Kötü Olmalısın!

Geç kalmadan öğrenmelisin,
Hakedilmeyen sevgiler kendini yok eder.
Karşılıksız kalan tüm alışverişler yerini yadırgar.
Kimseyi koşulsuz sevmemelisin.

Ben geç öğrendim, sen bunu okurken
Koşulsuz sevdiğin her şeyden vazgeç.
Denk olmayan ne varsa yok olmaya mahkumdur.

Bir papatyaya sen gülsün dersen,
Papatya seni değersizleştirir,
Onu daha güzel gördüğün için.
Papatyanın dostu ancak ona eş bir papatyadır.
Papatyayla begonvilin dostluğu bitecektir.

Üstten bakmayı öğren insanlara.
Mütevazı olan herkes değersizleşir.
Kibirli olmalısın.
Olduğun yere saygıdır bu.
Yıllarını verip, çabalayarak ulaştığın konuma, unvana ve bilgiye saygı duy önce!
Buna ulaşmamış insanların elinden tutamazsın.
Tutarsan seni aşağı çeker.
Senin yukarı çekmek istemene anlam veremezler.
Sorgularlar iyi niyetini.
Neden bu begonvil, bir papatyayı değerli görüyor? diye.
Begonvilsen, begonvilliğini bil!
Değiştiremez ve dönüştüremezsin oluşları.

İyilik bir peri masalıdır.
İyileştiremezsin ki oluşları.
Sen Tanrı değilsin, anla bunu!
Ne Gandhiler, ne Mandelalar geçmiş
Şu dünyadan.
Değiştirebilmiş mi çöküşe giden dünyanın kaderini?
İyi niyet kazanacak palavralarından vazgeç,
Daha geç olmadan anla.

Elinden tuttuğun eller
Arkandan seni keriz bilir.
Art niyeti sende arar.

Sen sen ol, iyi olma.
İyiler kaybetmeye mahkumlar.
Dünyada kötüler hüküm sürer.
İyilik yapana atılmayan taş kalmaz.
Denedim ben, biliyorum.
Her çeşit insana iyilik eli uzattım,
İnsanoğlu iyilikten anlamıyor.

Ben çok geç anladım.
Sen bunu okuduysan tecrübemden faydalan.
İyiliğini ve tüm varlığını kendine sakla.
Kuzgun diye karga beslersin,
Oyar gelir gözünü.
İnan bu geç öğrenilmiş çıkarımıma.
Az insan çok insandır.

Ve daha da önemlisi,
Dünya o kadar kötü ki,
İyiliğinin ardında bit yeniği arar.
Bu yüzden iyilik yaptığına dostluk etme.
Dostum dediğine bakarken, kafanı aşağı eğmek zorunda kalma.
Senle aynı yolda yürüyemeyecekten dost olmaz.
Senle aynı yolda yürüyebilecek ilk insan sensin.

Aşağıdakilere bakma!
Yürümeye devam et.
Senle aynı boyda olan bir begonvil bulana dek,
Aşağıdakine dal uzatma.
Sen ne dediğimi anla.
Kimse kendinden daha üstün birini dost göremez.
Dostluğunu alırsa şayet,
Kendisini geliştirmek şöyle dursun,
Seni kendi seviyesinde görür.
Zaten neden sana denk olmayana dost olasın ki?

Başkasına devamlı iyilik, kendine kötülüktür.
İyiliğin aç insanı doyurmaktan öteye gitmesin.
Onun dışında kötü bir insan ol.
Kötüler her zaman kazanır.

İyi olan insanlara son iyiliğimdir bu:
Bir daha iyiliklerinizden yaralanmayacak kadar,
Kötü olun.


Aynı Sofrada Hoşgörüsüzlüğe Bilimsel Bir Yanıt: Etiği ve Eti Anlamak

Alerji Testi

Hayatta en sevmediğim şeylerden biri belirsizliktir. Beni tanıyanlar bilir; net, kesin ve üzerinde düşünülmüş bir bilgi kadar bana huzur veren başka bir şey yoktur. Bu yüzden, uzun zamandır süregelen fiziksel rahatsızlıklarımı çözmek için alerji testi yaptırmaya karar verdim.

Test sonuçlarına göre, domuz ve tavuk başta olmak üzere belli proteinlere ciddi anlamda hassasiyetim var. Ama işin tuhafı, bu hassasiyet sadece yediklerimle sınırlı değil. Yani yanımda birisi tavuk yerken bile rahatsızlık hissetmemin bir sebebi varmış. Bu bilgi beni hem şaşırttı hem de, itiraf edeyim, içten içe mutlu etti. Çünkü artık “abartıyorsun” diyenlere verecek bilimsel bir cevabım var.


