Merak edilecek onca şey varken,
Ben senin ellerini ve ayaklarını merak ettim bir gece yarısı.
Hala afiyetteler mi?
Yerine göre güçlü, yerine göre şefkatli
Ve bol bol da benimler mi?
Merak edilecek onca şey varken,
Ben senin ellerini ve ayaklarını merak ettim bir gece yarısı.
Hala afiyetteler mi?
Yerine göre güçlü, yerine göre şefkatli
Ve bol bol da benimler mi?
Sana şiirler yazmak istiyorum,
Şiir yazmadan
Sevgiler nasıl gösterilir inan bilmiyorum.
Ama yazamıyorum-
Yazmaktan çekiniyorum yani.
Biliyorum,
”Abartıyorsun” diyeceksin.
”Her şeyi” diyeceksin
”Uçlarda yaşıyorsun!”
Diyeceksin…
Düşüne kalacağım…
Saklamalı gizlemeli mi yani diye,
Bilmem kaç bininci kez
Doğduğumdan beri
Gene insanlığa küseceğim,
Ama umudum bitmeyecek
Bir gün aşkları saklamadan da
Yaşayabileceğiz
Ve saklayarak kıymetlenmeyecek illa
Sevgimi gösterdiğimde, avaz avaz belki de,
Suçlu olmayacağım,
Ya da daha az değerli…
Dönüşmeliyim elbet,
ve büyümeliyim her geçen gün
Ama susmalı mıyım duyguları?
Söylememeli mi aşkı, heyecanı veya hüznü?
İnan- ben bu dünyaya karşıyım.

Babam var, adanın birinde, ıssız, ama keyfi yerinde.
O şiirleri sever,
Dinler, gülümser.
Şiirler yazacağım ona,
Okuyacağım geçip karşısına.
Romantik ruhumu
Yaşamaktan vazgeçmeyeceğim…
Gözlerim yaşlı,
Kalbim duygularla dolu…
Ben hep yazacağım…
π

Rus ruleti gibiydi
Geleceğimiz
Her an yok edilebilirdi
3. Tekiller tarafından…
Ama dur sakin ol,
En nihayetinde
Bütün gelecekler
Böyle değil midir?
Bendeki ferritin eksikliğindendir,
Seni özledim diye sandığım
Yürek yanmaları…
Kalbimin sesini ilk kez duyabiliyorum ,
Ömrümde bir kez sustu geveze mantığım.
Ve sen,..
Tam mantığın bittiği yerde başlıyorsun,
Belki de tam da bu yüzden,
Senin adın aşk.
Beyazlar içinde,
Bir sarı papatyaydı bugün,
Kamelyalı kadın.
Kelimeler yazıp siliyorum.
Türkçe’si yok işte.
”Idolâtrie” olmalı bu.
Bundan böyle;
”Filizperestlik” diye çeviriyorum Türkçe’ye.
Yaratmalı tercümesi olan kelimeleri yok ise.
π
Depresyon Neden Beynin En Yanlış Anlaşılan Varyasyonu Olabilir?
Sizce depresyon veya distimi hastaları için her zaman olumsuz sonuçlar doğurur mu? Hadi bir kez daha düşünelim.
Düşük serotonin, genellikle düşük ruh haliyle ilişkilendirilse de, aynı zamanda benzersiz bir dürtüyü tetikleyebilir. Kişiyi daha düşünceli, daha huzursuz, anlam aramaya daha mecbur hale getirebilir. Birçoğu üzüntüleriyle sadece oturmaz; onu şekillendirir. Onu resmeder, yazar, ölçer. Onu bilime, şarkıya, hikayeye dönüştürür.
Tarih dünyanın en mutlu insanını hatırlıyor mu, ya da hiç dünyanın en mutlu insanı odur diye birilerini tanıdık mı? Bunun aksine, Virginia Woolf’u, Van Gogh’u, Sylvia Plath’ı, Dostoyevski’yi hatırlar ve biliriz. Onlar kendilerini iyi hissettikleri için değil, duyguyu forma dönüştürdükleri için tanıdık onları.
Birinin musmutlu bir romantik ilişki içerisindeyken yeni bir teoriyle akademiyi sarstığını veya bir şaheser resmettiğini nadiren duyarız. Ama tekrar tekrar şahit olduğumuz : kronik acı çeken insanların sanat eserleri inşa ettiğiydi.
Hikayeye dönüşen üzüntü.
Edebiyata dönüşen yalnızlık.
Distimi, yani günlük hayatı gölgeleyen yavaş yanan üzüntü, klinik bir rahatsızlıktan daha fazlası olabilir. Yaratıcılığın en eski motorlarından biri olabilir.
Araştırmalar, serotonin seviyesi düşük olan kişilerin daha fazla düşünmeye, derin hissetmeye ve daha fazla nüans algılamaya (bunu genelde alıngan olarak nitelendirsek de) eğilimli olduğunu gösteriyor. Bunlar hayatı onlar için çok daha zor hale getiriyor. Ancak onlara hiç ummadıkları öznel araçlar da veriyor. Bunlar sorgulayan, düşünen ve inşa eden beyinlerdir. Alkış aradıkları için değil. İhtiyaç duydukları için. Tıpkı nöroplastitisiste gibi. Kaybolan kortikal alanların yerine halihazırda bulunun başka alanları genişletmek gibi (körlerin görme alanlarının daha iyi duymaya dönüşmesi, eksik uzuvlu insanların o uzuvlara ayrılan beyin bölgelerinin başka uzuvlara dağıtılması gibi..) Acaba distimik insanlar da serotonin eksikliğine bağlı olarak kaybettikleri mutluluğu, sürekli telafi etmek için kıvranan ve yaratıcılğa döndürdüğü bölgelerle mi değiştiriyor?
