Sosyal medyada sadakat, dijital sınırlar ve trol davranışı

Bengi Öner Özkan ile söyleşi

Röportaj: Dr. Pınar Şengül

Bengi Öner Özkan, sosyal medyanın yakınlık, güven ve sadakat anlayışını nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Söyleşi, çiftlerin dijital sınırlarından trol davranışını besleyen psikolojik ve toplumsal etkenlere uzanıyor.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümünde sosyal psikoloji profesörü olan Bengi Öner Özkan, bu söyleşide romantik ilişkilerde dijital sınırları ve trol davranışının toplumsal dinamiklerini değerlendiriyor.

1. Sosyal medya, romantik ilişkilerde yakınlık, güven ve sadakat anlayışımızı nasıl değiştirdi?

Sosyal medya, ilişkilerde yakınlık kurmayı ve iletişimi önemli ölçüde kolaylaştırdı. Özellikle tanışma ve arkadaşlık platformlarının yaygınlaşması, insanların daha önce hiç tanımadıkları kişilerle çok daha kolay iletişim kurabilmesine olanak sağladı. Ancak bu gelişme, ilişkilerin sınırlarını da giderek karmaşıklaştırdı.

Eskiden daha çok özel alanın parçası olarak değerlendirdiğimiz bazı davranışlar, artık dijital ortamda çok daha görünür biçimde sergilenebiliyor. TikTok ve X gibi platformlar bunun çarpıcı örneklerini sunuyor. Bazen “Bu da olmaz artık” diye düşündüğümüz davranışların bile dikkat çektiğini, beğeni ve etkileşim aldığını görüyoruz. Özel mesaj yoluyla birine doğrudan ulaşabilmek de kişiler arası etkileşimi çok daha kolay ve hızlı hâle getirdi.

Bu nedenle romantik ilişkilerde sadakati yalnızca fiziksel davranışlar üzerinden değerlendirmek yeterli olmayabilir. Dijital ortamda kurulan ilişkiler, mesajlaşmalar, flörtöz etkileşimler ve bazı durumlarda kişinin kendisini sunma biçimi de güven ve sadakat tartışmasının parçası hâline geliyor.

Bir başka mesele de kişinin çevrim içi ortamda kendisini olduğundan farklı sunabilmesi. Gerçeğe aykırı bilgi vermek veya başka biriymiş gibi davranmak, çevrim içi yanıltmanın farklı biçimleri arasında değerlendirilebilir. Dolayısıyla sosyal medya yalnızca iletişim biçimlerimizi değil; yakınlık, güven, mahremiyet ve sadakat anlayışımızı da dönüştürüyor.

2. Sosyal medyada aldatmayı nasıl tanımlamalıyız? Beğeni, özel mesajlaşma, flörtöz etkileşim, eski partneri takip etme veya gizli hesap kullanma hangi noktada sınır ihlaline dönüşür?

Burada tek ve herkes için geçerli bir tanım koymanın doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü çiftlerin sadakat ve sınır anlayışları farklı olabilir. Bir beğeni tek başına aldatma sayılmayabilir; ancak gizli, romantik ya da cinsel anlam taşıyan mesajlaşmalar, partnerden saklanan flörtöz ilişkiler veya duygusal yakınlıklar bir sınır ihlaline dönüşebilir.

Belirleyici olan yalnızca davranışın kendisi değil; niyet, gizlilik ve çiftin üzerinde uzlaştığı sınırlardır. “Partnerim bunu bilse rahatsız olur muydu?” sorusu önemli bir gösterge olabilir.

3. Dijital aldatma ile yüz yüze aldatma arasında psikolojik etkiler bakımından ne tür benzerlikler ve farklılıklar bulunuyor?

Her iki durumda da güven kaybı, kıskançlık, öfke, üzüntü ve ilişkinin geleceğine ilişkin belirsizlik ortaya çıkabilir. Çünkü aldatmanın başlıca psikolojik etkilerinden biri, kişinin partnerine duyduğu güvenin zedelenmesidir.

Dijital aldatmanın farklı yanı, daha kolay başlayabilmesi ve daha uzun süre gizli kalabilmesidir. Sosyal medya üzerinden üçüncü kişiyle sürekli iletişim kurmak mümkün olduğu için bazı durumlarda davranışın tekrarlanması ve sürdürülmesi de kolaylaşabilir.

4. Çiftlerin sosyal medyadaki sınırlar konusunda farklı beklentilere sahip olması ilişkide nasıl çatışmalara yol açıyor? Sağlıklı dijital sınırlar nasıl kurulabilir?