Aynı Sofrada Tavuk Tabağı

Tavuk ve domuz alerjisi, sadece yemek yememekle çözülebilecek kadar basit değil. Tavuk proteini olan Gal d 5, yalnızca tavuğu tükettiğinizde değil, havaya karışan mikroskobik partiküllerle bile sizi etkileyebiliyor. Tavuk pişirilirken yayılan buhar veya masadaki birinin çatalından sıçrayan minik damlacıklar… İşte mesele tam da burada başlıyor.

Eğer ciddi bir alerjiniz varsa, çevrenizde tavuğun hazırlanması, hatta sadece tüketilmesi bile sizi etkileyebilir. Çünkü bu proteinler, solunum yoluyla bile vücuda girerek bağışıklık sisteminizi tetikliyor. Özellikle tavuk serum albüminine (Gal d 5) duyarlıysanız, bu mikroskobik düzeyde bir protein bile reaksiyona yol açabilir. Yani, “abartıyorsun, yan masada tavuk yiyorlar diye ne olacak ki?” diyenlerin, aslında meseleye ne kadar uzak olduğunu görmek benim için göz açıcı oldu. O masum görünen tabak, bana nefes almakta zorlanacak kadar büyük bir sorun yaratabiliyor.


Domuzdan Kaçış: Hikayenin Diğer Yüzü

Domuz alerjim, biraz daha “görünmez” bir düşman. Çünkü domuz, sadece et olarak değil, domuz serum albümini (pork serum albumin) gibi proteinlerle de hayatımıza sızabiliyor. Bu protein, jelatin gibi hayvansal yan ürünlerde de bulunabiliyor. Özellikle ilaç kapsüllerinde, tatlılarda veya hazır gıdalarda karşımıza çıkan bu yan ürünler, farkında bile olmadan alerjik reaksiyonlara yol açabiliyor.

Dahası, domuz serum albümininin kedilere özgü Fel d 2 proteini ile çapraz reaktivite gösterebilmesi, bu durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Yani, eğer kedi alerjiniz varsa, domuz alerjisi yaşama olasılığınız artıyor. Bu bilgi hem içgüdülerimi doğruladı hem de beni daha dikkatli biri olmaya itti.


Yaşadıklarımla Öğrendiğim Şey

Bunu yaşarken öğrendiğim en önemli şeylerden biri, bir şeyin sizi nasıl etkilediğini gerçekten anlamanın gücüdür. İnsanlar anlamadıkları şeyi küçümseme eğilimindedir. Alerji testimi yaptırmadan önce, rahatsızlıklarımı anlatmaya çalıştığımda aldığım tepkiler genelde “bir şey olmaz” veya “herkes biraz hassastır” gibi hafifletici yorumlarla sınırlı kalmıyordu. Çoğu zaman “bencilsin,” “narsistsin” ve “sadece kendin için fedakarlık yapılmasını istiyorsun” gibi daha ağır ithamlara da maruz kaldım.

Bu tepkiler bana, bu insanlarla ilişkimi sürdürmekte artık bir anlam kalmadığını gösterdi. En basit duyarlılığıma bile bu kadar hoşgörüsüz yaklaşmaları, hem benim rahatsızlığıma duydukları saygısızlık hem de beni nahoş etiketlerle tanımlayarak dostluk kurumuna tamamen aykırı, düşmanca bir tavırdı.


Sınır Çizmenin Gücü

Bu deneyim bana şunu öğretti: Kendini anlamak ve buna göre sınırlarını çizmek, yalnızca bir zorunluluk değil, aynı zamanda bir özgürlüktür. Ve gücün sadece kendini anlamaktan değil, aynı anlayışı karşındaki insana gösterebilmekten de geçtiğini öğrendim. Hoşgörüsüzlük bir zayıflık, empati ise insan olmanın en güçlü yanı.

Eğer biri, sizin rahatsızlıklarınızı küçümsüyor ve kendi konforunuza dair sınırlarınızı reddediyorsa, bu durum onun empati kapasitesinin zayıflığından kaynaklanır. Anlayış göstermeyen bir insana empati beklemek de, ne yazık ki boş bir çaba olur.


SONUÇ: BİLİNÇLİ SEÇİMLERİN GÜCÜ

Alerji testi yaptırmadan önce sürekli “neden böyle hissediyorum?” diye kendime soruyordum. Artık cevaplarım var ve bu cevaplar sadece fiziksel rahatsızlıklarımı değil, çevremle kurduğum ilişkileri de yeniden değerlendirmeme yardımcı oldu. Yanımda biri tavuk yerken hissettiğim rahatsızlık bir muamma değil; açıklaması olan, net bir gerçek.

Bir daha biri “abartıyorsun” yahut “bencilsin” dediğinde, onlara hatırlatmak isteyeceğim şey şu: Güç, kendini anlamakla başlar. Ama aynı zamanda karşındakine de aynı anlayışı gösterebilmekle tamamlanır. Ve ben, hem kendime hem de çevremdeki insanlara anlayış göstermeyi hayatımın bir parçası haline getirirken, bunu hak etmeyen insanlarla zaman kaybetmemeyi de öğrendim.


