Ortada Kaldım- Atilla Volga

Müzikal dehasına hayran olduğum Atilla Volga’nın yeni şarkısını paylaşıyorum. İsim babalığını Türkiye’nin rakipsiz en başarılı ve erdemli yapımcısı Timur Savcı‘nın üstlendiği ”Ortada Kaldım” sizlerle…

Sonunu asla es geçmeyin, dehası orada gizli 🙂

Sözler:

Düş kurdum, düşler bozdum

Kendimle harp içinde olmaktan pek yoruldum.

Düz durdum, dürüst oldum;

Önce sana, sonra kendime.

Kartlar/kalpler açık oyun kurdum.

Git diyemedim,

Dön diyemedim;

Ortada kaldım.

Söz veremedim,

Vaat etmedim,

Kandıramazdım.

Söz ve müzik: Atilla Volga

Spotify: https://open.spotify.com/intl-de/album/1aHm370ZkIxfbNSuucU7nN

Apple Music: https://music.apple.com/us/album/ortada-kald%C4%B1m-single/1818411190

Those Who Don’t Arrive on Time –On Being Late and Waiting as a Human Experience

When someone is late, I don’t feel a knot in my chest.

On the contrary, time expands.

That gap becomes a rare opportunity to be with myself.

I order a coffee, jot down a few notes, take in the surroundings.

Until the person arrives, I remain with myself.

In that moment, it’s not the plan that matters, but presence.

And sometimes, the cancellation of a plan is a quiet restoration of the mind.

Being late, or cancelling a meeting, is not a rupture for me.

It’s simply a fragment in the natural rhythm of life.

And how that fragment is received often reveals a person’s inner posture.

I see these moments as an inner recalibration—a quiet attempt to align the uncertainty outside with the stillness within.

Because some moments are not relational, but deeply personal.

And to me, emotional maturity means leaning not on external order, but on inner balance.

Whoever comes, whatever happens…

The real question is—am I anchored in myself?

When meetings are delayed, I turn to my book, not my watch.

I don’t see waiting as emptiness, but as spaciousness.

I order a coffee, observe the world, return to my breath.

Because someone not showing up doesn’t mean I lose my sense of being.

Trying to fit life into precise minutes is like trying to control it politely.

But time is not our servant.

No matter how carefully we plan, the road sometimes stretches, the heart sometimes pauses, and sometimes—nothing happens at all.

And that, too, is part of life.

Cancellations…

I no longer hear “I can’t make it” as a rejection, but as a form of honesty.

And instead of resenting it, I try to meet that honesty with shared spaciousness.

Creating space is not only a gift we offer others, but one we grant ourselves.

When someone doesn’t come, I get to choose how to spend that moment.

Going home becomes a gift to myself.

Or walking alone through a street, listening to whatever music I like—perhaps even dancing a little—can become more precious than any scheduled plan.

Sometimes I ask myself:

Does someone being late mean the whole relationship is invalid?

Does a cancelled meeting cancel out the love too?

The mind rushes to answer, but the heart takes its time.

And I’m learning to trust the rhythm of the heart.

Connecting with someone doesn’t just mean celebrating their presence—it also means holding space for their absence.

Not necessarily without being hurt,

but without turning that hurt into anger.

It’s not about staying silent instead of expressing,

but about speaking from the right place, at the right time.

Because connection is not built through perfectly timed moments,

but through how we hold space in imperfect ones.

And true love doesn’t need everything to be on time.

To welcome someone without resentment when they finally arrive,

To say, “Don’t worry, while I waited I also took care of some things,”

To respond to a cancellation not with cold distance, but with:

“Shall we plan another time instead?”

This is where the elegance of human relationship lives.

Sometimes love is expressed not by doing something,

but by choosing not to.

Not pressuring, not interrogating, not judging.

Reading a book while waiting,

Not sending five messages to cause panic,

But keeping your own inner space intact—so that there’s room for someone else too.

Because we breathe best in the relationships where we’re allowed space.

And perhaps the truest bonds are not built when everyone arrives on time,

but when each person is allowed their own timing.

Maybe this understanding begins in childhood—

those moments when no one came on time,

when we were left waiting, forgotten, postponed…

A part of us then learned:

“If they’re late, they must not love me.”