Çiftlerden biri eski sevgiliyi takip etmeyi normal bulurken diğeri bunu bir tehdit olarak görebilir. Biri özel mesajlaşmayı sıradan bir iletişim olarak değerlendirirken diğeri bunu duygusal sadakatsizlik olarak yorumlayabilir.

Dolayısıyla sorun bazen davranışın kendisinden çok, iki kişi tarafından farklı anlamlandırılmasından kaynaklanır. Sınırların kendiliğinden anlaşılacağını varsaymak yerine bunları açıkça konuşmak daha sağlıklıdır. “Hangi davranış seni rahatsız eder?” ve “Neyi özel alan olarak görüyoruz?” gibi sorular, çiftlerin birbirlerinin beklentilerini anlamasına yardımcı olabilir.

5. Kıskançlık, bağlanma biçimleri, benlik sunumu ve sosyal karşılaştırma, sosyal medyada aldatma davranışıyla nasıl ilişkilendirilebilir?

Bu etkenler, insanların olası bir dijital sadakatsizliği nasıl algıladığını ve buna nasıl tepki verdiğini etkileyebilir; ancak basit nedenler olarak görülmemelidir. Sosyal medya, başkalarının hayatlarını sık sık görmemize ve kendimizi onlarla karşılaştırmamıza yol açabiliyor. Özellikle Instagram gibi platformlarda insanlar hayatlarının daha çok olumlu ve mutlu kesitlerini sunma eğiliminde. Bu durum bazı kişilerde yetersizlik, kıskançlık, kendi ilişkisine yönelik doyumsuzluk veya tehdit algısını artırabilir.

Bağlanma biçimleri de önemli olabilir. Örneğin kaygılı bağlanma özellikleri gösteren kişiler, partnerlerinin çevrim içi davranışlarına daha duyarlı olabilir ve daha fazla güvence arayabilir. Ancak bunları kesin neden-sonuç ilişkileri olarak görmemek gerekir. Sosyal medya davranışları, kişilik özellikleri ve ilişkinin niteliği birlikte değerlendirilmelidir.

6. Trol davranışının arkasında hangi bireysel ve sosyal psikolojik süreçler yer alıyor? Anonimlik, grup normları ve çevrim içi görünmezlik bu davranışı nasıl besliyor?

Trol davranışı tek bir nedene indirgenemez. Düşük empati, saldırganlık eğilimi, dürtüsellik ve provokasyondan haz alma gibi bireysel özellikler rol oynayabilir.

Bunun yanında çevrim içi ortamın özellikleri de önemlidir. Anonimlik veya kişinin kendisini daha az görünür ve sorumluluktan uzak hissetmesi, yüz yüze iletişimde sergilemeyeceği davranışları çevrim içi ortamda göstermesini kolaylaştırabilir. İçinde bulunulan grubun normları da belirleyicidir. Bir çevrim içi topluluk saldırganlığı veya alay etmeyi normalleştiriyorsa kişi bu davranışları daha kolay benimseyebilir.

7. Trol davranışı yalnızca hedef alınan kişiyi mi etkiler, yoksa çevrim içi toplulukların güven duygusunu ve ilişki kurma biçimlerini de dönüştürür mü?

Trol davranışı yalnızca hedef alınan kişiyi değil, bütün çevrim içi topluluğu etkileyebilir. Sürekli saldırganlık ve alay içeren bir ortamda insanlar kendilerini daha az güvende hissedebilir ve fikirlerini paylaşmaktan kaçınabilir.

Bu davranışlar zamanla topluluğun güven duygusunu, iletişim biçimini ve grup normlarını değiştirebilir. İnsanlar “Burada düşüncemi söylersem saldırıya uğrar mıyım?” diye düşünmeye başladığında sağlıklı iletişim de zayıflar.

8. Trol davranışı ile sosyal medyada aldatma arasında ortak psikolojik mekanizmalar olabilir mi? Dürtüsellik, empati azalması, çevrim içi ketlenmenin çözülmesi veya davranışın sonuçlarından uzaklaşma hissi nasıl bir rol oynayabilir?

Bazı ortak mekanizmalardan söz edilebilir. Özellikle çevrim içi ketlenmenin azalması, yani kişinin internet ortamında normalden daha rahat ve daha az kontrollü davranması önemli bir etken olabilir.

Kişi, karşısındaki insanın yüzünü ve doğrudan tepkisini görmediğinde empati kurmak ve davranışının sonuçlarını hissetmek daha zor olabilir. Dürtüsellik de bazı durumlarda rol oynayabilir.