Bilim bize cevaplar verir, ama asıl güç, bu cevaplarla insan gibi hareket etmeyi başarabilmektir. Anlayış, hem kendimize hem başkalarına duyduğumuz saygının gerçek ölçüsüdür.

π

Çekim Yasası: İlişkilerde Benzerler mi, Zıtlar mı Kazanır?

23andMe’nin 15.298 çift üzerinde gerçekleştirdiği kapsamlı bir araştırma, ilişkilerdeki çekim gücünün temel dinamiklerini ortaya koyuyor. Bu çalışmada, birlikte çocuk sahibi olmuş çiftlerin genetik ve davranışsal özellikleri analiz edildi ve çarpıcı bir sonuç elde edildi: İnsanlar, genellikle kendilerine benzeyen kişilerle eşleşiyor. “Zıtlıklar çeker” miti, bu veriler ışığında büyük ölçüde çürütülüyor.

Ortak Noktalar: İlişkilerde Benzerliklerin Rolü

Araştırma sonuçları, çiftlerin genellikle şu özellikleri paylaştığını gösteriyor:

  • Benzer yaş grupları: Çiftler, sıklıkla birbirine yakın yaşlarda oluyor.
  • Eğitim seviyesi: Eğitim düzeyindeki uyum, ilişkilerde belirgin bir faktör olarak öne çıkıyor.
  • Beden Kitle İndeksi (BMI): Çiftler genellikle benzer BMI değerlerine sahip.
  • Davranışsal eğilimler: Özür dileme eğilimleri bile çiftler arasında ortak bir özellik olarak görülüyor.

Ayrıca, ilgi alanları da bu ortaklıkların bir parçası. Sporcular, diğer sporcularla; doğa yürüyüşçüleri, yine doğa yürüyüşçüleriyle eşleşiyor. Dakik insanlar, zamanı önemseyen kişilerle bir araya gelirken, vejetaryenler de diğer vejetaryenlerle ilişki kuruyor.

Zıtlıklar Nerede?

23andMe verilerine göre, zıtlıkların çekimi bazı durumlarda geçerli olsa da genellikle istisnai bir durum. Örneğin:

  • Gece ve sabah insanları: Gece geç saatlere kadar ayakta kalan bireylerin, sabah insanlarıyla eşleşme olasılığı daha yüksek.
  • Yön bulma becerisi: İyi bir yön bulma becerisine sahip olanlar, kaybolmaya yatkın bireylerle bir araya geliyor.
  • Sivrisinekler: Sivrisinekler tarafından sürekli ısırılan kişiler, bu sorunu yaşamayan bireylerle eşleşiyor.

Ancak, bu zıtlıkların yarattığı bağ, genellikle benzerliklerin etkisi kadar güçlü değil. Araştırmanın bir başka önemli bulgusu, benzer BMI’ye sahip çiftlerin daha mutlu olduklarını göstermesi. Bu, fizyolojik uyumun ilişkilerde önemli bir rol oynayabileceğini düşündürüyor.

Benzerlikler, sağlam bir temel oluşturur ve ilişkilerin istikrarlı ilerlemesini sağlar. Ancak, bazk farklılıklar da tamamlayıcı bir güç haline gelebilir. Navigasyon becerisi olmayan biri için yön bulabilen bir partner, pratik bir çözüm sunar. Aynı şekilde, gece sessizliği isteyen biri için sabahları erken uyanan bir partner, her iki taraf içinde üretken ve huzurlu bir ortamı yaratır.

Amaç net: Neredeyse kendinize benzeyen birini bulmak (yaş, kilo, eğitim seviyesi, sportiflik, beslenme alışkanlıkları, sigara kullanımı vs.)—navigasyon ve sirkadiyen ritim hariç. 🙂

Uzm Nöropsk Pınar Şengül

Çift ve İlişki Terapisti

Yanımda et yiyenlere bol saygı!

Birebirde tartışmalara girecek ve kimseye sıfırdan etik, çevrecilik ve dahası birlikte yemeğe çıktığın insanın duyarlılıklarına hoşgörülü davranmayı öğretemeyeceğim.

Bunlara vaktim yok!

Zaten bunu konuşmak zorunda kaldığım kimse hayatımda kalıcı da olmadı, hele hele dost hiç olmadı.

Benimle böyle tartışmalara girmişseniz, içinizde bana karşı bir hoşgörü olmadığına kaniyim.

Yaklaşık 15 yıldır bu konu üzerine konuştuğum maalesef yüzlerce insan benim veri analizim için geniş bir örneklem oluşturuyorlar. Ve bir kez dahi olsun, aralarında ”haklısın, hassasiyetlere hoşgörülü yaklaşmak gerekiyor.” diyen çıkmadı.

