Yeri geliyor deneyimsel öğrenmeyi kabul ediyorsun, yeri geliyor ansızın mutlakiyetçi oluyorsun.
(İki ayrı töz olduğumuzu kanıtlamaya çalışırken aslında tek olduğumu somut olarak hissettim? Ahlaki zorunluluk sadece laftır; yapılan her şey mutlak surette zorunludur? Sf. 3 ve 14)
Mutlak bilgiye sahip olunabileceğine inanıyorsun.
Fideistler gibi sadece inanca yaslanmıyorsun belki ama, varlığın bir yaratıcısı olduğuna mutlak bir güvenin var.
Rasyonalist misin sen şimdi?
Ya da Kant gibi kafan mı karışık?
Yoksa daha düzgün bir söylemle mi söylemeli: Kant gibi kusursuz bir düşünce dünyası mı yaratmaya çalışıyorsun?
“Tecrübe olmadan hiçbir şey olmaz” diyorsun bir yerde. Hemen ardından, aynı eserde şöyle söylüyorsun:
“…nasıl düşünebildiğimi bilemesem de, sayesinde düşünebildiğim Tanrı’ya tapıyorum.”
Düşünmesinin sınırlı olduğundan defalarca kez bahsediyorsun.
Ve sonra, sınırlı düşünce yetini sana verdiğine inandığın Tanrı’ya tapıyorsun.
Nasıl yani?
Neye tapınıyorsun burada?
Hiç düşünememeye kıyasla azıcık düşünebilmeye mi?
Yoksa zaten hiçbir zaman gerçek bilgiye ulaşamayacağını kabul ettiğin bu sınırlı hâle mi?
Sanıyorum birincisine.
Ama yine de tam olarak aklım almıyor.
İnsan nasıl aklının almayışına minnettar olabilir?
Daha iyisi mümkünken daha azına razı olmak – hele konu akıl gibi büyülü bir mesele olduğunda?
Az yemeğe sahip olmak hiç yemeğe sahip olmamaktan daha iyidir derler ya, belki bu da öyle bir şeydir.
Ama o da tartışılır. Kıtlıkla yaşamanın psikolojisinin yaratabileceği hasarlarla hayatta kalmanın değeri kıyaslanabilir mi?
Ölmektense azıcık yiyerek hayatta kalmak bir şükür sebebi olabilir dersek,
hiç düşünememektense biraz düşünebilmek de öyledir belki.
Böyle düşününce, Voltaire’i değil de, onu bazen anlayamayan kendimi çürütüyor oluyorum.
Ama bir de şu taraftan bakalım son kez…
Kıtlıkla yaşamaktansa hiç yaşamamak, sürekli savaş vererek ayakta kalmak yerine hiç var olmamak;
bu yokluk, açlık ve konforsuzluğa hiç düşmemiş olmayı tercih etmek de mümkün değil mi?
Eğer düşük bir yaşam kalitesine razı değilsen, azıcık bir akla da razı olmayı neden kabul edesin?
Sınırlı olduğunu bildiğin bir akıl, nasıl bir hediye olabilir ki?
Bir cezadan başka…
Bu yüzden, bana bu sınırlı aklı veren Tanrı’ya tapmasını tuhaf buluyorum Voltaire gibi üstün bir zekânın.
Kısıtlayıcı, cahil ve yetersiz olduğumuz bir akılla yaşamayı biz istemedik.
İstemiş olamayız, değil mi?
Sınırlı aklını ona veren Tanrısına tapan Voltaire’e bir selam yolluyorum.
Ben bu sınırlı akıldan hiç memnun olamadım.
Bkz. Voltaire – Cahil Filozof, Türk İş Bankası Yayınları, sf. 21.
Envy is not just wanting what someone else has. According to psychoanalyst Melanie Klein, envy also involves a wish to destroy what the other person has. It isn’t only “I wish I had that,” but also “I wish you didn’t.” It carries a darker undertone. That’s why envy is rarely expressed openly in adulthood. Instead, it shows up as fake smiles, missed congratulations, or slowly fading friendships.