Ancak trol davranışı ile dijital aldatmayı aynı davranış kategorisinde değerlendirmemek gerekir. Bazı ortak psikolojik süreçler bulunabilse de bu davranışların motivasyonları ve sonuçları farklıdır.

9. Bu alanlarda yapılacak yeni araştırmaların özellikle hangi sorulara odaklanması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bundan sonraki araştırmalarda yalnızca “Kim aldatıyor?” veya “Kim trollüyor?” sorularına değil, “Bu davranışlar hangi koşullarda ve neden ortaya çıkıyor?” sorusuna odaklanmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Örneğin çiftlerin sosyal medya sınırları konusunda nasıl anlaşmaya vardıkları ve gizlilik ile şeffaflık arasındaki dengeyi nasıl kurdukları araştırılabilir.

Trol davranışı açısından da yalnızca kişinin özelliklerine değil, içinde bulunduğu grubun normlarına ve platformun yapısına bakmak gerekir. Kısacası birey ile dijital ortamı birlikte ele alan araştırmalara ihtiyacımız var.

10. Sosyal medya kullanıcılarına ve çiftlere, dijital ortamda daha güvenli ve sağlıklı ilişkiler kurmaları için vereceğiniz en önemli öneri nedir?

Dijital sınırları kendiliğinden anlaşılacak şeyler olarak görmemek ve bunları açıkça konuşmak önemlidir. Yalnızca “Bunu yapma” demek yerine, kişinin “Bu davranış beni neden rahatsız ediyor?” diye düşünüp duygusunu ben diliyle anlatması daha sağlıklı olabilir. Ardından çiftler, “İkimizin de kendisini güvende hissetmesi için nasıl bir sınır belirleyebiliriz?” sorusunu birlikte ele alabilir.

Sosyal medyada gördüğümüz her şeyi hemen bir tehdit olarak yorumlamamak da gerekir. Sonuçta güven, partnerin ne yaptığını sürekli kontrol ederek değil; açık iletişim, karşılıklı saygı ve üzerinde uzlaşılmış sınırlar oluşturarak gelişir.

Skinner’a hak vermek…

Lisans eğitimim boyunca Skinner’i beğenmedim, yargıladım. İnsanın bir de doğası vardır, her şey çevre ve davranış değildir, bir güruh bu adamın arkasından gitmiş , yazıktır dedim. Ve hep Biyolojik psikoloji akımından yolumu izledim.

Şimdi deneyimsel öğrenme ile – kısaca yaşamak sayesinde- hak veriyorum bu indirgemeci psikoloğa azıcık.

Kişi maruz kaldığı çevreyle fazlasıyla şekillenir- tamamen olmasa da.

Ve çevresini arar her yerde. Yumuşak koltuklarda büyüyen yumuşak koltuklarsız zor yapar. Türkülerle büyüyenler türküsüz zor yapar. Kitaplarla büyüyen kitapsız…

Pek basit bir denklem belki ama fazlasıyla da geçerli… İnsanoğlu sandığımız kadar adaptasyon kabiliyeti yüksek bir organizma/sistem değil ki. En fazla hadi 2 standard sapma yükselsin bildiğinden. Yok 3 standard sapma yükseğini yapan, var mı?

Herkes alıştığını arar. Ve bir Türk atasözü gelir aklıma

Alışmış kudurmuştan beterdir, diye.

Öyle işte.

Ailenin verdiğini ararsın ömür boyu. Ya da birazcık daha iyisini. Ama asla en iyisini değil.

Son nefeste kardeşlik

Geçen gün The Dive’ı (Ölümcül Dalış) izlerken, film bittiğinde zihnimde yalnızca suyun ağırlığı ya da ölümün sessizliği kalmadı; daha derin bir iz bıraktı: kardeşlik.

Özellikle bizim gibi — farklı yönlere savrulan, ama özde aynı kumaştan dokunmuş — iki kardeş için.

Ben, klasik bir ENTJ olarak; 8w7’nin gücüyle hayatı zorlayan, 2’nin beklenmedik sıcaklığıyla insanlara sarılan biri oldum hep.

O ise, abim… ENTP’nin çılgın dehası, 7w8’in sınırsız enerjisiyle hayata başka bir yerden baktı.

Filmde, iki kız kardeşin denizin metrelerce altındaki o soğuk ve karanlıkta birbirine olan tutunmasını izlerken, kendimi düşündüm:

Benim doğam itmekti, yol açmaktı. Onunsa, uçmaktı, keşfetmekti.

