk olarak çerçeveleriz. (Ki bir çok ruh çalışanı için öyledir, önemli olan bireyi huzurlu kılmaktır) Ama sınırları zorlamak istiyorum, çünkü zihnim ilerisini sorgulamadan duramıyor…

Ya distimi tercüme edilmesi gereken bir varyasyonsa?

Ya dengelemeye çalıştığımız durum, tüm kültürleri şekillendiren durumla aynıysa?


Lityum gibi kimyasalların ruh hali dengeleyici (mood stabiliser) olarak adlandırılmasına şaşmamalı. Gerçekten de ruh halini bir dereceye kadar dengelerler. Ancak dindirlikleri sadece acı değil bireyin ruhsal devinimleri de dindirilir. Yani bireyi birey yapan, o öz de bir dereceye kadar diner. Susar o gerçekleşmeye çalışan potansiyel. O potansiyelin yaratıcılığa gideceğini düşünmeden ilaçlar yazılır, reçetelenir, ve yutturulur milyarlarca kişiye. Ve o sırada tek amaç topluma uyumlu, kendi kendine de huzursuzluk hissetmeyecek yeni nörokimyasal yapılanmalar oluşturmak. Bir nevi kişilik değişimine sebep olmak kişide. (Kişinin kendine zararı kesin olmadıkça ya da yüksek ihtimalle öngörülemedikçe verilmemsinden yanayım birçok ruh sağlığı ilaçlarının…)


Mutluluğun durağanlık olduğuna inanıyorum. Dalgalara veya yerçekimine karşı yüzmeye çalışmadan su üzerinde kalma hali gibi. Mutluluk, sizi sabit tutmak için yeterli hacme sahiptir, sadece nefesinizi tutun ve eşlik eden yaratıcı güçlerinizin çoğunu da…
Hüzünse hareket ediyor.. İnsanları kalıcı şeyler yapmaya müthiş bir itki veriyor.


Alışılagelmemiş bir psikoterapist olarak bunu tekrar tekrar gördüm. En çok mücadele eden danışanlar genellikle en fazla içgörüyü, en fazla dürtüyü, söylenemez olanı ifade etmek için en fazla cesareti getiriyolarlar. Oldukları yerde kalmak istemiyorlar ve inşa etmek istiyorlar.


Söylediklerimi yanlış yerlere çekmeyin, distimik veya depresif ​​olan herkes sanatçı değildir. Ama dünyayı değiştirenlerin çoğu anormal diye nitelendirdiğimiz ruh hallerine ve kişiliklere sahipti… Ne mutlu ki, bazıları bu farklılıklarını tuvallerde, kağıtlarda ve laboratuvar gömleklerinde normalleştirmişler. Tarihe adını kazımış bilim insanları, sanatkarlar ve yazarlar tedavi görseydi, Türlerin Kökenini okuyup hayvanların evrimini bilemeyecek, Suç ve Ceza ile ahlakın göreliliğini anlayamacak ve frengiyi tedavi edemeyecektik…

Bkz: Paul Ehrlich, Dostoyevski, C. Darwin.

Yalnızlık ve hüzünle onu asla bulamadım.

Bulabildiğim tek şey…

Salt yaratıcılığımdı!

π

Pınar Şengül
Nörobilimci | Nöropsikolog | Aile Terapisti

Çocuk ve Ergen Terapisti Adaylarına Bir Not

“Çocuk ve ergen terapisti” ifadesi, meslektaşlar arasında sık kullanılan, kulağa da oldukça yerleşik gelen bir unvan. Ama bu tanımı her kullandığımda, içimde bir soru beliriyor:
İkisini aynı çatı altında topladığımızda neyi sadeleştiriyoruz, neyi görmezden geliyoruz?

Çünkü bu iki dönem, yalnızca gelişimsel olarak değil, terapistin içsel konumlanışı açısından da bambaşka dünyalar.

Bir çocukla çalışırken, terapist yalnızca gözlemleyen bir zihin değil, aynı zamanda duyumsayan bir beden hâline gelir. Çocuk, duygusunu henüz dil yoluyla ifade edemez; onun anlamı genellikle davranışta, sessizlikte, oyunda saklıdır. Dolayısıyla terapistin yalnızca “duymaya” değil, “eşlik etmeye” hazır olması gerekir. Nöroregülasyon, burada iki beden arasında kurulan bir denge gibidir. Ve bu dengeyi sürdürebilmek, çoğu zaman teknikten çok karakter yapısıyla ilgilidir.