And as adults, that part still flinches.

It feels like being forgotten all over again.

But now, we can take that child’s hand and gently say:

“This time is not the same as last time.”

Creating space means softening—

for the other, and for the older stories within us.

Not every cancellation is abandonment.

Not every silence is disinterest.

Not every delay is rejection.

Perhaps adulthood truly begins when we can calm that child within us,

and still love…

even those who arrive late.

Because the deepest bonds are not built on perfect harmony,

but on the grace that survives disruption.

Someone cancels on me—I might feel disappointed.

But that doesn’t mean I must set fire to the connection.

Sometimes, waiting for someone even though they’re late

is the clearest sign of inner maturity.

Life rarely unfolds exactly as we plan.

And maturity is not about fixing every imperfection,

but about meeting some of them with calm acceptance.

A meeting falls through. Someone’s late. Someone doesn’t show up at all…

And still, we can remain centered.

Because sometimes, what defines a moment is not what happens,

but how we stand in it.

And maybe the wisest souls are not those who always arrive,

but those who know how to wait—

without turning waiting into judgment.

Zamanında Gelemeyenler – Gecikmek ve Beklemek Üzerine İnsanlık Hâlleri

Biri geç kaldığında içimde bir sıkışma olmaz.

Aksine, zaman genişler.

Kendi kendime kalmak için nadir bulunan bir fırsata dönüşür o boşluk.

Bir kahve içerim, birkaç not alırım, etrafa bakarım.

Gelen gelene kadar ben kendimde kalırım.

O anda plan değil, varlık değişir.

Ve bazen planın iptali, zihnin toparlanışıdır.

Geç kalmak ya da bir buluşmanın iptali benim için bir travma değil.

Hayatın doğal akışında bir kırıntı sadece.

Ve o kırıntının nasıl karşılandığı, kişinin ruhsal duruşunu gösterir.

Ben bu anlara bir tür içsel ayar gibi bakıyorum—dışarının belirsizliğiyle içerinin merkezini hizalama anı.

Çünkü bazı anlar, ilişkisel değil, kişiseldir.

Ve bana göre ruhsal olgunluk, dışsal düzene değil, içsel dengeye yaslanmaktır.

Kim gelirse gelsin, ne olursa olsun…

Ben önce kendi yerimde miyim, asıl mesele bu.

Geç kalınmış buluşmalarda saate değil, kitaba sarılıyorum.

Beklemeyi bir boşluk değil, bir alan gibi görüyorum..

Bir kahve söylüyor, etrafı izliyor, içime dönüyorum.

Çünkü birinin gelmemesi, benim kendimle olma hâlime engel değil.

Hayatı dakikalara sığdırmaya çalışmak, ona hükmetmenin kibar yolu gibi.

Ama zaman bizim hizmetkârımız değil.

Ne kadar plan yaparsak yapalım, bazen yol uzar, bazen kalp durur, bazen hiçbir şey olmaz.

Ve hiçbir şey olmaması da hayatın bir hâlidir.

İptaller…

Ben artık “gelemiyorum” cümlesini bir hakaret değil, bir dürüstlük gibi duyuyorum.

Ve dürüstlüğe kızmak yerine, onunla karşılıklı alan yaratmaya çalışıyorum.

Alan açmak sadece başkasına değil, kendine de tanınan bir özgürlük.

Biri gelmediğinde ne yapacağıma ben karar verebilirim.

Eve dönmek, o an kendime bir hediye gibi.

Ya da bir sokakta istediğim müziği dinleyerek tek başıma yürümek, hatta ritimle dans edebilmek planın iptal olmuş hâliyle daha kıymetli olabilir.

Bazen kendime soruyorum:

Bu kişi geç kaldı diye, o ilişki tümden değersiz mi?

Bu buluşma iptal oldu diye, sevgi de iptal mi?

Zihin cevabı hemen bulmak ister ama kalp biraz daha ağır işler.

Ve ben kalbin ritmine güvenmeyi öğreniyorum.

Biriyle bağ kurmak, sadece varlığını kutlamak değil, yokluğunu da taşıyabilmektir.

