Zamanın Valsi

Eğitimler, sertifikalar, diplomalar, makaleler, konferanslar, kongreler, sunumlar, stajlar, stajyerler yetiştirmelerle dolu sistemin onayladığı sıkıcı denecek hayatımda benim tam aksime sonsuz yaratıcılığı, müzikal / matematiksel dehasıyla sistemi büken bir müzisyenle büyüdüm. Radyasyon fizikçisi, tango dansçısı, satranç ve boks antrenörü, maraton koşucusu, alternatif rock müzisyeni, besteci / güfteci ve bilmem daha neler, inan unuttum…

Bu ruh’a maruz kalarak sıradanlamış- gri renge boyanmış- memur’ca bu hayatı- yağlı boyayla ”yeniden doğuran” benim rönesansım: Atilla Volga’nın yeni ”teklisi” tüm dijital platformlarda…

Dinlerken, çocukluğunuza dönmeyi unutmayın!

Youtube: https://www.youtube.com/watch?v=QWg-nzQ6QmI

Spotify: https://open.spotify.com/intl-de/album/5tMM4EkuGrNldYHkOLrNu9

π

Deliliği Seçmek: Bir Karakterin İç Monoloğu

Karakter: Ela. 32 yaşında. Çevirmen, serbest çalışan bir yazar. Sessiz apartman dairelerinde yaşayıp kalabalık kafelerde yazmayı seven biri. Yalnızlıktan çok yalnızlık ihtimalini sever. İstanbul’un gri sokaklarında yürürken hayal kurar, Berlin’e gidip dönmeyi düşünür ama hiçbir yere tam yerleşemez. Hayatını bir başkasına anlatmak yerine, hissettirmeyi tercih eder.


“Deli gibi görünmekten korktuğum için diğer insanların tavsiyesini veya görüşlerini almaya cesaret edemedim.” demiş Turgenyev. Benim içinse bu korku çoktan anlamını yitirmişti. Deli gibi görünmekten korkmak yerine, bazen özellikle öyle görünmeyi tercih ettim. Fikirlerimi anlatırken onay beklemedim. Biriyle paylaştığımda fikrimin karşılık bulup bulmaması önemli değildi. Sadece kulaklarında bir iz bıraksın, yeterdi.

Bunun nedenini hâlâ tam olarak bilmiyorum. Ama zamanla içimde iki düşünce belirdi. Belki gerçekten farklıyım ve bunu gizleme ihtiyacı duymuyorum. Belki de ‘deli’ gibi davranmak, sıradanlığın beklentilerinden kaçmak için bilinçli bir stratejiye dönüştü. Çünkü ‘deli’ etiketi bazen insanı yükümlülüklerden azade kılabiliyor.

Bir tür rahatlık vardı bunda. Sorgulanmamak, açıklamak zorunda kalmamak… Deli gibi algılanınca insanlar çoğu zaman mesafe koyuyor ama bu mesafe bazen ihtiyaç duyduğum alana dönüşüyordu. Bu, görünür olup savunmasız kalmamanın bir yoluydu belki de.

Zamanla fark ettim ki, kendimle ilgili pek çok şeyi çözümleyebiliyorum ama duyguları doğrudan yaşamakta hâlâ zorlanıyorum. Düşünmek daha güvenli geliyor. Belki bu yüzden kelimelerimi birer düşünce olarak bırakıyorum, temas kurmaktan çok yönlendirici olmadan akmalarını istiyorum.

Delilik burada bir patoloji değil; tanı değil; daha çok bir pozisyon. Toplumun dışında konumlanmak değil belki ama içinde kendime özgü bir yer açmak gibi. Bu yer zaman zaman yalnızlık getiriyor ama aynı zamanda bana ait.

Kendimi bu hâlde tanımak, bazen anlaşılmamayı göze almakla mümkün oluyor. Ama anlaşılmamak artık beni rahatsız etmiyor. Yalnızca müdahale edilmemesi yeterli. Çünkü ben bu hâlimle iyiyim. Ne bir isyan, ne de bir savunma bu. Sadece olduğum yerde durmayı öğrenmeye çalışıyorum.

Ve belki de bu, benim için yeterince sağlıklı bir denge.