Yani, çocuğun duygusuna girip onunla birlikte kalabilmek, terapistin içsel ritminin dışa açılmış bir uzantısıdır. Bazı terapistler için bu yer, güvenli ve canlıdır. Bazıları içinse yorucu, hatta boğucu olabilir.

Ergenlik, bireysel farklılıkların daha net ayrıştığı; özerklik, kimlik ve aidiyet gibi temaların su yüzüne çıktığı bir dönemdir. Burada terapist artık eşlik eden değil, karşılaşmaya açık olan bir pozisyondadır.

Ergen, yalnızca kendi krizlerini taşımaz. Onunla birlikte, ailenin kuşaklar boyu aktarılan çatışmaları, suskunlukları, tekrar eden modelleri de gelir o odaya.

Ve bu noktada terapist, bir çocuğun oyununa dahil olan kişi değil; ergenin öfkesine, sessizliğine, alayına yansızlıkla eşlik edebilen bir iç yapı olmalıdır.

Terapistin kendi narsisistik ihtiyaçları burada sınanır. “Ben duyuluyor muyum?”, “Ben işe yarıyor muyum?” gibi sorular, seansın ortasında fısıldar. Ve bu fısıltılarla kalabilmek, onları danışana yansıtmadan taşıyabilmek, işte bu… Bu bir duruştur.

Çocuk ve ergen terapisi arasında geçiş yapabilmek, yalnızca kuramsal bilgiyi değiştirmekle ilgili değildir. Bu, bir terapistin iç ritmini, duygusal taşıma kapasitesini, aktarım karşısında nasıl tepki verdiğini bilen biri olmasını gerektirir.

Çocuk seansa geldiğinde yere oturup oyun kurabilen, bedenini terapötik bir enstrüman gibi kullanabilen biriyken… ardından gelen ergene karşı sessizliğe tahammül edebilen, kendi iç boşluğuyla çarpıştığında kaçmadan orada kalabilen biri olmak… bu, iki farklı iç yapılanmadır.

Ve her terapist, bu ikisini aynı doğallıkla taşıyamayabilir. Taşımalı da değildir.

Çünkü terapistlik, yalnızca her danışana uyum sağlamak değil; nerede hakiki olduğumuzu, nerede yorulduğumuzu, nerede kendimize rağmen çabaladığımızı fark etmeyi de içerir.

Terapist, bir yaş grubunda derinleşmeyi seçtiğinde aslında eksiltmiş olmaz kendini. Aksine, kendi içsel sınırlarına ve kaynaklarına sadık kalmayı öğrenir. Ve bu sadakat, etik bir sadakattir. Danışanı öncelemeyi, ama kendini de kaybetmemeyi öğretir.

Hangi yaş grubuyla çalışırken daha çok ”kendiniz” oluyorsunuz? Hangi yaş grubu sizi daha rahat hissettiriyor? Bunun cevabını verdiğinizde yöneliminizi belirlemek sizin için yol gösterici olacak.

Unutmayın, terapist olmak, her yaş grubuyla çalışmayı değil; hangi yaşın duygusunda derinleşebildiğini bilmeyi gerektirir.

Why I Don’t Believe in the Title ‘Child and Adolescent Therapist’

It’s written everywhere—on clinic doors, websites, LinkedIn bios:
“Child and Adolescent Therapist.”

But as someone deeply committed to developmental neuroscience and therapeutic integrity, I’ll say this clearly:

Children and adolescents are not the same.
And pretending they are does a disservice to both.

The Brain Doesn’t Lie

A child’s brain and a teenager’s brain are not simply younger or older versions of each other. They are fundamentally different organisms in terms of structure, function, and regulation.

1. Myelination: Speed of Thought
In early childhood, the brain’s executive functions are still under construction. Myelination—the process that speeds up neural communication—is slow and uneven. Children live in the world of now, with limited foresight or inhibition. They don’t just need therapy; they need your nervous system as an anchor.

In adolescence, the emotional brain (limbic system) races ahead, while the prefrontal cortex (rational control) lags behind. This creates the infamous teenage turbulence: intense emotion with minimal regulation. Here, the therapist becomes a boundary-holder, not a co-regulator.