Ama günün sonunda, ne kadar farklı olsak da — senkronize yüzmeyi bilmesek de — birimiz suyun altında sıkıştığında diğerimizin nefesiyle yaşamak zorundaydık.

Ve film boyunca kafamdan şu düşünce geçip durdu:

“Eğer kayanın altına sıkışan abim olsaydı?”

Biliyorum ki, her ne olursa olsun, onu kurtarmak için elimden gelenin en iyisini yapardım.

Ama dürüst olmalıyım: Gerilirdim.

Belki filmdeki küçük kız kardeş kadar değil — çünkü ben daha dirençliyim, daha hızlı toparlanırım — ama yine de o ilk anda kaygı ve telaş beni az da olsa yavaşlatırdı.

Filmde küçük kardeşin panikleyip zaman kaybetmesini izlerken kendimi onunla karşılaştırdım.

Ben bir şekilde tekneye ulaşırdım ve destek almayı başarırdım.

Ama yine de, abim gibi olamazdım.

Çünkü o, kriz anlarında benden çok daha soğukkanlı.

Riskli durumlarda, hayat memat anlarında adeta bir kurtarıcı gibi düşünebilir: Hızlı, sakin ve net.

Kendi doğamı biliyorum.

8w7 ve 2 gibi baskın bir yapım var: harekete geçerim, savaşırım, yardım etmek için can atarım.

Ama öfkem de, hızım da bazen önüme geçebilir.

Abim ise 7w8 ve güçlü bir 5 oku taşıyor.

O, keşfeden ve oynayan tarafının yanında, kriz anlarında buz gibi berraklaşan bir akla sahip.

Bu yüzden kendi kendime şu sonucu çıkardım:

Eğer bir gün gerçek bir tehlike yaşarsam, kayanın altında sıkışan ben olmayı tercih ederim.

Çünkü o zaman kurtarıcımın abim olacağını bilirim.

O, o 20 dakikalık oksijen tüpünü en geç 14 dakikada geri getirirdi.

Ben olsam, kendi panik eşiğim yüzünden belki 3–5 dakikayı gerilmekle geçirir, yine de mutlaka son anda yetişirdim; ama o, baştan sona o sakinliği koruyarak işini bitirirdi.

The Dive böylece bana bir şeyi daha hatırlattı:

Kardeşlik sadece birlikte büyümek değil; hayatta kimin seni çekip çıkarabileceğini bilmek.

Ve bazen sevdiklerimizin hayatımızdaki gerçek rolünü, böyle varsayımsal ama derinden hissedilen bir ölüm-kalım senaryosunda daha iyi anlayabiliyoruz.

Deniz sessizdi.

Ben bilirdim: Atilla Volga gelecekti.

”Dönüşü, gidişinden feyizli…

Sevgisi, nefretinden görkemli.”

π

Bizi biz yapan ilişkilerimiz…

Winnicott şöyle der:

“Tek başına bebek diye bir şey yoktur; yalnızca bebek ve ona bakan biri vardır.”

Bu ifade yalnızca gelişim psikolojisine dair bir tespit değil, aynı zamanda insan doğasına dair güçlü bir hatırlatmadır. Hiçbir birey kendi başına oluşmaz; her insan bir ilişki içinde şekillenir. Ve her ilişki, yeni bir kimlik alanı yaratır.

Terapiye gelen birey de, aslında yalnız değildir. İç dünyasında taşıdığı kişiler, geçmiş ilişkilerden kalan duygusal izler, tekrar eden çatışma döngüleri… bunların hepsi onunla birlikte gelir. Terapist olarak görevimiz, yalnızca bireyin sözlerine değil; o sözlerin ait olduğu bağlama, ilişkilere ve sistemlere de kulak vermektir.

Bu yüzden ben psikoterapiyi yalnızca bireysel içgörü kazanımı olarak değil, aynı zamanda ilişkisel bir onarım süreci olarak görüyorum. Çünkü çoğu zaman kişi, içinde bulunduğu ilişki sisteminde sıkışmıştır; kendini yetersiz, anlaşılmamış ya da yankılanmamış hisseder.

Virginia Satir’in söylediği gibi,

“Communication is to relationships what breath is to life.”

İletişim sadece bilgi alışverişi değil; varlığımızın kabul gördüğü, anlam bulduğu bir zemindir.

Harville Hendrix’in geliştirdiği Imago Terapi ise ilişkilerin, geçmişteki duygusal yaraların gün yüzüne çıktığı alanlar olduğunu savunur. Bu yaklaşım, bireysel iyileşmeyi sadece içsel değil, ilişkisel bir süreç olarak ele alır. Terapist ise, bu ilişkisel aynada güvenli bir alan sunar; kişinin kendini yeniden duyması, görmesi ve duyulması için.