Ela karakteri, farklı olmakla yalnız kalmak arasında kendi iç ritmini bulan bir kadının iç sesidir. Onu yazarken hem mesafeli hem derin, hem şefkatli hem ketum biri olarak düşündüm. Bazen kendi hayatlarımızda da ‘anlamlı bir yalnızlık’ ararken, onun gibi düşünmüyor muyuz?

Son nefeste kardeşlik

Geçen gün The Dive’ı (Ölümcül Dalış) izlerken, film bittiğinde zihnimde yalnızca suyun ağırlığı ya da ölümün sessizliği kalmadı; daha derin bir iz bıraktı: kardeşlik.

Özellikle bizim gibi — farklı yönlere savrulan, ama özde aynı kumaştan dokunmuş — iki kardeş için.

Ben, klasik bir ENTJ olarak; 8w7’nin gücüyle hayatı zorlayan, 2’nin beklenmedik sıcaklığıyla insanlara sarılan biri oldum hep.

O ise, abim… ENTP’nin çılgın dehası, 7w8’in sınırsız enerjisiyle hayata başka bir yerden baktı.

Filmde, iki kız kardeşin denizin metrelerce altındaki o soğuk ve karanlıkta birbirine olan tutunmasını izlerken, kendimi düşündüm:

Benim doğam itmekti, yol açmaktı. Onunsa, uçmaktı, keşfetmekti.

Ama günün sonunda, ne kadar farklı olsak da — senkronize yüzmeyi bilmesek de — birimiz suyun altında sıkıştığında diğerimizin nefesiyle yaşamak zorundaydık.

Ve film boyunca kafamdan şu düşünce geçip durdu:

“Eğer kayanın altına sıkışan abim olsaydı?”

Biliyorum ki, her ne olursa olsun, onu kurtarmak için elimden gelenin en iyisini yapardım.

Ama dürüst olmalıyım: Gerilirdim.

Belki filmdeki küçük kız kardeş kadar değil — çünkü ben daha dirençliyim, daha hızlı toparlanırım — ama yine de o ilk anda kaygı ve telaş beni az da olsa yavaşlatırdı.

Filmde küçük kardeşin panikleyip zaman kaybetmesini izlerken kendimi onunla karşılaştırdım.

Ben bir şekilde tekneye ulaşırdım ve destek almayı başarırdım.

Ama yine de, abim gibi olamazdım.

Çünkü o, kriz anlarında benden çok daha soğukkanlı.

Riskli durumlarda, hayat memat anlarında adeta bir kurtarıcı gibi düşünebilir: Hızlı, sakin ve net.

Kendi doğamı biliyorum.

8w7 ve 2 gibi baskın bir yapım var: harekete geçerim, savaşırım, yardım etmek için can atarım.

Ama öfkem de, hızım da bazen önüme geçebilir.

Abim ise 7w8 ve güçlü bir 5 oku taşıyor.

O, keşfeden ve oynayan tarafının yanında, kriz anlarında buz gibi berraklaşan bir akla sahip.

Bu yüzden kendi kendime şu sonucu çıkardım:

Eğer bir gün gerçek bir tehlike yaşarsam, kayanın altında sıkışan ben olmayı tercih ederim.

Çünkü o zaman kurtarıcımın abim olacağını bilirim.

O, o 20 dakikalık oksijen tüpünü en geç 14 dakikada geri getirirdi.

Ben olsam, kendi panik eşiğim yüzünden belki 3–5 dakikayı gerilmekle geçirir, yine de mutlaka son anda yetişirdim; ama o, baştan sona o sakinliği koruyarak işini bitirirdi.

The Dive böylece bana bir şeyi daha hatırlattı:

Kardeşlik sadece birlikte büyümek değil; hayatta kimin seni çekip çıkarabileceğini bilmek.

Ve bazen sevdiklerimizin hayatımızdaki gerçek rolünü, böyle varsayımsal ama derinden hissedilen bir ölüm-kalım senaryosunda daha iyi anlayabiliyoruz.

Deniz sessizdi.

Ben bilirdim: Atilla Volga gelecekti.

”Dönüşü, gidişinden feyizli…

Sevgisi, nefretinden görkemli.”