Bana eğer neden seninleyken vegan restoranlara gidiyoruz, neden yanında rahat rahat bir kuzu çevirme yiyemiyorum gibi alçak şakalar yapıyorsanız, zaten mutlaka sonunda iletişimimiz keskin bir şekilde sonlanacak.

Sizde yüzde 99,9’dansınız. Tebrikler. Tam bir kamu insanısınız. Sizler bilim için gerekli olan normal eğrinin 0 noktasısınız. Normal değerler diye bahsettiğimiz referans hattı sizlersiniz.

İşte geriye kalan, sizden farklı olan, hoşgörüyü içgüdüsel olarak gösterebilen o çok küçük bir insan grubunu doğrudan aykırı değer yapan da sizlersiniz.

Ben normal eğriyi bozanlardanım, o aykırı değerlerdenim. Ve o aykırı değerleri kalbime almaktayım. İletişimle insanların birbirlerini ne kolay zehirleyebileceğini anlayalı, bir elin parmağı kadar insanı alıyorum iletişim sahama.

Siz normal dağılım sağlayanlar, yani veganlık mı? yani sen et yemiyorsun diye biz de yanında yemeyelim mi? hayvanları sevmek için onların yediği otu yememek lazım! ben sana vegan olduğun için saygı duyuyorum, bak ot yemene karışmıyorum, sen de benim etime karışma, yanında seni yıllarca travmatize eden, belki mezbahalarda kanlar içinde can çekişen hayvanların acı içinde gözlerinden akan yaşları gördükten sonra uykusuz uzun geceler geçiren vegan arkadaşınla görüşür görüşürmez onun için acıyı çağrıştıran, et kokusundan midesini bulandıran psikolojik tepkisini hiç düşünmeyerek, hatta daha da fenası, bunu bilerek, inadına, onu rahatsız etmek, onun rahatsızlığından bir zevk alarak et yiyeceğim diye tutturuyorsan, kendine kendin gibi hoşgörüsüz dostlar edin.

Benim kalbimde hoşgörüsüz hiçbir insana yer ve bol kitlenizle tükettiğiniz o eski tahammül yok.

Sizler ancak benim hayatıma bir deneyin katılımcısı olarak girer ve çıkarsınız.

Ben sizlerle, çok konuştum. Sizlere çok kez anlattım.

Neden et görünce ölü bir buzağı cesedi gördüğümü..

Neden bunları öğrendikten sonra vegan olduğumu…

Kokusunun görünüşünün ve hatta bahsinin bile rahatsız edici olduğunu.

Ve bunları gözüme soka soka bahsetmelerinizin ve göstermelerinizin dostane olmadığını farkındayım.

Bir oyun belki sizin için, bir inatlaşma, ve çocuklarda görülen bir can acıtma sevdası, egosantrizm ve sadizm…

Ama ben bunlardan çoktan yoruldum.

Hayatıma giren hiç kimseye neden vegan olduğumu anlatamayacak kadar sıkıldım.

Hayatıma giren insanın vegan bir insanın felsefesini ve duygu dünyasını anlayacak kadar kendisini geliştirmiş olmasını bekliyorum.

Bu bilincin içinde, absürd şakalar, benimle yapılan o nadir yemek toplantısında et yenmenin istenmesi, ve veganların et yemeyerek dünyada büyük bir inek popülasyonu yaratıp, yaratacağı o na mümkün bütün o hikayeler de dahil.

Bunlarla bana gelen sizlerden inanın çok var…

Ve sizlere maruz kalmamak için insanın tamamen izole yaşaması gerekiyor. Çünkü siz her yerdesiniz. Nereye baksam siz varsınız.

Siz olmayanlarla karşılaştığımda ise o insanla dost olmuş oluyorum.

Ama o kadar çoksunuz ki çok yoruldum sizlerle iletişmeye çalışırken, ve belki de bir şeyleri anlatabilirim diye umarken…

Ben sizlere izahatten vazgeçtim. Çünkü her denemem başarısızlıkla sonlandı.

Bir de doludizgin bir zaman ve umut kaybıyla.

Ben hayatımda neden yanımda et yemeyi teklif etmeyecek insanları istediğimi burada da açıklamayacağım.

Çünkü bunun izahata gereği olmamalı.

İzah etmem gereken birisiyseniz, zaten yanlış bir arkadaşsınız.

Oturduğum masada karşımda bir kuzunun bacağını iştahla ısıran ve bunun benim hassasiyetime karşı yapılan bir gövde gösterisi olduğunu bildiğim biriyle aynı masada oturup yemek yemem.