2. Synaptic Pruning: Jungle vs. Garden
Children’s brains are like a lush jungle—bursting with synaptic connections. They’re wide open, absorbing everything. Therapy must be sensory-rich, structured, and playful.

Teenagers, however, are pruning the excess. Their brains are streamlining—deciding who they are, what they care about, and what gets cut. Therapy here must honour identity exploration, autonomy, and cognitive sophistication. Clay and metaphor won’t reach a defended 16-year-old struggling with existential dread.

3. Limbic–Cortical Integration: Emotions vs. Reason
Children externalise emotion. Their regulation is social—dependent on attachment and sensory cues. Therapy must include the body, breath, symbol, and parent.

Adolescents internalise and intellectualise. They test boundaries. They want a witness, not a playmate. They need someone who won’t flinch at their rage, sarcasm, or silence.

The Therapist Must Choose

Of course, some clinicians do shift masterfully between child and adolescent work. But it’s rare. The posture, method, and energy required for each is distinct. Personally?

I am a co-regulator. I work best when I can meet a child in their emotional rawness, build symbolic bridges, and offer a nervous system steadier than their own.

Does that mean I don’t work with teens? Not necessarily. But it does mean I choose with intention—not branding.

Let’s Be Honest About Specialisation

The title “Child and Adolescent Therapist” may serve paperwork and marketing. But in practice, we owe our clients more precision. Children don’t need someone who tolerates play. They need someone who thrives in it. Adolescents don’t need someone who enjoys deep talk. They need someone who can survive the storm of separation and self-definition.

If we are to be ethically aligned with brain development, we must be willing to say:
“I specialise in children.”
or
“I specialise in adolescents.”
or
“I know where my skill ends—and I refer with respect beyond it.”


This is not about superiority. It’s about specificity. Children and adolescents are both sacred, sensitive stages. They deserve therapists who speak their language—neurologically, emotionally, and relationally.

Let’s stop selling ourselves short with generic titles.
Let’s claim who we truly serve—and serve them with everything we’ve got.

π

Kadınlar Dikkat! Sakallı Biriyle Yakın Temasta Bulunmadan Önce İki Kere Düşünün.

Fiziksel yakınlık, ilişkilerde güven ve bağ kurmanın vazgeçilmez bir parçasıdır. Ancak özellikle sakallı bireylerle temas, dışarıdan masum görünse de, mikrobiyolojik açıdan düşündüğünüzden çok daha fazla risk barındırıyor olabilir. ABD’li Anestezi Uzmanı Dr. Myro Figura, bu konuda özellikle kadınları uyardı: Sakallar, bakteri yuvasına dönüşebilir.

Mikrobiyal Tehlike: Sakallar Neden Risk Taşır?

İnsan vücudu, doğal olarak sayısız mikroorganizma barındırır. Ancak bu organizmaların bazıları bağışıklık sistemi zayıf ya da cilt bariyeri hasarlı bireylerde enfeksiyona neden olabilir. Dr. Figura’nın vurguladığı gibi, düzenli olarak temizlenmeyen sakallar, stafilokok (Staphylococcus aureus) ve streptokok (Streptococcus pyogenes) gibi potansiyel olarak zararlı bakterilerin çoğalması için uygun bir ortam yaratır.

Bu bakteriler, yakın temas sırasında ciltteki görünmez mikroçatlaklardan kolayca vücuda sızabilir. Sonuç mu? İmpetigo gibi bulaşıcı ve oldukça rahatsız edici bir enfeksiyon…

İmpetigo Nedir?

İmpetigo, genellikle çocuklarda görülse de yetişkinlerde de yayılabilen, yüksek bulaşıcılığa sahip bir bakteriyel cilt enfeksiyonudur. Belirtiler arasında şunlar yer alır:

• Kızarık kabarcıklar ve sivilce benzeri lezyonlar

• Zamanla altın sarısı, kabuklu yaralara dönüşme

• Şiddetli kaşıntı ve hassasiyet

• Ciltte yayılma eğilimi

Tedavisinde genellikle topikal antibiyotik kremler kullanılır ve doğru bakım ile 7-10 gün içinde iyileşme sağlanabilir. Ancak bağışıklık sistemi baskılanmış bireylerde daha uzun sürebilir ve komplikasyon riski artabilir.

Cilt Bariyeri, Bağışıklık ve Temizlik Üçgeni

Cildimiz yalnızca fiziksel bir kalkan değil, aynı zamanda bağışıklık sistemimizin bir uzantısıdır. Mikroçatlaklar, çizikler veya akne gibi açıklıklar, bakteriler için adeta açık kapı niteliğindedir.