π

Tested by Time: A Psychological Perspective on Being Late

Some people seem to place the entire weight of a relationship on a few minutes of delay. As if a slight shift in time could constitute a personal offense or moral failure. And yet, often, nothing is wrong. No crisis has occurred. Just a little change in rhythm.

People can be late. There might be traffic. An unexpected emotional wave. A sudden twist in the day. This is part of living. Time is not a rigid line. It is a presence that flows and bends with the pace of those inhabiting it. Still, when we assign absolute meaning to the clock, the smallest deviations begin to feel like betrayals. But in truth, flexibility is the root of trust, maturity, and meaningful connection.

When someone arrives late, I often see it as a quiet gift. I read. I revisit my notes. I answer long-forgotten messages or simply breathe. That space becomes a moment to meet myself, not a void waiting to be filled with irritation.

Others, however, interpret that same moment as a stage for punishment or criticism. But weren’t we meeting to soften life, to be present for one another? Not to police time as if it were a moral scale.

In human-centred spaces, whether a friendship, a therapeutic encounter, or a professional meeting, the intention behind presence speaks more than the punctuality of arrival. Holding someone hostage to the minute hand rarely nurtures depth. Often it reflects control, not care.

Virginia Satir once said that people grow not through perfection, but through acceptance. When we feel threatened, we become rigid. We hide in roles, defend boundaries, and lose our natural capacity to meet the moment as it is. Growth only becomes possible in the presence of emotional safety. And safety is built not through precision, but through compassion.

There is a quote of hers that continues to shape my understanding of relationships:

“I want to love you without clutching, appreciate you without judging, join you without invading, invite you without demanding, leave you without guilt, criticize you without blaming, and help you without insulting.”

Being late is not always a disregard. It can be a sign of an inner storm. Making space for that without judgment is, perhaps, the most human thing we can do. Those five minutes are not a test. But how we respond to them might be.

I no longer choose to work within frameworks that offer no room for human rhythm. I want to move with people who honour time not just by the clock, but by presence. People who understand that compassion is not the enemy of professionalism.

Because punctuality matters, yes.

But more than that, may we remain human.

How we treat time is how we treat people.

And the deepest form of respect is not control, but care.

The π

Zamanla Sınanmak: Geç Kalmaya Psikolojik Bir Bakış

Bazı insanlar, bir görüşmeye birkaç dakika geç kalındığında bütün ilişkinin ağırlığını o ana yükler. Oysa ortada ne bir kriz vardır ne de bir hakaret. Sadece zamanın biraz yer değiştirmiş hâli.

İnsan geç kalabilir. Bazen trafik vardır, bazen içsel bir dağınıklık ya da beklenmedik bir durum. Bu, yaşamanın doğal bir parçasıdır. Zaman, mutlak bir çizelge değil; içinde insanın kendi ritmini taşıdığı bir akıştır. Ne var ki, bu akışa katı anlamlar yükleyenler, zamanın küçük oynamalarını kişisel bir saldırı gibi algılayabilir. Oysa ki insan ilişkilerinde esneklik, güvenin, anlayışın ve olgunluğun temelidir.

Geç kalan biri olduğunda, o boşluk bana bir armağan gibi gelir. Kitabımı okurum, notlarımı gözden geçiririm, sessiz kalan maillerime dönerim ya da sadece iç dünyamla kalırım. Zamanın bana bıraktığı bu aralıkta, üretkenlik ya da derinlik eksilmez; aksine çoğalır. Çünkü beklemek, sadece birini beklemek değil, kendini de dinlemeye bir fırsattır.

Ne var ki, bazıları bu süreyi şikayetle, sitemle, kırılganlıkla doldurur. Ve bu, ilişkinin özünü zehirler. Oysa biz, bir araya gelerek zamanı değil, birbirimizi onarmaya çalışıyoruz. Görüşmelerin amacı, zamanı disipline etmek değil, ilişkisel anlamda birbirimizi esnetebilmek olmalı. Esneklik, gelişimin ön koşuludur.