Recently, I noticed how muted people’s reactions were when someone in their circle achieved something significant. A major accomplishment was shared online, but the post stayed eerily quiet. Friends who’d known this person for years didn’t comment or congratulate them. The silence didn’t feel like apathy. It felt like emotional overload. As Adam Phillips says, envy is often triggered by people we compare ourselves to—not distant figures, but those closest to us.
According to Heinz Kohut, envy appears where self-esteem is fragile. Someone else’s success feels like our own failure. One person’s light casts another’s shadow. This is especially true among relatives, close friends, or people who started their journeys from similar places. When one rises, the other may feel left behind.
Clients in therapy rarely use the word “envy” directly. But they’ll say things like:
“I congratulated them, but it stung a little.”
“I don’t feel as close to them anymore.”
“I don’t know why, but I feel some distance.”
These often point to an old wound of not being seen, a sense of being left behind, or an internalised comparison.
Psychoanalyst Jessica Benjamin says that healthy bonding depends on both people in a relationship being able to express their subjective experience. Unfortunately, in many relationships, this symmetry collapses. One person shines, the other falls silent. That silence can slowly grow into distance—and even rupture.
Envy is not a bad emotion. But when it is denied or unacknowledged, it can quietly poison a relationship. In therapy, however, envy can open a door. Because it tells us what we value, what we long for, and in which areas we want to be recognised. Envy, therefore, is not a feeling to be judged—but to be understood.
As in so many childhood stories, envy often arises in the struggle for love. “My sibling got more attention” can resurface years later at work or in friendships. The praise someone else receives may echo a voice inside us that was never heard as a child.
Maybe that’s why the most meaningful congratulations are the heartfelt ones. Sometimes a message, a look, or an honest sentence is enough:
“I celebrate your success. I wish I could be a successful musician/painter/scientist/writer/entrepreneur/astronaut like you. Even if I didn’t follow that path, I’m proud to have a friend/sibling/cousin like you who did.”
And perhaps the most mature form of love is being able to recognise your own vulnerability in the face of someone else’s success—yet still speak up, still offer congratulations, still share in their joy.
When we envy someone’s success, our hope should be to notice that feeling, regulate it, and better yet, grow from it.
Instead of staying silent in the face of a musician we envy, let’s celebrate them—and practise more ourselves.
Or that business venture you always dreamed of? Let your friend’s success inspire you, and take your own steps forward.
We—especially in Central and East Asian cultures—are descendants of those who grow through mutual support.
Mayıs ayının ilk haftasında, abim Atilla Volga’nın yeni şarkısı dijital platformlarda yayımlandı. Bu onun ilk şarkısı değil. Ama ilk kez “her şeyi kendi başıma yapacağım” inadından vazgeçip profesyonel bir stüdyoda, uzman bir ekiple çalıştı. Bu müzikal bir sıçrama olduğu kadar, psikolojik olarak da bir ego gücünü temsil ediyordu: Bir sanatçının gelişiminin, bireysel sınırlarını tanıyıp diğerlerini dahil edebilme cesaretine evrildiği bir eşikti bu.
Bu yüzden bu şarkı, yalnızca bir parça değil bizim için. Ailede yıllardır büyüttüğümüz üretim kültürünün dışa açılan ilk büyük kapısıydı. Paylaştım. Sevinmek isteyen sevinir diye düşündüm. Ama gelen sessizlik, içimde büyük bir yankı yaptı.
Çoğu cevap bile vermedi. Bazıları yüzeysel ve mesafeli yanıtlarla geçiştirdi. Yakın arkadaş bildiklerimden bile doğru dürüst bir “tebrikler, gurur duydum” cümlesi duymadım. Ve orada şunu fark ettim:
Gerçek dost, kötü gününde değil, iyi gününde belli oluyormuş.
İyi Günde Sessiz Kalanlar: Psikolojik Bir Okuma
Bu gözlem sıradan bir kırgınlık değil. Psikolojik olarak çok anlamlı. Neden birinin başarısı karşısında çoğu insan ya sessiz kalır ya da küçümseyerek yaklaşır?