Bu noktada sakalın temizliği hayati önem taşır. Özellikle şehir yaşamında maruz kalınan toz, kir, ter ve hava kirliliği, sakalların düzenli olarak temizlenmemesi durumunda mikropların çoğalmasına zemin hazırlar.

Yakınlık Güven Gerektirir, Hijyen Bu Güvenin Temelidir

Fiziksel temasın duygusal yönü kadar biyolojik etkileri de vardır. Hijyen; saygının, özenin ve karşılıklı sorumluluğun bir göstergesidir. Sakal hijyeni yalnızca bireysel bir tercih değil, temasta bulunduğumuz kişilere duyduğumuz saygının da bir yansımasıdır.

Cilt Sağlığınızı Korumak İçin 5 Basit Öneri

1. Sakal Temizliği: Sakallı bireyler, günde en az 1 kez doğal sabun veya antibakteriyel ürünlerle sakal temizliği yapmalıdır.

2. Yüz Teması Öncesi Farkındalık: Cilt teması içeren yakınlık öncesinde partnerinizin hijyen alışkanlıklarını önemseyin.

3. Cilt Bariyerini Güçlendirin: Nemlendirici ve cilt dostu ürünlerle derinizin doğal koruma kalkanını güçlendirin.

4. Bağışıklık Sistemini Destekleyin: Sağlıklı beslenme, düzenli uyku ve stres yönetimi, cilt enfeksiyonlarına karşı koruyucudur.

5. Belirti Takibi: Kızarıklık, kaşıntı ya da anormal cilt lezyonlarını fark ederseniz gecikmeden bir dermatoloğa danışın.

Kaynakça ve Bilimsel Dayanaklar

• Centers for Disease Control and Prevention (CDC). “Impetigo: Causes, Symptoms, and Treatment.”

• Mayo Clinic. “Staph infections and skin contact.”

• American Academy of Dermatology (AAD). “Bacterial skin infections.”

• Journal of Clinical Microbiology. “Beard-Associated Bacterial Flora and Risk Factors in Personal Hygiene.”

• Dr. Myro Figura’nın sosyal medya açıklamaları, 2025. https://www.instagram.com/doctormyro/


Ellerim boş idi…

Bugün ellerim boş kapınıza gelmiştim,

İyi ki yoktunuz.

Kalbimdeki sevginin azametini

Saklayamazsam

Ardına minik hediyelerin.

Ve korkutursa sevgim sizi?

İyi ki yoktunuz bugün.

Hem İstanbul karman çorman,

Sizi boğardı…

Belki de sevgim kadar…

Boş ellerle

Geldiğim gibi

Geri döndüm…

π

Eight

I remember the minute
It was like a switch was flipped
I was just a kid who grew up strong enough
To pick this armour up
And suddenly it fit

God, that was so long ago, long ago, long ago
I was little, I was weak and perfectly naive
And I grew up too quick

Now you won’t see all that I have to lose
And all I’ve lost in the fight to protect it
I won’t let you in, I swore never again
I can’t afford, no, I refuse to be rejected

I want to break these bones ’til they’re better
I want to break them right and feel alive

You were wrong, you were wrong, you were wrong
My healing needed more than time

When I see fragile things, helpless things, broken things
I see the familiar

I was little, I was weak, I was perfect, too
Now I’m a broken mirror

But I can’t let you see all that I have to lose
All I’ve lost in the fight to protect it
I can’t let you in, I swore never again
I can’t afford to let myself be blindsided

I’m standing guard, I’m falling apart
And all I want is to trust you
Show me how to lay my sword down
For long enough to let you through

Here I am, pry me open
What do you want to know?
I’m just a kid who grew up scared enough
To hold the door shut
And bury my innocence
But here’s a map, here’s a shovel
Here’s my Achilles’ heel

I’m all in, palms out
I’m at your mercy now and I’m ready to begin
I am strong, I am strong, I am strong enough to let you in

I’ma shake the ground with all my might
And I will pull my whole heart up to the surface
For the innocent, for the vulnerable
And I’ll show up on the front lines with a purpose

And I’ll give all I have, I’ll give my blood, give my sweat
An ocean of tears will spill for what is broken

I’m shattered porcelain, glued back together again
Invincible like I’ve never been