İnsan ilişkilerinde karşılıklı niyet, zamanlamadan daha belirleyicidir. On dakikalık bir gecikmeyi ilişkiselliğin önüne koymak, karşıdaki kişiyi değil, ilişkiyi cezalandırır. Hele ki insan merkezli mesleklerde, terapötik ilişkilerde ya da dostluklarda bu tür katı tepkiler, çoğunlukla birikmiş başka duyguların dışavurumudur.

Virginia Satir, insan ilişkilerinde esnekliği bir hayatta kalma yetisi olarak görürdü. Ona göre insanlar tehdit altında hissettiklerinde katılaşır, rollerine sığınır, spontane olma kapasitelerini yitirirler. Oysa gelişim ancak güvenli bir ilişki içinde, esneyebildiğimiz noktada başlar. Zaman konusunda gösterilen anlayış da bu güvenin en temel göstergelerindendir.

Satir’in şu sözü, ilişkide esneklik ve koşulsuz kabulün ne denli dönüştürücü olduğunu anlatır:

“Seni tutunmadan sevmek, yargılamadan takdir etmek, müdahale etmeden yanında olmak, dayatmadan davet etmek, suçluluk yüklemeden ayrılmak, suçlamadan eleştirmek ve aşağılamadan yardımcı olmak istiyorum.”

Geç kalmak, çoğu zaman yalnızca zamansal bir kayma değil, içsel bir karmaşanın izidir. Ve bu karmaşaya alan açmak, yargılamak yerine anlayabilmek, ilişkinin gerçek kıymetini gösterir. O beş dakika bir sınav değil; bir ilişki testi de değil. Ama belki de en çok o anda ortaya çıkan tepki, ilişkinin derinliğini belirler.

Bu yüzden artık, esnekliğe yer bırakmayan yapılarla çalışmamayı seçiyorum. Zamanı takvimsel bir dayatma olarak değil, insani bir buluşma zemini olarak görenlerle birlikte yürümek istiyorum.

Çünkü dakik olmak önemlidir, ama ondan da önemlisi insan kalabilmektir.

Zamanla kurduğumuz ilişki, insanla kurduğumuz ilişkinin aynasıdır.

Ve bazen gerçek profesyonellik, dakikliği değil, anlayışı tercih edebilmektir.

Uzm. Psk. Pınar Şengül

The Intelligence We Refuse to See

Whilst reading Prof. Dr. Onur Güntürkün‘s research on the avian brain I noticed that they can be quite smart!

Neuropsychologists can train pigeons to sort images — flowers, chairs, patterns. They learn categories, even abstract ones (Wasserman et al., 2024). They grasp complexity, adapt to new rules (Pusch et al., 2024). We applaud their minds — on paper.

Yet their cousins, the chickens, remain invisible. Not mindless, just misjudged. Because if we saw their minds, we’d have to see our own contradictions.

Cognition is not a privilege of language. It is not human-only. It is not permission to dominate.

What if these studies are not just about birds? What if they’re quiet arguments for empathy — in the lab, and at the table?

Selected References

Pusch, R., Stüttgen, M. C., Packheiser, J., Azizi, A. H., Sevincik, C. S., Rose, J., Cheng, S., & Güntürkün, O. (2024). Working memory performance is tied to stimulus complexity. Communications Biology, 7, Article 1326. https://doi.org/10.1038/s42003-023-05486-7

Wasserman, E. A., Turner, B. M., & Güntürkün, O. (2024). The pigeon as a model of complex visual processing and category learning. Neuroscience Insights, 19, 1–5. https://doi.org/10.1177/26331055241235918

“What Do We Lose, and What Do We Keep?”: Remembering Bente Pakkenberg’s Legacy in Brain Ageing

In the history of neuroscience, few voices have combined quantitative precision with bold curiosity quite like the late Professor Bente Pakkenberg. A pioneer in the field of neurostereology, she revolutionised our understanding of the ageing brain, dedicating her life to mapping its intricate architecture with clarity and compassion.

Through meticulous stereological analyses of over 1,400 human brains, she charted how neuron numbers change over time. Her research revealed a 10% loss of neocortical neurons with age, yet fascinatingly, those who reached 100 years of age experienced no additional decline after age 90. This raised profound questions about cognitive reserve, resilience, and the biology of successful ageing.