Bu yaklaşımlar beni her zaman derinden etkiledi. Özellikle sistemik terapi anlayışı, bir kişinin yaşadığı zorlukları onun bireysel özellikleriyle değil; ait olduğu yapılarla, ilişki örüntüleriyle, kuşaklararası aktarımlarla birlikte anlamlandırmayı hedefler. Bu bakış açısı, terapiyi daha adil, daha bütüncül ve daha derin kılar.

Terapist olarak benim temel inancım şu:

İnsan, bağlamından bağımsız anlaşılamaz.

Ve her danışan, kendiyle birlikte bir ilişki tarihini de taşır.

Bu yüzden terapi, yalnızca bireyin değil; o bireyin geçmişte ve bugün içinde yer aldığı ilişkilerin de sesini duymaktır. Yani bazen, bir kişinin taşıdığı semptom, aslında bir sistemin susturulmuşluğudur.

Terapi odasında yan yana otururuz. Ama karşımızda yalnızca bir kişi değil, o kişinin geçmişte olduğu, olamadığı ve olmaya çalıştığı herkes vardır.

İnsan, tek başına anlaşılmaz.

Anlaşılsa insan olmaz…

Çocuk ve Ergen Terapisti Adaylarına Bir Not

“Çocuk ve ergen terapisti” ifadesi, meslektaşlar arasında sık kullanılan, kulağa da oldukça yerleşik gelen bir unvan. Ama bu tanımı her kullandığımda, içimde bir soru beliriyor:
İkisini aynı çatı altında topladığımızda neyi sadeleştiriyoruz, neyi görmezden geliyoruz?

Çünkü bu iki dönem, yalnızca gelişimsel olarak değil, terapistin içsel konumlanışı açısından da bambaşka dünyalar.

Bir çocukla çalışırken, terapist yalnızca gözlemleyen bir zihin değil, aynı zamanda duyumsayan bir beden hâline gelir. Çocuk, duygusunu henüz dil yoluyla ifade edemez; onun anlamı genellikle davranışta, sessizlikte, oyunda saklıdır. Dolayısıyla terapistin yalnızca “duymaya” değil, “eşlik etmeye” hazır olması gerekir. Nöroregülasyon, burada iki beden arasında kurulan bir denge gibidir. Ve bu dengeyi sürdürebilmek, çoğu zaman teknikten çok karakter yapısıyla ilgilidir.

Yani, çocuğun duygusuna girip onunla birlikte kalabilmek, terapistin içsel ritminin dışa açılmış bir uzantısıdır. Bazı terapistler için bu yer, güvenli ve canlıdır. Bazıları içinse yorucu, hatta boğucu olabilir.

Ergenlik, bireysel farklılıkların daha net ayrıştığı; özerklik, kimlik ve aidiyet gibi temaların su yüzüne çıktığı bir dönemdir. Burada terapist artık eşlik eden değil, karşılaşmaya açık olan bir pozisyondadır.

Ergen, yalnızca kendi krizlerini taşımaz. Onunla birlikte, ailenin kuşaklar boyu aktarılan çatışmaları, suskunlukları, tekrar eden modelleri de gelir o odaya.

Ve bu noktada terapist, bir çocuğun oyununa dahil olan kişi değil; ergenin öfkesine, sessizliğine, alayına yansızlıkla eşlik edebilen bir iç yapı olmalıdır.

Terapistin kendi narsisistik ihtiyaçları burada sınanır. “Ben duyuluyor muyum?”, “Ben işe yarıyor muyum?” gibi sorular, seansın ortasında fısıldar. Ve bu fısıltılarla kalabilmek, onları danışana yansıtmadan taşıyabilmek, işte bu… Bu bir duruştur.

Çocuk ve ergen terapisi arasında geçiş yapabilmek, yalnızca kuramsal bilgiyi değiştirmekle ilgili değildir. Bu, bir terapistin iç ritmini, duygusal taşıma kapasitesini, aktarım karşısında nasıl tepki verdiğini bilen biri olmasını gerektirir.

Çocuk seansa geldiğinde yere oturup oyun kurabilen, bedenini terapötik bir enstrüman gibi kullanabilen biriyken… ardından gelen ergene karşı sessizliğe tahammül edebilen, kendi iç boşluğuyla çarpıştığında kaçmadan orada kalabilen biri olmak… bu, iki farklı iç yapılanmadır.

Ve her terapist, bu ikisini aynı doğallıkla taşıyamayabilir. Taşımalı da değildir.