Kırılmadan değil belki ama kırılınca da öfkelenmeden…

Sitem etmek yerine susabilmek değil;

Doğru zamanda, doğru yerden konuşabilmek.

Çünkü bağ dediğimiz şey sadece birlikte geçirilen dakikalarla değil, birlikte atlatılan düzensizliklerle kurulur.

Ve gerçek sevgide, her şeyin tam vaktinde olması gerekmez.

Geç kalana öfkelenmeden “geldiğine çok sevindim, merak etme seni beklerken ben de işlerimi hallettim” diyebilmek

İptal edilen bir buluşmadan sonra hâlâ “o zaman yeni bir görüşme planlayalım mı?” diyebilmek…

İşte insan ilişkilerinin zarafeti burada saklı.

Sevgi, bazen bir şeyi yapmamakla da ifade edilir.

Sormamakla, bastırmamakla, yargılamamakla…

Beklerken kitap okumak, sürekli mesaj atıp arayıp o insanı ter içinde bırakmamak…

İçteki alanı bozmadan başkasına yer bırakmak…

Çünkü en çok alan açabildiğimiz ilişkilerde soluklanırız.

Ve bazen gerçek bağ, herkesin tam zamanında geldiği değil, herkesin kendi zamanına izin verildiği ilişkide kurulur.

Belki de bu anlayışın kökü çocuklukta.

Zamanında alınmayanlar, unutulanlar, ertelenenler…

Bir yerimiz o zaman öğrendi: “Geç kalınmak sevilmemektir.”

Ve büyüdüğümüzde bu duygu hemen devreye giriyor.

Sanki yeniden unutulmuşuz gibi.

Ama şimdi o çocuğun elini tutabiliriz.

Ona diyebiliriz ki: “Bu seferki, o zamankiyle aynı değil.”

Alan vermek böyle bir şeydir işte.

Hem karşımızdakine hem de içimizdeki eski hikâyelere yumuşamak.

Her iptal, terk edilmek değildir.

Her sessizlik, ilgisizlik değildir.

Ve her gecikme, reddedilmek anlamına gelmez.

Yetişkinliğin inceliği belki de burada başlıyor:

İçimizde tetiklenen çocuğu sakinleştirebilmekte,

Ve hâlâ sevebilmekte…

Zamanında gelmeyenleri de.

Çünkü en kalıcı bağlar, mutlak uyumla değil,

Kırılmadan sonra devam edebilen zarafetle kurulur.

Biri görüşmeyi iptal ettiğinde kırılabilirim, ama sırf bu yüzden bir ilişkiyi yakmak zorunda değilim.

Bazen birinin geç kalmasını göze alarak beklemek, mutlak bir ruhsal olgunluk ibaresidir. 

Hayat çoğu zaman planladığımız gibi akmaz.

Ve olgunluk, her aksaklığı düzeltmek değil, bazılarını olduğu gibi karşılayabilmektir.

Bir buluşma iptal olur, biri geç kalır, biri hiç gelmez…

Ama biz hâlâ sakin kalabiliriz.

Çünkü bazı anlar, başkalarının değil, bizim nasıl durduğumuzla şekillenir.

Ve en nihayetinde, sevmek hâlâ mümkün kalır.

Ve belki de en olgun ruhlar, her şeye rağmen bekleyebilen, ve bu beklemeyi karşısındakine bir yargıç gibi hesap verdirtmeden, anlayışla karşılayabilenlerdir…

Uzm. Nöropsk. Pınar Şengül

The Pi Perspective

Savaştığım iyilik…

Kader yolum mu? Yaradılış sebebim mi? Yoksa sevgiye olan arlanmaz inancım mı?

Kötü olacağım dediğim her cümlenin ardından iyiliğe koşar adım niçin gidiyorum?

Kötü olmalıyım, biliyorum.

Şimdi aklımda, teyzemin kızı.

Neden hala onu düşünüyor, iyiliğini istiyor, üzülmesin istiyorum?

Neden içimde hala onu seviyorum?

Bir tarafım iflah olmaz bir şekilde inanıyor,

Zor hayatı onu bu hale getirdi,

Hemen savunmaya geçmek için hazır ol da…

Sözleri genelde kırıcı, yaralayıcı ve atakta…

Ama neden kalpten kızamıyorum ona?