Karşısınızda hayvan ölüsünden kokusundan görüntüsünden hem psikolojik, hem duygusal hem de fizyolojik sebeplerle rahatsızlık duyan birisi olduğunu biliyorsanız, yanında etsiz yenebilecek yüzlerce seçenekten birini seçerek hoşgörülü olabilirsiniz.

Olmuyorsanız da benle yemeğe çıkmayın.

İnada inat, bir öğününde et yemeden duramayacak bir insansınız belli ki.

Paylaşacaklarımız bu masaya kadarmış!

Dipnot: ”Ben vegana saygı duyuyorum, o da o zaman bana duysun.”

Tamam, teşekkür ederim, karşında roka yememe saygı duyduğun için.

Kesinlikle çok uygun bir analoji. Sizi rokamın kokusuyla, görüntüsüyle, ve geçmişiyle mutlaka benzer derecede rahatsız ediyor olmalıyım, ama siz buna rağmen benim vegan beslenmeme saygı duyup salatamdan rahatsız olmadınız.

Ben de bu saygıyı tabii ki iade ediyorum, kan ve metal kokusuyla, uzuvlarını gösteren kemikleriyle, acı dolu geçmişiyle beni baştan aşağı irkilten etinizi, afiyetle yiyebilirsiniz.

Ama tabii benden çok uzaklarda 🙂 !

Sorulara ve genişletişmiş tartışmalara ve sorulara kapalıyım, sizin için muhtemelen ilk, benim için ise bininci tekrar…

-Sizlerden olmayan.

Geç kaldım ama geldim.

15 Aralığa kadar Merkür Yay burcunda geriye gitti. Bu süreçte Yay burcu insanları bir yerlere elinde olmadan geç kaldı. İletişimde yanlış anlaşılmalara da maruz kaldı. Ama Yay insanı buna alışıktır. Bu yüzden bu yazımda geç kalma üzerine konuşacağım.

Yay yaradılışı gereği gergindir. Gerilmeden okunu atamaz. Bu yüzden her ne kadar en eğlenceli insan olarak tanımlansa da, bir stres yapıcı etkene maruz kalır kalmaz abartılı bir gerginliğe bürünür.

Yay’ı germek pek zor değildir. Hemen hemen her şeye gerilebilir. Bazen kendi düşüncelerine ve yazdığı senaryolara bile.

Ama bir yere geç kalıyorsa, o insandan çok kendisini gerer. O insanın tepkisini düşünmek, gidince asacağı surat, belki tüm buluşmanın güzel enerjisini bozacak o gecikmenin yaratacağı etkiler silsilesi…

Yay insanı en az bulunan burç olduğu için, karşısındakinin de buna anlayışlı davranmayacağı genellemesine çoktan varmıştır.

İnsanların büyük kısmı buluşmaya geç kalan birini hoş görmez, ‘‘Sıkıntı yok canım, ben de seni beklerken başka işlerimi hallettim, dükkanları gezdim, alışverişimi yaptım, kitabımı okudum, e-postalarımı yanıtladım…’’ demez.

Çok az insan böyle olduğu için Yay insanı en ufak gecikmede bile gardını alır, gerilir, okunu bırakmak için.

Evet, Yay önce karşısındakinin tepkisini izler… ve sonra… o oku bırakır.

Bir daha o insanla buluşmayacağını o ilk tepkiden bilir.

Hakikaten, kaç kişi var hayatımızda geç kaldığımızda,

‘‘Sıkıntı değil hayatım, benim keyfim yerinde, sen hiç acele etme’’ diyebilecek?

O insanların sayısını ben pekâlâ bilirim ve o insanlar benim konfor alanım olur.

Onlarla buluşurken, gecikmeme rağmen, beni asık bir suratla karşılamayacaklarını, uzun uzun bunun yüzünden surat asmayacaklarını, ‘‘Neden geç kaldın?’’ diye sitem etmeyeceklerini bilirim.

İnsan kendisini geren insanlardan uzak durmaya meyleder. İster arkadaş olsun, ister başka biri.

Bu kim olursa olsun, böyle küçük meseleleri büyüten insanları ben sevmem.

Uzun yıllar muhabbetim olan insanlarla dahi bu huylarını bildikten sonra görüşmeyi keserim.

Ne gerek var, bir oturup konuşacağız diye onca gerginliği çekmeye?

İnsan insanın zehrini almalı azizim,

Birbirine zehir olmamalı.

Ben seninle buluşmaya geliyorsam ve yolda bir aksilik çıkmışsa, ben o saatte orada olamamışsam, sen şikayet etmek yerine bana dostça yaklaşıp ‘‘Sıkıntı yok canım, hayat bu. Sen planlar yaparken yüzüne güler işte. Sonuçta geldin ya, önemli olan bu’’ diyemiyorsa, ne gerek var öyle bir arkadaşa?

Zaten hayat oldukça tahmin edilemez ve öngörülemez bir muamma.