Çünkü terapistlik, yalnızca her danışana uyum sağlamak değil; nerede hakiki olduğumuzu, nerede yorulduğumuzu, nerede kendimize rağmen çabaladığımızı fark etmeyi de içerir.

Terapist, bir yaş grubunda derinleşmeyi seçtiğinde aslında eksiltmiş olmaz kendini. Aksine, kendi içsel sınırlarına ve kaynaklarına sadık kalmayı öğrenir. Ve bu sadakat, etik bir sadakattir. Danışanı öncelemeyi, ama kendini de kaybetmemeyi öğretir.

Hangi yaş grubuyla çalışırken daha çok ”kendiniz” oluyorsunuz? Hangi yaş grubu sizi daha rahat hissettiriyor? Bunun cevabını verdiğinizde yöneliminizi belirlemek sizin için yol gösterici olacak.

Unutmayın, terapist olmak, her yaş grubuyla çalışmayı değil; hangi yaşın duygusunda derinleşebildiğini bilmeyi gerektirir.

Ben nereden geldim?

”Ben kimim?” sorusundan daha önemli bir şey varsa o da ”Ben nereden geldim?” sorusudur.

Özellikle ergen psikoterapisinde sağaltım sürecinde bu soruyu yöneltir analizana, psikanalist. Bu soruyla başlar bir çok çözünme.

Ergenliğin başlayışı belirli, bitişi ise pek muğlak. Bu yüzden kendini erişkin olarak kabul eden, sevgili okur, belki sen de hala bir ergen olabilirsin, evet yaşın 30’larında olsa bile!

O yüzden bu soruyu kendine de sormalısın… Ve getireceği cevaplar, ruh yolculuğunda seni yönlendirecektir.

Sen kimsin? Mesleğin, yaşadığın yer ve ilişkilerin…

Oysa senin nereden geldiğin, maskenin ardındaki sana dair ne kadar çok gizemi açıklar.

Ben Pi olarak kimim? İnsanı analiz etme uğraşlarında, psikoloji, sosyoloji, biyoloji, tarih ve felsefe öğrenen biriyim…

Peki ben nereden geldim?

Cömert ve oluş’u akış’a bırakan bir babadan,

Güçlü ve ”ol” diyerek olduran bir anneden,

ve müzikal dehasıyla benim günümü gecemi harika enstrümanlar, notalar ve kompozisyonlarla donatan bir abiden! …

Beni her daim güldüren, müzikal deham, Atilla Volga.

Geldiğim yer müzikli, özgür ve güçlü…

Bir tarihçi çırağı (apprenti historien) olarak ben geldiğim yeri böyle özetledim…

Şimdi sıra sende!

SEN NEREDEN GELDİN?..

Uzm. Nöropsk. Pınar Şengül

Aldatmanın Gölgesinde Aşk ve Evlilik: Bir Terapi Perspektifi

Her geçen yıl; aileye, sevgiye, saygıya ve dostluklara balta vurmaya devam ediyor.

Bunu 19. yüzyılın imza isimlerinden Avusturyalı psikiyatrist ve psikolog Alfred Adler’i okurken tekrar farkettim.

Adler kitabında bir insanın bir insana ilgi ve yakınlık duyuyorsa, o ilginin gerektirdiğü bütün özelliklere sahip olması gerektirdiğini yazmış. Bunlar şöyle:

“Dürüst olmalı,

İyi bir arkadaş olmalı,

Sorumluluk duygusu taşımalı,

Sadık ve güvenilir olmalıdır.

Böyle bir aşk ve evlilik yaşamını kuramamış bir insanın, hiç değilse bu noktada yanlış yaptığını kavraması gerektiğine inanıyorum. “

Bunu 1913 yılında basılan kitabında yazıyor. 111 yıl önce yazmış Adler. (1913 yılında basılmış ”cinsiyetler arasında işbirliği” kitabı).

Elbette o zamanlarda da vardı sorunlu ilişkiler fakat şimdiki gibi alanında uzman psikologlar o zamanlar ”birbirinize karışmayın, geniş geniş alanlar verin, aldatmalar tam evlilik öncesi doğaldır, evlilik telaşı insanları aldatmaya yönlendirebilir, bunlar çözülebilir, affedilebilir” demiyorlar…

Hem Avrupa’da hem de Amerika’da şimdi durum böyle. Yıl 2024.

Hem Amerika hem de Avrupa’da bulunan Enstitülerden bizzat çift terapisi eğitimleri aldım ve farklı ekollerin eğitimlerini almaya devam ediyorum.