Pakkenberg’s findings went further, showing that while fetal brains accumulate an average of 171 million neurons per day from week 22 until birth, adult brains retain the full neuronal count even as glial cell populations triple. Such data challenge simplified narratives of brain development and loss, offering instead a layered picture of neuroplasticity, support systems, and functional adaptation.

Her voice continues to echo not just in the field of ageing but in feminist neuroscience. She showed us that it’s not the number of neurons that defines capacity, but how they are used, supported, and sustained across a lifetime. In a field often overrun by reductionism, Bente Pakkenberg brought clarity, nuance, and a rare poetic truth.

She passed away in 14 April 2023, but the legacy she leaves is neuronal, indeed: enduring, deeply interconnected, and quietly powerful.

Written in remembrance — and admiration.

Pinar Sengul ~ Neuroscientist

Bizi biz yapan ilişkilerimiz…

Winnicott şöyle der:

“Tek başına bebek diye bir şey yoktur; yalnızca bebek ve ona bakan biri vardır.”

Bu ifade yalnızca gelişim psikolojisine dair bir tespit değil, aynı zamanda insan doğasına dair güçlü bir hatırlatmadır. Hiçbir birey kendi başına oluşmaz; her insan bir ilişki içinde şekillenir. Ve her ilişki, yeni bir kimlik alanı yaratır.

Terapiye gelen birey de, aslında yalnız değildir. İç dünyasında taşıdığı kişiler, geçmiş ilişkilerden kalan duygusal izler, tekrar eden çatışma döngüleri… bunların hepsi onunla birlikte gelir. Terapist olarak görevimiz, yalnızca bireyin sözlerine değil; o sözlerin ait olduğu bağlama, ilişkilere ve sistemlere de kulak vermektir.

Bu yüzden ben psikoterapiyi yalnızca bireysel içgörü kazanımı olarak değil, aynı zamanda ilişkisel bir onarım süreci olarak görüyorum. Çünkü çoğu zaman kişi, içinde bulunduğu ilişki sisteminde sıkışmıştır; kendini yetersiz, anlaşılmamış ya da yankılanmamış hisseder.

Virginia Satir’in söylediği gibi,

“Communication is to relationships what breath is to life.”

İletişim sadece bilgi alışverişi değil; varlığımızın kabul gördüğü, anlam bulduğu bir zemindir.

Harville Hendrix’in geliştirdiği Imago Terapi ise ilişkilerin, geçmişteki duygusal yaraların gün yüzüne çıktığı alanlar olduğunu savunur. Bu yaklaşım, bireysel iyileşmeyi sadece içsel değil, ilişkisel bir süreç olarak ele alır. Terapist ise, bu ilişkisel aynada güvenli bir alan sunar; kişinin kendini yeniden duyması, görmesi ve duyulması için.

Bu yaklaşımlar beni her zaman derinden etkiledi. Özellikle sistemik terapi anlayışı, bir kişinin yaşadığı zorlukları onun bireysel özellikleriyle değil; ait olduğu yapılarla, ilişki örüntüleriyle, kuşaklararası aktarımlarla birlikte anlamlandırmayı hedefler. Bu bakış açısı, terapiyi daha adil, daha bütüncül ve daha derin kılar.

Terapist olarak benim temel inancım şu:

İnsan, bağlamından bağımsız anlaşılamaz.

Ve her danışan, kendiyle birlikte bir ilişki tarihini de taşır.

Bu yüzden terapi, yalnızca bireyin değil; o bireyin geçmişte ve bugün içinde yer aldığı ilişkilerin de sesini duymaktır. Yani bazen, bir kişinin taşıdığı semptom, aslında bir sistemin susturulmuşluğudur.

Terapi odasında yan yana otururuz. Ama karşımızda yalnızca bir kişi değil, o kişinin geçmişte olduğu, olamadığı ve olmaya çalıştığı herkes vardır.

İnsan, tek başına anlaşılmaz.

Anlaşılsa insan olmaz…

Distimik ​​İnsanlar Daha mı Yaratıcı?

Depresyon Neden Beynin En Yanlış Anlaşılan Varyasyonu Olabilir?

Sizce depresyon veya distimi hastaları için her zaman olumsuz sonuçlar doğurur mu? Hadi bir kez daha düşünelim.