Narsistik Yaralanma ve Başkasının Işığı
Kohut’un kendilik psikolojisine göre, insanlar kendi yeterlik duygularını başkalarının onayıyla regüle eder. Ancak “başkası” aşırı başarılı olduğunda, bu durum kendi narsistik yapımızda kırılmaya neden olabilir. Çünkü o başarı, kişinin “ben de önemliyim” hissine bir tehdit gibi algılanır.
Bu tehdit, destek değil, geri çekilme ve küçümseme davranışıyla karşılık bulur.
Bağlanma Kuramı ve Güvenli Olmayan Tepkiler
Bağlanma kuramına göre, güvenli bağlanmamış bireyler (özellikle kaçıngan ya da dağınık bağlanma stillerinde) duygusal yakınlık gerektiren anlarda donakalabilir. Sevinç gibi pozitif duygular, içlerinde kendi yoksunluklarını tetikler. Bu da onları duyarsız ya da mesafeli tepkilere iter.
İyi günde kayıtsız kalmaları, aslında duygusal işlemleme yetersizliklerinin bir göstergesidir.
Haset (Envy) ve Psikanalitik Dinamikler
Klein’ın teorisine göre haset, bir başkasının sahip olduğu şeyi yok etme isteğidir. Bu, sadece “benim de olsun” değil, “senin de olmasın” biçimindedir. Haset duygusu, özellikle yakın çevrede tetiklenir çünkü kişi kendini doğrudan kıyaslar. Ve bu yıkıcı duyguyla başa çıkamayan bireyler, desteklemek yerine yok saymayı, küçümsemeyi ya da susmayı tercih eder.
Duygusal Zekâ ve Duygudaşlık Kapasitesi
Daniel Goleman’ın tanımladığı duygusal zekâ, kişinin yalnızca kendi duygularını tanıma becerisi değil, başkasının duygularını da taşıyabilme kapasitesidir. Sevincine ortak olamayan biri, empatik olarak gelişmemiştir. Duygudaşlık, acıya olduğu kadar sevince de gösterilmelidir. Oysa birçok ilişkide bu kapasite yoktur.
Mentalizasyon Boşluğu (Fonagy & Bateman)
Mentalizasyon, birinin içsel dünyasını hayal edebilme kapasitesidir. Mentalizasyon yetisi gelişmemiş kişiler, diğerinin başarı hikâyesini sadece “olay” olarak algılar, “duygu” olarak taşıyamaz. Bu yüzden yüzeysel tepkiler verir. Gerçek bir “senin için sevindim” diyemez çünkü başarıyı bir duygu değil, durum olarak okur.
Sosyal Biliş ve Tehlike Algısı (Social Threat Bias)
Başarı, bazı insanlar için bir tehdit unsuru gibi algılanır. Özellikle bireyin benlik değeri çevresinden gelen takdirle inşa ediliyorsa, yakınının öne çıkması o kişinin görünmezliğini pekiştirir. Ve bu görünmezlik duygusu, saldırgan değil ama duygusal geri çekilme ile tepki verir.
İlişkisel Olgunluğun Göstergesi olarak destek vermek.
Destek vermek bir story değil, bir refleks değil, bir içsel yapı meselesidir. Gerçek destek, kişinin kendi kıskançlığıyla, eksikliğiyle, gölgesiyle yüzleşebilmesini gerektirir.
Bu yüzden az kişi destek verir.
Çünkü az kişi kendi gölgesini taşıyabilir.
Ve ben bunu gördüm.
Yanımda olanlar gerçekten oradaydı:
Kübra gibi, İlayda gibi, Ayça gibi…
İçten tepkiler veren, paylaşan, yürekten kutlayan insanlar. Onların desteği sadece samimiyet değil, aynı zamanda ilişkisel olgunluk göstergesiydi.
Desteklemeyenler mi? Onlar zaten hiç orada olmamış.