Maalesef, durum Alfred Adler ve onun gibi düşünenler için pek iç açıcı değil.

Aldatılmayla gelen danışanlarımıza bunun çözülebileceğini ve tekrar ateşkesin sağlanabileceğini söylememiz gerektiğini öğretiyorlar bize.

Aldatmanın dahil olduğu ilişkilerde, ilişkinin devam etmesinin her iki kişinin de özsaygısı için zararlı olduğunu düşünen nadir çift terapistlerinden biri olarak, aldatılmayı duyduğum terapi seanslarını aldatılan kişiyi güçlendirmeye odaklandırarak bireysel bir terapiye çeviriyorum.

Artık orada bir çift göremiyorum.

Kandırılan ve sayılmayan bir eş görüyorum.

Bu eşin kendi değerini hatırlaması ve dayanak olarak kendine olan sevgisi ve saygısını oluşturmasında destek oluyorum.

Bizim terapi eğitmenlerimize gelince, aldatılan çiftlere bunun onarılabilir olduğunu söylüyorlar.

Ve gördüğüm kadarıyla kendileri de bunun gerçekten onarılabilir olduğuna inanıyorlar.

İnsanın travmaları dahi onarılır da, sevdiği ve hayatını paylaşmak istediği kişinin ona sırtını dönmesi, kandırması, üstüne başka bir kişiye duygusal ve cinsel hisler geliştirmesi…

Hakikaten onarılabilir mi?

Bu bilgi hafızadan silinebilir mi?

Doğal karşılanabilir mi?

Yeni akıma göre: evet.

Mutfakta süt döken çocuğa bağırmak yerine o sütü yerden silmeliyiz diyorlar. Bu örneği veriyorlar.

Ben dinlerken içimden müstehzi bir şekilde gülüyorum. Ancak onlara göre ”epey gerici” gelecek bu fikirlerimi bir süre dillendirmiyorum.

Sonuçta onların ticaretini ve reklamını bozacak olan bu fikrim, onları içten içe erdemsiz dahi hissettirebilir. İnsanları, hele hele alanında ”uzman” olanları, etik olmayan fikirleri için eleştirmek genelde her daim karşı saldırıyla sonuçlanır.

Oysa ben onları çoktan ”sevgiye” olan saygımla içimde hiç ettim. Onları düzeltmenin namümkün olduğunun da farkındayım.

Aldatan çiftlerle ilgili düşünceleri perde arkasında sadece şu:

”Eğer siz birbirinize hala değer vermeseydiniz bunca şeye rağmen gelip bana size destek olmam için bunca para da dökmezdiniz.”

Evet, böyle söylüyorlarmış içlerinden. Biraz alayla, biraz da üstten bakan bir tavırla aralarında bir ticari koalisyon oluşturmuşlar.

Şimdi, onlara göre, onlardan biriyim.

Para için, ticaret için, insanları yolmak için…

Ama hiç de onlardan değilim.

İnsanların ruhlarını, öz saygılarını ve hepsinden de öte;

Sevgiyi…

Aşkı…

Aileyi…

Böyle ayaklar altına alamam…

Para her şekilde kazanılır.

Toplumun faydası için kazanmak tercihim.

Bir tek cebini düşünenler bu kadar fazla oldukça,

ne toplum,

ne aile,

ne de birey bulamaz huzuru.

Kıssadan hisse,

Size dürüst olmayan,

Hele hele sizi aldatan

Adamları ve kadınları

Hayatınızda tutmayın!

Paranızı da aldatana değil, aldatmayacak olana harcayın.

Çift terapisine aldatılmayla gitmeyin…

Hiç kimse aldatılmayı haketmez.

Çünkü kimsenin bir kopyası daha yoktur…

Sizi ÖZEL ve TEK hissedirecek insanı beklemeniz dileğiyle…

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Mutlu Romantik İlişki: Kişilik ve Ten Uyumu.

Çift terapisti ve nöropsikolog Pınar Şengül’e göre uzun ve mutlu ilişkinin sadece iki bileşeni var. Uyumlu kişilikler ve tenler.

Ünlü psikolog Robert Sternberg Aşk Kuramında ise üç bileşene değinmiş: Tutku, samimiyet ve bağlılık.

Benim kuramımın adı ise ”Huzurlu Tutku kuramı’‘. Tutkunun huzur getirmediğini bilmek için psikolog olmaya gerek yok. Ancak tutkulu ilişkileri de belli bir düzeyde huzura ulaştırmak mümkün. Tutku girdiği her yerde uçları yaşatır. Şiddetli hazlar ve öfkeler iç içedir tutkuda. Bu yüzden büyük aşıkların hikayeleri acı sonlarla biter hep, epik şair Shakespeare’in de yazdığı gibi:

Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar.