Düşük serotonin, genellikle düşük ruh haliyle ilişkilendirilse de, aynı zamanda benzersiz bir dürtüyü tetikleyebilir. Kişiyi daha düşünceli, daha huzursuz, anlam aramaya daha mecbur hale getirebilir. Birçoğu üzüntüleriyle sadece oturmaz; onu şekillendirir. Onu resmeder, yazar, ölçer. Onu bilime, şarkıya, hikayeye dönüştürür.


Tarih dünyanın en mutlu insanını hatırlıyor mu, ya da hiç dünyanın en mutlu insanı odur diye birilerini tanıdık mı? Bunun aksine, Virginia Woolf’u, Van Gogh’u, Sylvia Plath’ı, Dostoyevski’yi hatırlar ve biliriz. Onlar kendilerini iyi hissettikleri için değil, duyguyu forma dönüştürdükleri için tanıdık onları.
Birinin musmutlu bir romantik ilişki içerisindeyken yeni bir teoriyle akademiyi sarstığını veya bir şaheser resmettiğini nadiren duyarız. Ama tekrar tekrar şahit olduğumuz : kronik acı çeken insanların sanat eserleri inşa ettiğiydi.

Hikayeye dönüşen üzüntü.

Edebiyata dönüşen yalnızlık.

Distimi, yani günlük hayatı gölgeleyen yavaş yanan üzüntü, klinik bir rahatsızlıktan daha fazlası olabilir. Yaratıcılığın en eski motorlarından biri olabilir.
Araştırmalar, serotonin seviyesi düşük olan kişilerin daha fazla düşünmeye, derin hissetmeye ve daha fazla nüans algılamaya (bunu genelde alıngan olarak nitelendirsek de) eğilimli olduğunu gösteriyor. Bunlar hayatı onlar için çok daha zor hale getiriyor. Ancak onlara hiç ummadıkları öznel araçlar da veriyor. Bunlar sorgulayan, düşünen ve inşa eden beyinlerdir. Alkış aradıkları için değil. İhtiyaç duydukları için. Tıpkı nöroplastitisiste gibi. Kaybolan kortikal alanların yerine halihazırda bulunun başka alanları genişletmek gibi (körlerin görme alanlarının daha iyi duymaya dönüşmesi, eksik uzuvlu insanların o uzuvlara ayrılan beyin bölgelerinin başka uzuvlara dağıtılması gibi..) Acaba distimik insanlar da serotonin eksikliğine bağlı olarak kaybettikleri mutluluğu, sürekli telafi etmek için kıvranan ve yaratıcılğa döndürdüğü bölgelerle mi değiştiriyor?


Yüzyıllar boyunca yazarlar, ressamlar, mucitler ve düşünürler, ruh hallerine rağmen değil, ruh halleri yüzünden çalıştılar. Acı, eylem talep ediyordu. Huzursuzluğun ineceği bir yere ihtiyacı vardı. Sanat, fikirler ve yenilikler hobiler değildi aslında. Karanlık ruhlarından çıkışlardı.


Psikanaliz perspektifinden baktığımızda, bahsettiklerim daha önce tartışılmış ve hatta desteklenmiş.

Winnicott buna iç ve dış gerçekliklerin buluştuğu bölge olan “potansiyel alan” adını verdi.Yani kronik üzüntüyle yaşayanlar için bu alan olmazsa olmaz hale geliyor. Sıkıntının görünür bir şeye dönüştüğü yer burası. Defterle kalemle tuvalle veya müzik aletleriyle Paylaşılabilir bir şeye.


Lacan ise depresyonun anlamla olan bağlantımız koptuğunda geldiğine inanıyordu. Ancak yaratıcı ifade o kırılmayı onarıyordu. Kaybolan sesi (belki de biraz farklı bir tonda) geri kazandırıyordu. Klasik müzikteki hüzünlü ruhu, bir jazz müziğe çeviriyor ve kendisini ifade ediyordu mesela.