Neden kalpte sevebiliyorum dilinde biten onca acı lafa rağmen?

Geçmişimiz pek derin sayılmaz,

Benden hep büyüktü…

Kızlarını severdim çocuk idim.

Annesinden çocukken çok korkar,

Ergen olur olmaz ise delicesine severdim.

O hep uzaktaydı. Annesi ve kızları daha yakınımdaydı.

Hep onun parçalarını seviyordum.

O uzaktaydı.

Tanımazdım pek.

Az buz gördüğüm çocuk gözlerimde neşeli kahkahalı bi kadındı.

Şimdi de hala sesi kulaklarımda,

Anlattıklarımı dinlerken hmmm yapardı, tatlı bir sesle.

İşte kabullenemiyorum onun bana karşı art niyetli olacağına.

Ben de olamıyorum ki ona.

Sadece uzak duruyorum, çocuklugumda oldugu gibi.

Onu tanımak, kendime bakmak gibiydi bazen.

Bazense üzülüyordum,

Neden hep parmak uçlarında yürüyor?

Neden hep kendini korumaya nazır?

O zor bir insan…

Her cümlenin altında bir bit yeniği arıyor.

Onlar dost kalmak zor iş.

Ama uzakta bile olsa,

İyi olsun hep…

Olur mu?

Deze gızı…

Beyazlar içinde…

Beyazlar içinde,

Bir sarı papatyaydı bugün,

Kamelyalı kadın.

Kelimeler yazıp siliyorum.

Türkçe’si yok işte.

Idolâtrie”  olmalı bu.

Bundan böyle;

”Filizperestlik” diye çeviriyorum Türkçe’ye.

Yaratmalı tercümesi olan kelimeleri yok ise.

π

Sınırlı Düşünebilme – Voltaire

Voltaire, kafamı karıştırıyorsun.

Yeri geliyor deneyimsel öğrenmeyi kabul ediyorsun, yeri geliyor ansızın mutlakiyetçi oluyorsun.

(İki ayrı töz olduğumuzu kanıtlamaya çalışırken aslında tek olduğumu somut olarak hissettim? Ahlaki zorunluluk sadece laftır; yapılan her şey mutlak surette zorunludur? Sf. 3 ve 14)

Mutlak bilgiye sahip olunabileceğine inanıyorsun.

Fideistler gibi sadece inanca yaslanmıyorsun belki ama, varlığın bir yaratıcısı olduğuna mutlak bir güvenin var.

Rasyonalist misin sen şimdi?

Ya da Kant gibi kafan mı karışık?

Yoksa daha düzgün bir söylemle mi söylemeli: Kant gibi kusursuz bir düşünce dünyası mı yaratmaya çalışıyorsun?

“Tecrübe olmadan hiçbir şey olmaz” diyorsun bir yerde. Hemen ardından, aynı eserde şöyle söylüyorsun:

“…nasıl düşünebildiğimi bilemesem de, sayesinde düşünebildiğim Tanrı’ya tapıyorum.”

Düşünmesinin sınırlı olduğundan defalarca kez bahsediyorsun.

Ve sonra, sınırlı düşünce yetini sana verdiğine inandığın Tanrı’ya tapıyorsun.

Nasıl yani?

Neye tapınıyorsun burada?

Hiç düşünememeye kıyasla azıcık düşünebilmeye mi?

Yoksa zaten hiçbir zaman gerçek bilgiye ulaşamayacağını kabul ettiğin bu sınırlı hâle mi?

Sanıyorum birincisine.

Ama yine de tam olarak aklım almıyor.

İnsan nasıl aklının almayışına minnettar olabilir?

Daha iyisi mümkünken daha azına razı olmak – hele konu akıl gibi büyülü bir mesele olduğunda?

Az yemeğe sahip olmak hiç yemeğe sahip olmamaktan daha iyidir derler ya, belki bu da öyle bir şeydir.

Ama o da tartışılır. Kıtlıkla yaşamanın psikolojisinin yaratabileceği hasarlarla hayatta kalmanın değeri kıyaslanabilir mi?