Bir Bahar Temizliği: Duygusal Ayıklama
Bu sessizlikler bana çok şey öğretti. Bazı insanlar hayatımızda “yakın” ama “görünmez.”
Bazı insanlar ise sadece iyi gününüze tahammül edemez.
Eğitimler, sertifikalar, diplomalar, makaleler, konferanslar, kongreler, sunumlar, stajlar, stajyerler yetiştirmelerle dolu sistemin onayladığı sıkıcı denecek hayatımda benim tam aksime sonsuz yaratıcılığı, müzikal / matematiksel dehasıyla sistemi büken bir müzisyenle büyüdüm. Radyasyon fizikçisi, tango dansçısı, satranç ve boks antrenörü, maraton koşucusu, alternatif rock müzisyeni, besteci / güfteci ve bilmem daha neler, inan unuttum…
Bu ruh’a maruz kalarak sıradanlamış- gri renge boyanmış- memur’ca bu hayatı- yağlı boyayla ”yeniden doğuran” benim rönesansım: Atilla Volga’nın yeni ”teklisi” tüm dijital platformlarda…
Karakter: Ela. 32 yaşında. Çevirmen, serbest çalışan bir yazar. Sessiz apartman dairelerinde yaşayıp kalabalık kafelerde yazmayı seven biri. Yalnızlıktan çok yalnızlık ihtimalini sever. İstanbul’un gri sokaklarında yürürken hayal kurar, Berlin’e gidip dönmeyi düşünür ama hiçbir yere tam yerleşemez. Hayatını bir başkasına anlatmak yerine, hissettirmeyi tercih eder.
“Deli gibi görünmekten korktuğum için diğer insanların tavsiyesini veya görüşlerini almaya cesaret edemedim.” demiş Turgenyev. Benim içinse bu korku çoktan anlamını yitirmişti. Deli gibi görünmekten korkmak yerine, bazen özellikle öyle görünmeyi tercih ettim. Fikirlerimi anlatırken onay beklemedim. Biriyle paylaştığımda fikrimin karşılık bulup bulmaması önemli değildi. Sadece kulaklarında bir iz bıraksın, yeterdi.
Bunun nedenini hâlâ tam olarak bilmiyorum. Ama zamanla içimde iki düşünce belirdi. Belki gerçekten farklıyım ve bunu gizleme ihtiyacı duymuyorum. Belki de ‘deli’ gibi davranmak, sıradanlığın beklentilerinden kaçmak için bilinçli bir stratejiye dönüştü. Çünkü ‘deli’ etiketi bazen insanı yükümlülüklerden azade kılabiliyor.
Bir tür rahatlık vardı bunda. Sorgulanmamak, açıklamak zorunda kalmamak… Deli gibi algılanınca insanlar çoğu zaman mesafe koyuyor ama bu mesafe bazen ihtiyaç duyduğum alana dönüşüyordu. Bu, görünür olup savunmasız kalmamanın bir yoluydu belki de.
Zamanla fark ettim ki, kendimle ilgili pek çok şeyi çözümleyebiliyorum ama duyguları doğrudan yaşamakta hâlâ zorlanıyorum. Düşünmek daha güvenli geliyor. Belki bu yüzden kelimelerimi birer düşünce olarak bırakıyorum, temas kurmaktan çok yönlendirici olmadan akmalarını istiyorum.
Delilik burada bir patoloji değil; tanı değil; daha çok bir pozisyon. Toplumun dışında konumlanmak değil belki ama içinde kendime özgü bir yer açmak gibi. Bu yer zaman zaman yalnızlık getiriyor ama aynı zamanda bana ait.
Kendimi bu hâlde tanımak, bazen anlaşılmamayı göze almakla mümkün oluyor. Ama anlaşılmamak artık beni rahatsız etmiyor. Yalnızca müdahale edilmemesi yeterli. Çünkü ben bu hâlimle iyiyim. Ne bir isyan, ne de bir savunma bu. Sadece olduğum yerde durmayı öğrenmeye çalışıyorum.