Çok sevdiğim Kernberg de parçalanma ve içsel kaostan bahsetmiştir; tam da yaratılışın bir araya getirdiği türden bir kaos. Anna Freud ise buna (tıpkı babası gibi) süblimasyon adını vermiştir: İçsel gerginliği bir savunma mekanizması olarak üretken, hatta güzel bir şeye dönüştürmek; babası S. Freud ise bunu sanat, bilim ve beşeri bilimlerde medeniyetin temel taşı olarak tanımlamıştır.

Tıpkı gözlerinizin önünde resmetmeye çalıştığım şey gibi. Her zaman daha yeşil bir taraf vardır ve hiçbir şey bedelsiz gelmez. Yaratıcılık genellikle depresif durumla birlikte gelir ve mutluluk yaratıcı ve üretken dürtüleri kaybetmenin bedeliyle gelir.


Depresyonu genellikle ortadan kaldırılması gereken bir bozukluk olarak çerçeveleriz. (Ki bir çok ruh çalışanı için öyledir, önemli olan bireyi huzurlu kılmaktır) Ama sınırları zorlamak istiyorum, çünkü zihnim ilerisini sorgulamadan duramıyor…

Ya distimi tercüme edilmesi gereken bir varyasyonsa?

Ya dengelemeye çalıştığımız durum, tüm kültürleri şekillendiren durumla aynıysa?


Lityum gibi kimyasalların ruh hali dengeleyici (mood stabiliser) olarak adlandırılmasına şaşmamalı. Gerçekten de ruh halini bir dereceye kadar dengelerler. Ancak dindirlikleri sadece acı değil bireyin ruhsal devinimleri de dindirilir. Yani bireyi birey yapan, o öz de bir dereceye kadar diner. Susar o gerçekleşmeye çalışan potansiyel. O potansiyelin yaratıcılığa gideceğini düşünmeden ilaçlar yazılır, reçetelenir, ve yutturulur milyarlarca kişiye. Ve o sırada tek amaç topluma uyumlu, kendi kendine de huzursuzluk hissetmeyecek yeni nörokimyasal yapılanmalar oluşturmak. Bir nevi kişilik değişimine sebep olmak kişide. (Kişinin kendine zararı kesin olmadıkça ya da yüksek ihtimalle öngörülemedikçe verilmemsinden yanayım birçok ruh sağlığı ilaçlarının…)


Mutluluğun durağanlık olduğuna inanıyorum. Dalgalara veya yerçekimine karşı yüzmeye çalışmadan su üzerinde kalma hali gibi. Mutluluk, sizi sabit tutmak için yeterli hacme sahiptir, sadece nefesinizi tutun ve eşlik eden yaratıcı güçlerinizin çoğunu da…
Hüzünse hareket ediyor.. İnsanları kalıcı şeyler yapmaya müthiş bir itki veriyor.


Alışılagelmemiş bir psikoterapist olarak bunu tekrar tekrar gördüm. En çok mücadele eden danışanlar genellikle en fazla içgörüyü, en fazla dürtüyü, söylenemez olanı ifade etmek için en fazla cesareti getiriyolarlar. Oldukları yerde kalmak istemiyorlar ve inşa etmek istiyorlar.


Söylediklerimi yanlış yerlere çekmeyin, distimik veya depresif ​​olan herkes sanatçı değildir. Ama dünyayı değiştirenlerin çoğu anormal diye nitelendirdiğimiz ruh hallerine ve kişiliklere sahipti… Ne mutlu ki, bazıları bu farklılıklarını tuvallerde, kağıtlarda ve laboratuvar gömleklerinde normalleştirmişler. Tarihe adını kazımış bilim insanları, sanatkarlar ve yazarlar tedavi görseydi, Türlerin Kökenini okuyup hayvanların evrimini bilemeyecek, Suç ve Ceza ile ahlakın göreliliğini anlayamacak ve frengiyi tedavi edemeyecektik…

Bkz: Paul Ehrlich, Dostoyevski, C. Darwin.

Yalnızlık ve hüzünle onu asla bulamadım.

Bulabildiğim tek şey…

Salt yaratıcılığımdı!