Yarın şu saatte buluşacağız dersin, hasta olursun, uykusuz kalırsın, işlerinde bir aksaklık olur, metro çalışmaz, otobüs gecikir, trafik vardır, kaza olmuştur… hayat olmuştur kısaca. Life happens.

Her ne kadar vakit nakit olsa da, bazen o nakti yönetemeyiz. Çünkü hayat bizden daha kadirdir işte.

Ben size şunu söylemek istiyorum: Arkadaşınız olur, hatta işiniz olur. Biri size geciktiğinizde bir torba laf ediyorsa, o insandan kaçın. Hiç gerek yok bunlara.

Benim hayatımda bir elin parmağı kadar insan, tıpkı benim gibi, ‘‘Canım acele etme, benim keyfim yerimde’’ der. O insanları da ayrı bir yere koyarım hemen.

Aa, ne ilginç, bana onlarca mesaj atıp ‘’Neredesin, hadisene ben geldim’’ diye boğmadı beni. Geldiğimde güler yüzle karşıladı. Kusura bakma, geciktim çünkü derken bölüp, ‘Önemli değil kuzum, insanlık hali. Ne olacak’ diye konuyu kapattı…’’

Az böyle insanlar ama nadirliği kadar da özeller.

Var onlardan, varız…

Benim için hep büyük bir kriter olmuştur bu.

İnsan mükemmel değildir ya hu, ne bu her şeyi tam dozunda bekleme hali?

Vaktim kıymetli diyorsan, beklerken yapacak işlerini yap.

Ben birini beklerken hiç gerilmem, hatta sevinirim.

‘‘Ne güzel kitabımın bir bölümünü daha okumak için bana zaman hediye etti,’’ derim.

O insan gelince, ‘‘Senin sayende kitabıma daha çok zaman ayırabildim,’’ der, teşekkür ederim hatta.

Geç kalan insanlara kızmadan önce kendinize kızın.

Neden kendinize kalan zamanı değerlendiremiyorsunuz? Beklediğiniz yer her nereyse, yanınızda mutlaka telefonunuz vardır değil mi?

Mesajlar, sosyal medya ve e-postalar cabası.

Kitabınız, derginiz, gazeteniz varsa ne âlâ.

Hele bir de kendi ofisinizde ya da evinizde bekliyorsanız, değmeyelim öyle beklemenin keyfine…

İnsanlara geç kalınca kestiğiniz faturalar, güzel ilişkilerin sonudur.

En azından benim için öyle.

Geç kaldığımda of puf yapacak insanların hiç hayatıma girmemesi dileklerimle…

Hayat bu kadar ‘‘mükemmel’’ olabilmek için çok karmaşık.

Ve madem siz mükemmel olabileceğinizde ısrarlısınız, o zaman siz mükemmel olun ve geç kalan insanı beklerken kendi işlerinizle ilgilenin. O zaman kimse kaybetmez.

Geç kalan bir insanı daha hızlı getiremezsiniz, ama o kalan zamanı daha verimli kullanabilir, bir de o insana gergin bir yetişme baskısı yaşatmazsanız, ne kadar ‘tekrar görüşülesi’ bir insan olursunuz…

Ben şahsen, hayatımda böyle insanları tutmuyorum.

Yanımda, yakınımda olan 5-10 kişiyle bahtiyarım.

Ve yanımdakiler, görüşmelerimize geç kalabilir. Onları beklerken keyifle okumalarımı yaparım. 🙂

Lütfen benimle görüşmeyin, eğer görüştüğümüzde surat asacaksanız ve bana vaaz verir gibi vaktinizin ne kadar kıymetli olduğunu söyleyecekseniz.

Çünkü bazen ben de size, ‘‘Vaktinizi nasıl verimli kullanmanız gerektiğini’’ hatırlatamayabilirim…

-Bir Yay.

End Of An Era

He chose to celebrate my birthday in the most unusual way.

By making me hear his name through the phone—spoken by a cop—he helped me break the bond I had to him.

He did the lowest he could ever do.

There it was, an angelic mask was fallen off fully and it was made of glass.

Now no Japanese technique can mend it.

This is him.

Following his daddy’s commands at the age of 31.

It is pathetic, I am truly sorry for him.

He needs to obey his daddy to “fight” me.

I don’t care about him anymore.

I won’t fight his old parents.

They can’t race my life energy.

And I will enjoy anything that will follow-

The bad as well.

I admit- I enjoy winning every game I play in,

Or being dragged into those games by force.

I embrace all the chaos life brings.

Give the chaos to me,

And let me swallow it at once.

He knows that I can’t be defeated with brute force,

or enforcements.

Yet his father still can’t accept that

I am stronger than all of them.

Yet he still obeys his father,

Like a loyal German Shepherd-

can’t distinguish between the humanistic psychotherapist

and the positive punishment utiliser, cruel behaviourist scientist.