Bu sebepten, korkutucudur yıldırım çarpması gibi ani aşklar, karşı konulamaz şehvi duygular.

Her ne kadar yıkım, tutkunun bir getirisi olsa da bu yıkımın şiddetini azaltmak mümkün. O da uyumlu karakter özelliklerini taşıyan bireylerin bir araya gelmesi. Uyumlu derken, benzer karakterlerden bahsetmiyorum. Benzer karakterler, tam aksine, uyumsuz bir ilişkinin tehlike çanlarıdır. Uzun ve huzurlu ilişkileri yaşayan çiftlerin birbirini tamamlayan kişilikleri olduğunu biliyoruz.

Elbette kişilik tek başına yeterli değil zira kültür, din, dil, eğitim ve sosyoekonomik sınıflar büyük bir etki gösterir, ancak bunlar zaten çoğunklukla benzerdir çünkü aynı ortamları ve arkadaş gruplarını paylaşan kişilerin çoğunlukla yakın sosyokültürel arkaplanlara sahip olduklarını biliyoruz. Bu dengeyi, tanışma ortamları zaten daha ilk baştan kurar. (Maalesef sosyal medya ve ”dating app” leri bunu da yapaylaştırdı ve doğal cinsel seçilimi yok etti.) Sosyokültürel yakınlık farkedildikten sonra, kişilik uyumu devreye girer.

Bırakın romantik ilişkiyi, iyi arkadaşlıklar da bu kişilik uyumuna dayanır. Kişilik uyumunu kişilik psikolojisi üzerinde uzmanlaşan bilişsel ve nöropsikologlar analiz eder. Kişilik testlerini yorumlayarak bize uygun kişiliklerle ilişkilere başlamak ve sürdürmek bir çok zarardan bizi kurtarabilir (zaman kaybı başta olmak üzere yaşanacak olumsuz hislerin de gerçekleşmesini önlemek gibi…)

Ten uyumuna gelince, zaten ilişkilerin neredeyse hepsi fiziksel çekim ve dış görünüşle başlar. Ve aynı şekilde, çoğu da bu sebepten biter. Sadece fiziki çekim yeterli değildir bir ilişki kurmak ve devam ettirmek için. Görünüş en güçlü başlatıcıdır ama asla devam ettirici değildir. Devam ettirici, yapıştırıcı kuvvet dimağların uyumudur. Bu yüzden ten uyumunun olduğu kadar, ve hatta daha da fazla kişiliklerin uyumu tutkulu ve huzurlu bir ilişkinin varlığı için şarttır.

Haydi, önce kendimizi tanıyalım. Bunu yapmak için özdeğerlendirme içeren bir testin ücretsiz bağlantısını aşağıda sizlerle paylaşacağım. Ama size önemli bir uyarı yapmak isterim. Sakın ola testi kandırmayın. Hiçbir cevabı eğip bükmeyin, olmadığınız biri gibi görünmeyin. Ruha estetik de makyaj da yapılmaz. Ve inanın, sizi SİZ olarak sevecek birini bulmalısınız. Makyaj akar, estetiğin miadı dolar. Doğal halinizle sizi sevmeyen biriyle yaşamak ömür boyu sürecek bir eziyettir. Bu yüzden, sizi sevecek birilerin olduğuna inanın. Her karakter lazımdır ve o karakterin uyumlu olduğu karakter tipleri de vardır. Kendinize yalan söylemezseniz, ilişkilerinizde mutluluğu bulmanızda size destek olacağım.

Soruları oldukça dürüst bir şekilde ve 7 secenegin tam ortasındaki yani 4. tuşa basmadan cevaplayın. Ortadaki tuş pas geçiyor soruyu.

Ve cevaplarken, genel halinizi düşünün. Özel durumlar istisnadır.

Test sonuçlarınızdan sonra kendinizi tanıyın.. Ve size küçük bir tüyo: sizle aynı karakter tiplemesinde olan insan size bir sevgili olarak asla uyumlu olmayacaktır. İhtiyacınız olan sizin eksik yanlarınızı kapatan biri!

Kendinize hoş gelin:

https://www.16personalities.com/tr

Ve size, bir oda, bir yatak ve BİR KÜTÜPHANE yetecek ruh eşinize de…

Uzman Nöropsikolog Pınar Ş. (Gottman ve İmago İlişki Terapisti)