Ölmektense azıcık yiyerek hayatta kalmak bir şükür sebebi olabilir dersek,

hiç düşünememektense biraz düşünebilmek de öyledir belki.

Böyle düşününce, Voltaire’i değil de, onu bazen anlayamayan kendimi çürütüyor oluyorum.

Ama bir de şu taraftan bakalım son kez…

Kıtlıkla yaşamaktansa hiç yaşamamak, sürekli savaş vererek ayakta kalmak yerine hiç var olmamak;

bu yokluk, açlık ve konforsuzluğa hiç düşmemiş olmayı tercih etmek de mümkün değil mi?

Eğer düşük bir yaşam kalitesine razı değilsen, azıcık bir akla da razı olmayı neden kabul edesin?

Sınırlı olduğunu bildiğin bir akıl, nasıl bir hediye olabilir ki?

Bir cezadan başka…

Bu yüzden, bana bu sınırlı aklı veren Tanrı’ya tapmasını tuhaf buluyorum Voltaire gibi üstün bir zekânın.

Kısıtlayıcı, cahil ve yetersiz olduğumuz bir akılla yaşamayı biz istemedik.

İstemiş olamayız, değil mi?

Sınırlı aklını ona veren Tanrısına tapan Voltaire’e bir selam yolluyorum.

Ben bu sınırlı akıldan hiç memnun olamadım.

Bkz. Voltaire – Cahil Filozof, Türk İş Bankası Yayınları, sf. 21.

Beş Kuşu

Sabah (gece olmalı- kapkaranlık) beş buçuk gibi

neden ötüyorsun sen hep ‘kuş’? bahçemde.

Türünü dahi anlayamıyorum.

Kuşlara dair bilgim /ilgim öyle kısıtlı.

Ornitologlara yolum düşecek belli ki.

Onur hoca ile öğrenirim kuşların cinsini, seslerini ve çok şeyini..

Ötüyor kuş 5 buçuk ve 6 arası.

Susuyor sonra 6 olunca.

Sonra okuduğum kitapta,

Uyumaya yatıyorsun ve bir uyanıyorsun boşluk diyor.

Ananem keşke uyurken, … boşluğa uyansaydı.

Yazmaktan kork… mu.. yorum…

Kitap Okuyan Hırsız & Mini Longchamp

Yazmam için çok tekrar etti zihnimde, yazmalıyım sabahın beşinde.

Gece 12 gibi, bir dondurmacıda kitap okuyorum, bir oyun, Beckett’ten.

Beckett benim için Aziz Nesin gibi, akıcı, çarpıcı, sarsıcı.

Başlayınca okumaya, bırakamıyorum kolayca.

Abimle okuyalım diye oturduk.

Etraf genç dolu, çoğu Z jenerasyonu.

Ama dur, balık restoranları falan x-y dolu.

Genelleyemiyorum.

Kafeler, avantgarde restoranlarda işte bu sürekli dedikodu yapan z’ler.

Dur, x’ler de çok dedikocu.

Genelleyemiyorum…

Sürekli ilişki konuşan z’ler.

Kimin eli kimin cebinde konuşmaları sürekli yan masalarda.

Kitap okurken, dinlemeden edemiyorum.

Ne yapayım, zihnime bir şey az şey geliyor, oldum olası.

Sonra sigaralarını büyük nefeslerle bırakıyorlar, daracık oturma alanına.

Evet- açık alan, tabii hakkınız var(!)

Açık alanda üstüme gelmiyor dumanlarınız.

Yer değiştiriyoruz, bank gibi bir yere oturuyoruz.

Hala dondurmacıdayız ama, ışık var kitap için

Gecenin 12 si dedim ya,

Istanbul, bilirsiniz, Kuzey Avrupa gibi aydınlık değil buranın geceleri.

Çok uğultu var ama etkilenmiyorum hiç,

Varoluşsal sorgulara devam etmeliyim Beckett’le.

Ve etrafımdaki ”eski yazıştığım çocukla birliktelermiş, nasıl tepki vericem bilmiyorum!”

kulağıma çalınıyor.