He has learned to obey.

I am sorry for him still.

Wish he was a Lion,

Independent and free to love what his heart truly loved.

I am sorry that his father did not let him love nor live.

Today, he gave me his best present ever-

the present of setting me free of,

unconditional love.

My heart is free of chains, again.

Yet he is chained with his parents’ desires all around.

PS. I wish he had chosen the civil way not the offensive way. Not that I am hurt, but that he’ll be hurt…

I still am sorry for his unfulfilled desires. But the war is accepted on the offences. Just like Atatürk did to Anzac soldiers, his losses will be respected in the land of my generous heart. 🖤

Tell his mama that sent his son from a gigantic love to a cruel war, his heart is now lying in the bosom of my past and in peace.

Kadın kadının kurdudur.

Kadının kadına yurt olduğunu hiç görmedim.

Kadın kadının basbayağı kurdudur.

Yüzüne ”ah vah” yapar,

Arkandan kanadığın yerden kendisine yeni bir konak çıkartır.

Birinin yarası, diğer bir kadının yeni sığınağıdır.

Hem de zevk alırlar bundan.

Kadın kısmına güvenmek yerine,

Görür görmez gardımı almam gerektiğini

Üzülerek kabul ediyorum.

Geç olmadan, bütün iyi niyetli, masum diğer kadınlara öneri olarak bırakıyorum.

Yaranızı bir kadına anlatmayın.

Kanatanı arar, bulur, bir de taparlar.

Mulier mulieri lupus est.

İnsanın Çalışkanlık Arzusu

Biz insanı tembel biliriz. Bu genellikle doğrudur. Normal bir eğride, standard sapma, ortalama ve medyanın 0’a geldiği tam o noktada tembeller vardır. Toplumun büyük çoğunluğu, milliyetten bağımsız tembeldir.

Elbette, bazı milletler ortalamada ve/veya medyanda başka milletlerden görece daha çalışkan veya tembel olabilir. Mesela Amerika’da yaşayan karma milletlerin nedense daha tembel olmaya teşne olduğunu bilirken, Uzak Doğu’lu milletlerin de dünya ortalamasından çok daha çalışkan ve azimli olduğunu da görürüz.

Fakat bu apayrı bir tartışma konusudur. Ve içimdeki, sosyal psikoloji ve siyasi noktalara değinmekten kendimi men ediyorum, daha homojen bir konu için.

Bu da insanın tembellik arzusu ve buna eşlik eden tembel doğası.

Hem psikolojik hem de biyolojik olarak biliyoruz ki, hem hücreler (daha da özelde beyin hücreleri) ve teker teker bireyler kolaya kaçmaya ve bir şeyleri kolay etmeye meyillidir.

Bunu aynı zamanda fiziğin genelgeçer kuramlarından biri daha destekler ki o da entropidir. (Fizikçi bir abiyle büyürken, insan doğasını önce fizikle tanıma şansına sahip oldum!)

Entropi kısaca, düzenden dağınıklığa gitme halidir. Atomlarda olduğu gibi, atomlardan oluşan hücrelerde ve makro düzeylerde insanlarda ve toplumlarda da bir düzensizlik arayışı ve buna olan özlem, pek tabiidir.

Ancak ben şimdi, daha fizik kurallarıyla açıklanmamış fakat yaşayarak gözlemlediğim, öznel ve psikolojik bir meyilden daha bahsedeceğim ki bu da çalışkanlık arzusudur.

Bazen sadece başarmak, daha iyi olmak için değil, sadece çalışmanın verdiği hazdan dolayı insanın çalışkanlığa alışma hali de mümkündür.

Hatta doğada da sığırcık, babun gibi hayvanlarda da kolay bulunan yemeğe değil de çalışarak uğraşılarak kazanılan yemeğe de bir akım görülür.

Her ne kadar çoğunluk tembelliğe teşne olsa da, mutlaka çalışkanlığa teşne hayvanlar, sistemler, ve atomlar bulunuyor. Her normal eğrinin kuyrukları vardır, ve bu kuyruklar tüm dünyayı iyi yönde değiştirebilecek güce de sahiptir.

Yaşasın, keyfekeder çalışmayı sevenler,

Çalışmayı bir huy ve zevk edinenler…

Yaşasın, sophia hedone!

Bilgelik zevki olarak bu kelimeyi literatüre katmış bulunuyorum: Sophiahedone .

Ya da daha kolay bir kullanım için ”Sofihedoni”.

Tepe tepe kullanabilirsiniz, siz standart sapması ± 2 olanlar…

Pınar Şengül

Mercury is in Retrograde, he said.

When I sent him hopeful songs, and he, depressive ones after our final break up, he reminded me that the mercury is in retrograde, so we shall not get back together.

Cause it would break us again.