π

Pınar Şengül
Nörobilimci | Nöropsikolog | Aile Terapisti

Çocuk ve Ergen Terapisti Adaylarına Bir Not

“Çocuk ve ergen terapisti” ifadesi, meslektaşlar arasında sık kullanılan, kulağa da oldukça yerleşik gelen bir unvan. Ama bu tanımı her kullandığımda, içimde bir soru beliriyor:
İkisini aynı çatı altında topladığımızda neyi sadeleştiriyoruz, neyi görmezden geliyoruz?

Çünkü bu iki dönem, yalnızca gelişimsel olarak değil, terapistin içsel konumlanışı açısından da bambaşka dünyalar.

Bir çocukla çalışırken, terapist yalnızca gözlemleyen bir zihin değil, aynı zamanda duyumsayan bir beden hâline gelir. Çocuk, duygusunu henüz dil yoluyla ifade edemez; onun anlamı genellikle davranışta, sessizlikte, oyunda saklıdır. Dolayısıyla terapistin yalnızca “duymaya” değil, “eşlik etmeye” hazır olması gerekir. Nöroregülasyon, burada iki beden arasında kurulan bir denge gibidir. Ve bu dengeyi sürdürebilmek, çoğu zaman teknikten çok karakter yapısıyla ilgilidir.

Yani, çocuğun duygusuna girip onunla birlikte kalabilmek, terapistin içsel ritminin dışa açılmış bir uzantısıdır. Bazı terapistler için bu yer, güvenli ve canlıdır. Bazıları içinse yorucu, hatta boğucu olabilir.

Ergenlik, bireysel farklılıkların daha net ayrıştığı; özerklik, kimlik ve aidiyet gibi temaların su yüzüne çıktığı bir dönemdir. Burada terapist artık eşlik eden değil, karşılaşmaya açık olan bir pozisyondadır.

Ergen, yalnızca kendi krizlerini taşımaz. Onunla birlikte, ailenin kuşaklar boyu aktarılan çatışmaları, suskunlukları, tekrar eden modelleri de gelir o odaya.

Ve bu noktada terapist, bir çocuğun oyununa dahil olan kişi değil; ergenin öfkesine, sessizliğine, alayına yansızlıkla eşlik edebilen bir iç yapı olmalıdır.

Terapistin kendi narsisistik ihtiyaçları burada sınanır. “Ben duyuluyor muyum?”, “Ben işe yarıyor muyum?” gibi sorular, seansın ortasında fısıldar. Ve bu fısıltılarla kalabilmek, onları danışana yansıtmadan taşıyabilmek, işte bu… Bu bir duruştur.

Çocuk ve ergen terapisi arasında geçiş yapabilmek, yalnızca kuramsal bilgiyi değiştirmekle ilgili değildir. Bu, bir terapistin iç ritmini, duygusal taşıma kapasitesini, aktarım karşısında nasıl tepki verdiğini bilen biri olmasını gerektirir.

Çocuk seansa geldiğinde yere oturup oyun kurabilen, bedenini terapötik bir enstrüman gibi kullanabilen biriyken… ardından gelen ergene karşı sessizliğe tahammül edebilen, kendi iç boşluğuyla çarpıştığında kaçmadan orada kalabilen biri olmak… bu, iki farklı iç yapılanmadır.

Ve her terapist, bu ikisini aynı doğallıkla taşıyamayabilir. Taşımalı da değildir.

Çünkü terapistlik, yalnızca her danışana uyum sağlamak değil; nerede hakiki olduğumuzu, nerede yorulduğumuzu, nerede kendimize rağmen çabaladığımızı fark etmeyi de içerir.

Terapist, bir yaş grubunda derinleşmeyi seçtiğinde aslında eksiltmiş olmaz kendini. Aksine, kendi içsel sınırlarına ve kaynaklarına sadık kalmayı öğrenir. Ve bu sadakat, etik bir sadakattir. Danışanı öncelemeyi, ama kendini de kaybetmemeyi öğretir.

Hangi yaş grubuyla çalışırken daha çok ”kendiniz” oluyorsunuz? Hangi yaş grubu sizi daha rahat hissettiriyor? Bunun cevabını verdiğinizde yöneliminizi belirlemek sizin için yol gösterici olacak.

Unutmayın, terapist olmak, her yaş grubuyla çalışmayı değil; hangi yaşın duygusunda derinleşebildiğini bilmeyi gerektirir.