Ve belki de bu, benim için yeterince sağlıklı bir denge.
Ela karakteri, farklı olmakla yalnız kalmak arasında kendi iç ritmini bulan bir kadının iç sesidir. Onu yazarken hem mesafeli hem derin, hem şefkatli hem ketum biri olarak düşündüm. Bazen kendi hayatlarımızda da ‘anlamlı bir yalnızlık’ ararken, onun gibi düşünmüyor muyuz?
Geçen gün The Dive’ı (Ölümcül Dalış) izlerken, film bittiğinde zihnimde yalnızca suyun ağırlığı ya da ölümün sessizliği kalmadı; daha derin bir iz bıraktı: kardeşlik.
Özellikle bizim gibi — farklı yönlere savrulan, ama özde aynı kumaştan dokunmuş — iki kardeş için.
Ben, klasik bir ENTJ olarak; 8w7’nin gücüyle hayatı zorlayan, 2’nin beklenmedik sıcaklığıyla insanlara sarılan biri oldum hep.
O ise, abim… ENTP’nin çılgın dehası, 7w8’in sınırsız enerjisiyle hayata başka bir yerden baktı.
Filmde, iki kız kardeşin denizin metrelerce altındaki o soğuk ve karanlıkta birbirine olan tutunmasını izlerken, kendimi düşündüm:
Benim doğam itmekti, yol açmaktı. Onunsa, uçmaktı, keşfetmekti.
Ama günün sonunda, ne kadar farklı olsak da — senkronize yüzmeyi bilmesek de — birimiz suyun altında sıkıştığında diğerimizin nefesiyle yaşamak zorundaydık.
Ve film boyunca kafamdan şu düşünce geçip durdu:
“Eğer kayanın altına sıkışan abim olsaydı?”
Biliyorum ki, her ne olursa olsun, onu kurtarmak için elimden gelenin en iyisini yapardım.
Ama dürüst olmalıyım: Gerilirdim.
Belki filmdeki küçük kız kardeş kadar değil — çünkü ben daha dirençliyim, daha hızlı toparlanırım — ama yine de o ilk anda kaygı ve telaş beni az da olsa yavaşlatırdı.
Filmde küçük kardeşin panikleyip zaman kaybetmesini izlerken kendimi onunla karşılaştırdım.
Ben bir şekilde tekneye ulaşırdım ve destek almayı başarırdım.
Ama yine de, abim gibi olamazdım.
Çünkü o, kriz anlarında benden çok daha soğukkanlı.
Riskli durumlarda, hayat memat anlarında adeta bir kurtarıcı gibi düşünebilir: Hızlı, sakin ve net.
Kendi doğamı biliyorum.
8w7 ve 2 gibi baskın bir yapım var: harekete geçerim, savaşırım, yardım etmek için can atarım.
Ama öfkem de, hızım da bazen önüme geçebilir.
Abim ise 7w8 ve güçlü bir 5 oku taşıyor.
O, keşfeden ve oynayan tarafının yanında, kriz anlarında buz gibi berraklaşan bir akla sahip.
Bu yüzden kendi kendime şu sonucu çıkardım:
Eğer bir gün gerçek bir tehlike yaşarsam, kayanın altında sıkışan ben olmayı tercih ederim.
Çünkü o zaman kurtarıcımın abim olacağını bilirim.
O, o 20 dakikalık oksijen tüpünü en geç 14 dakikada geri getirirdi.
Ben olsam, kendi panik eşiğim yüzünden belki 3–5 dakikayı gerilmekle geçirir, yine de mutlaka son anda yetişirdim; ama o, baştan sona o sakinliği koruyarak işini bitirirdi.
The Dive böylece bana bir şeyi daha hatırlattı:
Kardeşlik sadece birlikte büyümek değil; hayatta kimin seni çekip çıkarabileceğini bilmek.
Ve bazen sevdiklerimizin hayatımızdaki gerçek rolünü, böyle varsayımsal ama derinden hissedilen bir ölüm-kalım senaryosunda daha iyi anlayabiliyoruz.