I knew it better than him. It was me in the first place that taught him about the planets’ and the stars’ influence on human behaviour. Back then, he used to grin at me and tease me endlessly.

He said the same old words, everyone else had said before:

”How could you, Pi, a neuroscientist at mind and heart, can believe in Astrology? ..”

I did try to tell him why… All my reasons.

The constant conjunction of the behaviours of each zodiac sign. The statistics I have held with everyone I knew. Worked out most of the time.

I did my best to show him the beauty of the zodiac.

After him, I never tried to make anyone believe in it.

It took so much time and effort.

And now, whenever someone expresses disbelief, I change the subject-

To things they believe in: Like fashion and religions.

Anyhow,

When he put the fact of the Retrograde in my face,

I tried my best to make him let go of his orthodox belief in the planets!

I told him that we used to break up in retrogrades but not unite.

I was not really sure if I was totally honest.

I only wanted to have his long phone calls again,

Calls only,

As I was in London and he in Istanbul.

Long story short,

He was right.

The retrograde struck us again…

As it did hundreds of times before…

Only after a few days of talking to each other again,

A young girl knelt down to where I was lying on the grass in a park,

nicked my phone, and walked away….

Then we lost contact, he did not email me more than twice.

He was too lazy for emails or online meetings on a computer.

He let me go,

Once again.

He was right,

The mercury retrograde took him away once again.

What would have happened if the mercury had never moved back?

Would he have stayed?

Would he have committed?

Would he have been loy… no.

He was meant to be this way…

Türkiye’den kimler geçti?

Karadeniz’e açılan boğaza karşı, her zamanki gibi biraz moleküler biyoloji, biraz program dili, biraz da 9 kasımın getirdiği hüzünle Nazım okurken telefonum çaldı… Sosyalist demokrat duruşundan asla paye vermemiş emektar bir gazeteci aradı…

Şiirimi bölmeden telefonu açtım.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nı ona okumaya başladım. Nasılsın, iyi misin safhalarını es geçerek.

Çünkü bilir, eğer şiir okur ya da şarkı söylersem telefonu açınca, kişisel hayatımda bir sıkıntı yoktur.

19 yaşında girdi hapise
                        üç arkadaş perdeleri indirip
                        bir kitap okudukları için.

20 dakika şiirin ilk bölümünü okumuşum. 25 dakikalık telefon konuşması.

O dinlemeyi sever, hele konu Nazım’sa…

Daha ilk cümleden anlar Nazım’ın şiirlerini.

Bana da Nazım’ı o sevdirdi zaten.

Kim bilir dünyada ne kadar
                         ne kadar çok işsiz var.
Ama askere almışlardır.
Asker olunca işsiz adam
                         artık işsiz sayılmaz mı?»

Herkes gibi Nazım’ı bir şair olarak bilirken, 1970lerden kalma sarı eski kağıtlara basılmış kitabını elime tutuşturdu, bunu mutlaka oku dedi. Çok seveceksin.

 halkın kanını içer,
            doymazlar, içer içer,
            bırakmazlar ki aksın
                            dere bildiği gibi.

Kan konuşmaz’ı işte o zaman okudum. Yaş 15-16…

300 sayfalık kitabın sadece sonu aklımda, babasına kan konuşmaz diye reddeden bir delikanlının sözüyle bitiyor roman.

Kan’ın değil de ruh bağının değerini o zamanlar Nazım’la tescilledim.

İşte biz de onunla Ruh bağıyız.

«–Usta.
yine tuhaf şeyler düşünüyorsun.»
«–Düşünüyorum evlat.
Geçmiş olsun.»
«–Eyvallah usta..
Düşünmek değiştirmez hayatı.»

Bir inanışa göre, her sayının bir anlamı var ve biz onunla, 7’yiz..

Yani daha önceki hayatlardan birbirimizi tanımış sevmiş, bu hayatta tekrar birbirimizi bulmuşuz.

Hatta o sevgiyi bir söze dökmüşüz. Tekrar buluşacağız diye.

O bana sözünü tutmuş.

Aşık olduğu kadına beni doğurtmuş…

Varlığımı, onun sözünün eri oluşuna borçluyum yani…

«–Yine derinlere daldın ustam.»

Şiirin sonunda,

Nazım’ın etkisinde…

”Ne Nazım’lar, ne Mustafa Kemal’ler geçmiş bu ülkeden bee…” dedim.

O da hak verdi ve hatırlattı müstehzi bir kahkahayla ”mak’us talihimizi”

”Şimdi de Tayyip geçiyor işte…”

İlahi Baba, Sen çok yaşa…

Orhan’ın Nazım’dan hikaye şiir yazmayı ve erkekçe kavga etmeyi öğrendiği gibi

Ben de senden öğrendim; omurgalı duruşu ve bireysel menfaat için vatanı satmamayı,

Önce senden…

π