Ondan biraz önce ”erkek arkadaşın sana dyson aldı, sen gittin karaca’dan bir fincan aldın annesine” diyorlar.

Halk neler konuşuyor bilmek lazım.

Halk’a ancak kafelerde kitap okurken rastgele temas ediyorum.

Onlara temas etmek pahalı iş.

Mutlaka dumanlarına değmelisin…

Bu paha fazla bir paha bana.

Sık sık halktan uzak kalıyorum.

Dyson’lar, snap’lemek ve minyatür boy Longchamp’ler.

Minicik bir alanda 2 tanesine rastlıyorum, siyah, minnacık.

İçine bir telefon bir anahtarlık sığıyor herhalde.

Neyse, banka geçince, abim dört bir taraftan sigarayı solumak istemiyor,

ben kalkıyorum, çok duman var diyor.

ben de istemiyorum ama, hiç kitap okuyamadım, biraz daha okumazsam

kötü hissedeceğim.

sigara dumanı ve kitap arasında girdiğim düellodan,

kitapla çıkıyorum.

kitap biraz daha okunmalı.

abime 5 dakika daha oturacağımı söylüyorum.

sonra gelip hadi Pınar diye sesleniyor.

Onun kalktığı yere siyah minyatür longchampli bir kız oturdu.

Longchampini aramıza koydu idi.

Abim seslenince hızımı alamamıştım akıştan,

1 dakika diye seslendim, devam ettim sayfaya.

El mahkum- sağ gözümün sağ lateral alanına giren kız,

ben 1 dakika diye kitap okumaya devam ettiğimde,

herhalde çok garipsiyor olmalı ki-

longchampciğini sırtının arkasına itiyor,

dondurmasını yerken.

yani korumaya alıyor çantayı.

tam ben 1 dakika dedikten sonra,

etki tepki gibi.

Garip geliyor-

gece 12’de

dondurmacıda,

elinde kitap, tek başına oturup,

bekleyenini bekleten bir kız,

gecenin de köründe neden kitap okusun?

kesin bir bit yeniği olmalı bu işte!

çantasını benden uzaklaştırıyor.

halbuki gözüme kestirmiştim,

Beckett’e aşkımı itiraf ederken…

Sonra kalkıyorum,

E içim burkuk gene, insanlığa.

Alışıldık hisler.

Şaşırtmıyor.

Her gün olağan şekilde akıyor hayat.

Şimdi beni üzen ne biliyor musunuz?

(ki gecenin 12sinde bir dondurmacıda kitap okumanın sıradan olmadığını kabul ederek söylüyorum bunları… )

Gece gece kitap okuyan kız anormal/ sıra dışı/ beklenmedik oluyor da…

Gece gece kafe/restoran/bar dopdolu, fahiş fiyatlara alkol içenler,

sigara dumanında boğulanlar,

dondurma yiyenler mi normal?

Asıl benim, kitabımı sizlerden uzağa çekmem gerekiyor.

Kitabıma eğitimsizliğiniz bulaşmasın diye.

Those Who Envy Us and Those We Envy…

Envy is not just wanting what someone else has. According to psychoanalyst Melanie Klein, envy also involves a wish to destroy what the other person has. It isn’t only “I wish I had that,” but also “I wish you didn’t.” It carries a darker undertone. That’s why envy is rarely expressed openly in adulthood. Instead, it shows up as fake smiles, missed congratulations, or slowly fading friendships.

Recently, I noticed how muted people’s reactions were when someone in their circle achieved something significant. A major accomplishment was shared online, but the post stayed eerily quiet. Friends who’d known this person for years didn’t comment or congratulate them. The silence didn’t feel like apathy. It felt like emotional overload. As Adam Phillips says, envy is often triggered by people we compare ourselves to—not distant figures, but those closest to us.

According to Heinz Kohut, envy appears where self-esteem is fragile. Someone else’s success feels like our own failure. One person’s light casts another’s shadow. This is especially true among relatives, close friends, or people who started their journeys from similar places. When one rises, the other may feel left behind.

Clients in therapy rarely use the word “envy” directly. But they’ll say things like:

“I congratulated them, but it stung a little.”

“I don’t feel as close to them anymore.”

“I don’t know why, but I feel some distance.”

These often point to an old wound of not being seen, a sense of being left behind, or an internalised comparison.

Psychoanalyst Jessica Benjamin says that healthy bonding depends on both people in a relationship being able to express their subjective experience. Unfortunately, in many relationships, this symmetry collapses. One person shines, the other falls silent. That silence can slowly grow into distance—and even rupture.

Envy is not a bad emotion. But when it is denied or unacknowledged, it can quietly poison a relationship. In therapy, however, envy can open a door. Because it tells us what we value, what we long for, and in which areas we want to be recognised. Envy, therefore, is not a feeling to be judged—but to be understood.

As in so many childhood stories, envy often arises in the struggle for love. “My sibling got more attention” can resurface years later at work or in friendships. The praise someone else receives may echo a voice inside us that was never heard as a child.

Maybe that’s why the most meaningful congratulations are the heartfelt ones. Sometimes a message, a look, or an honest sentence is enough:

“I celebrate your success. I wish I could be a successful musician/painter/scientist/writer/entrepreneur/astronaut like you. Even if I didn’t follow that path, I’m proud to have a friend/sibling/cousin like you who did.”

And perhaps the most mature form of love is being able to recognise your own vulnerability in the face of someone else’s success—yet still speak up, still offer congratulations, still share in their joy.

When we envy someone’s success, our hope should be to notice that feeling, regulate it, and better yet, grow from it.

Instead of staying silent in the face of a musician we envy, let’s celebrate them—and practise more ourselves.

Or that business venture you always dreamed of? Let your friend’s success inspire you, and take your own steps forward.

We—especially in Central and East Asian cultures—are descendants of those who grow through mutual support.

All for one, and one for all.

π

İyi Gün Dostluğu: Abimin yeni şarkısıyla ortaya çıkan sahte arkadaşlıklar…

Mayıs ayının ilk haftasında, abim Atilla Volga’nın yeni şarkısı dijital platformlarda yayımlandı. Bu onun ilk şarkısı değil. Ama ilk kez “her şeyi kendi başıma yapacağım” inadından vazgeçip profesyonel bir stüdyoda, uzman bir ekiple çalıştı. Bu müzikal bir sıçrama olduğu kadar, psikolojik olarak da bir ego gücünü temsil ediyordu: Bir sanatçının gelişiminin, bireysel sınırlarını tanıyıp diğerlerini dahil edebilme cesaretine evrildiği bir eşikti bu.

Bu yüzden bu şarkı, yalnızca bir parça değil bizim için. Ailede yıllardır büyüttüğümüz üretim kültürünün dışa açılan ilk büyük kapısıydı. Paylaştım. Sevinmek isteyen sevinir diye düşündüm. Ama gelen sessizlik, içimde büyük bir yankı yaptı.

Çoğu cevap bile vermedi. Bazıları yüzeysel ve mesafeli yanıtlarla geçiştirdi. Yakın arkadaş bildiklerimden bile doğru dürüst bir “tebrikler, gurur duydum” cümlesi duymadım. Ve orada şunu fark ettim:

Gerçek dost, kötü gününde değil, iyi gününde belli oluyormuş.

İyi Günde Sessiz Kalanlar: Psikolojik Bir Okuma

Bu gözlem sıradan bir kırgınlık değil. Psikolojik olarak çok anlamlı. Neden birinin başarısı karşısında çoğu insan ya sessiz kalır ya da küçümseyerek yaklaşır?

Narsistik Yaralanma ve Başkasının Işığı

Kohut’un kendilik psikolojisine göre, insanlar kendi yeterlik duygularını başkalarının onayıyla regüle eder. Ancak “başkası” aşırı başarılı olduğunda, bu durum kendi narsistik yapımızda kırılmaya neden olabilir. Çünkü o başarı, kişinin “ben de önemliyim” hissine bir tehdit gibi algılanır.

Bu tehdit, destek değil, geri çekilme ve küçümseme davranışıyla karşılık bulur.

Bağlanma Kuramı ve Güvenli Olmayan Tepkiler

Bağlanma kuramına göre, güvenli bağlanmamış bireyler (özellikle kaçıngan ya da dağınık bağlanma stillerinde) duygusal yakınlık gerektiren anlarda donakalabilir. Sevinç gibi pozitif duygular, içlerinde kendi yoksunluklarını tetikler. Bu da onları duyarsız ya da mesafeli tepkilere iter.

İyi günde kayıtsız kalmaları, aslında duygusal işlemleme yetersizliklerinin bir göstergesidir.

Haset (Envy) ve Psikanalitik Dinamikler

Klein’ın teorisine göre haset, bir başkasının sahip olduğu şeyi yok etme isteğidir. Bu, sadece “benim de olsun” değil, “senin de olmasın” biçimindedir. Haset duygusu, özellikle yakın çevrede tetiklenir çünkü kişi kendini doğrudan kıyaslar. Ve bu yıkıcı duyguyla başa çıkamayan bireyler, desteklemek yerine yok saymayı, küçümsemeyi ya da susmayı tercih eder.

Duygusal Zekâ ve Duygudaşlık Kapasitesi

Daniel Goleman’ın tanımladığı duygusal zekâ, kişinin yalnızca kendi duygularını tanıma becerisi değil, başkasının duygularını da taşıyabilme kapasitesidir. Sevincine ortak olamayan biri, empatik olarak gelişmemiştir. Duygudaşlık, acıya olduğu kadar sevince de gösterilmelidir. Oysa birçok ilişkide bu kapasite yoktur.

Mentalizasyon Boşluğu (Fonagy & Bateman)

Mentalizasyon, birinin içsel dünyasını hayal edebilme kapasitesidir. Mentalizasyon yetisi gelişmemiş kişiler, diğerinin başarı hikâyesini sadece “olay” olarak algılar, “duygu” olarak taşıyamaz. Bu yüzden yüzeysel tepkiler verir. Gerçek bir “senin için sevindim” diyemez çünkü başarıyı bir duygu değil, durum olarak okur.

Sosyal Biliş ve Tehlike Algısı (Social Threat Bias)

Başarı, bazı insanlar için bir tehdit unsuru gibi algılanır. Özellikle bireyin benlik değeri çevresinden gelen takdirle inşa ediliyorsa, yakınının öne çıkması o kişinin görünmezliğini pekiştirir. Ve bu görünmezlik duygusu, saldırgan değil ama duygusal geri çekilme ile tepki verir.

İlişkisel Olgunluğun Göstergesi olarak destek vermek.

Destek vermek bir story değil, bir refleks değil, bir içsel yapı meselesidir. Gerçek destek, kişinin kendi kıskançlığıyla, eksikliğiyle, gölgesiyle yüzleşebilmesini gerektirir.

Bu yüzden az kişi destek verir.

Çünkü az kişi kendi gölgesini taşıyabilir.

Ve ben bunu gördüm.

Yanımda olanlar gerçekten oradaydı:

Kübra gibi, İlayda gibi, Ayça gibi…

İçten tepkiler veren, paylaşan, yürekten kutlayan insanlar. Onların desteği sadece samimiyet değil, aynı zamanda ilişkisel olgunluk göstergesiydi.

Desteklemeyenler mi? Onlar zaten hiç orada olmamış.

Bir Bahar Temizliği: Duygusal Ayıklama

Bu sessizlikler bana çok şey öğretti. Bazı insanlar hayatımızda “yakın” ama “görünmez.”

Bazı insanlar ise sadece iyi gününüze tahammül edemez.

Psikodinamik kuram bunu net şekilde açıklar:

“Birine gösterdiğiniz sevinç, kendinize duyduğunuz güvenin aynasıdır.”

Ve ben artık, sessiz kalanların duygusal kapasitelerini yargılamıyorum—sadece tanıyorum.

Onlara ne kırgınım ne öfkeliyim. Ama yerlerini biliyorum.

Atilla Volga’nın bu şarkısı bizim için sadece bir müzikal başarı değil; aynı zamanda bir aynaydı.

Kim yanımızda, kim uzağımızda, kim gölgesinde kalmak istiyor, netleşti.

Ve ben bu yazıyla bir şey söylüyorum:

Teşekkürler, iyi ki bazıları sessiz kaldı.

Çünkü sessizlik, bazen en net cevap.