Yüzyıllar boyunca yazarlar, ressamlar, mucitler ve düşünürler, ruh hallerine rağmen değil, ruh halleri yüzünden çalıştılar. Acı, eylem talep ediyordu. Huzursuzluğun ineceği bir yere ihtiyacı vardı. Sanat, fikirler ve yenilikler hobiler değildi aslında. Karanlık ruhlarından çıkışlardı.
Psikanaliz perspektifinden baktığımızda, bahsettiklerim daha önce tartışılmış ve hatta desteklenmiş.
Winnicott buna iç ve dış gerçekliklerin buluştuğu bölge olan “potansiyel alan” adını verdi.Yani kronik üzüntüyle yaşayanlar için bu alan olmazsa olmaz hale geliyor. Sıkıntının görünür bir şeye dönüştüğü yer burası. Defterle kalemle tuvalle veya müzik aletleriyle Paylaşılabilir bir şeye.
Lacan ise depresyonun anlamla olan bağlantımız koptuğunda geldiğine inanıyordu. Ancak yaratıcı ifade o kırılmayı onarıyordu. Kaybolan sesi (belki de biraz farklı bir tonda) geri kazandırıyordu. Klasik müzikteki hüzünlü ruhu, bir jazz müziğe çeviriyor ve kendisini ifade ediyordu mesela.
Çok sevdiğim Kernberg de parçalanma ve içsel kaostan bahsetmiştir; tam da yaratılışın bir araya getirdiği türden bir kaos. Anna Freud ise buna (tıpkı babası gibi) süblimasyon adını vermiştir: İçsel gerginliği bir savunma mekanizması olarak üretken, hatta güzel bir şeye dönüştürmek; babası S. Freud ise bunu sanat, bilim ve beşeri bilimlerde medeniyetin temel taşı olarak tanımlamıştır.
Tıpkı gözlerinizin önünde resmetmeye çalıştığım şey gibi. Her zaman daha yeşil bir taraf vardır ve hiçbir şey bedelsiz gelmez. Yaratıcılık genellikle depresif durumla birlikte gelir ve mutluluk yaratıcı ve üretken dürtüleri kaybetmenin bedeliyle gelir.
Depresyonu genellikle ortadan kaldırılması gereken bir bozukluk olarak çerçeveleriz. (Ki bir çok ruh çalışanı için öyledir, önemli olan bireyi huzurlu kılmaktır) Ama sınırları zorlamak istiyorum, çünkü zihnim ilerisini sorgulamadan duramıyor…
Ya distimi tercüme edilmesi gereken bir varyasyonsa?
Ya dengelemeye çalıştığımız durum, tüm kültürleri şekillendiren durumla aynıysa?
Lityum gibi kimyasalların ruh hali dengeleyici (mood stabiliser) olarak adlandırılmasına şaşmamalı. Gerçekten de ruh halini bir dereceye kadar dengelerler. Ancak dindirlikleri sadece acı değil bireyin ruhsal devinimleri de dindirilir. Yani bireyi birey yapan, o öz de bir dereceye kadar diner. Susar o gerçekleşmeye çalışan potansiyel. O potansiyelin yaratıcılığa gideceğini düşünmeden ilaçlar yazılır, reçetelenir, ve yutturulur milyarlarca kişiye. Ve o sırada tek amaç topluma uyumlu, kendi kendine de huzursuzluk hissetmeyecek yeni nörokimyasal yapılanmalar oluşturmak. Bir nevi kişilik değişimine sebep olmak kişide. (Kişinin kendine zararı kesin olmadıkça ya da yüksek ihtimalle öngörülemedikçe verilmemsinden yanayım birçok ruh sağlığı ilaçlarının…)
Mutluluğun durağanlık olduğuna inanıyorum. Dalgalara veya yerçekimine karşı yüzmeye çalışmadan su üzerinde kalma hali gibi. Mutluluk, sizi sabit tutmak için yeterli hacme sahiptir, sadece nefesinizi tutun ve eşlik eden yaratıcı güçlerinizin çoğunu da…
Hüzünse hareket ediyor.. İnsanları kalıcı şeyler yapmaya müthiş bir itki veriyor.
Alışılagelmemiş bir psikoterapist olarak bunu tekrar tekrar gördüm. En çok mücadele eden danışanlar genellikle en fazla içgörüyü, en fazla dürtüyü, söylenemez olanı ifade etmek için en fazla cesareti getiriyolarlar. Oldukları yerde kalmak istemiyorlar ve inşa etmek istiyorlar.
Söylediklerimi yanlış yerlere çekmeyin, distimik veya depresif olan herkes sanatçı değildir. Ama dünyayı değiştirenlerin çoğu anormal diye nitelendirdiğimiz ruh hallerine ve kişiliklere sahipti… Ne mutlu ki, bazıları bu farklılıklarını tuvallerde, kağıtlarda ve laboratuvar gömleklerinde normalleştirmişler. Tarihe adını kazımış bilim insanları, sanatkarlar ve yazarlar tedavi görseydi, Türlerin Kökenini okuyup hayvanların evrimini bilemeyecek, Suç ve Ceza ile ahlakın göreliliğini anlayamacak ve frengiyi tedavi edemeyecektik…
Bkz: Paul Ehrlich, Dostoyevski, C. Darwin.
Yalnızlık ve hüzünle onu asla bulamadım.
Bulabildiğim tek şey…
Salt yaratıcılığımdı!
π
Pınar Şengül
Nörobilimci | Nöropsikolog | Aile Terapisti
Bugün ellerim boş kapınıza gelmiştim,
İyi ki yoktunuz.
Kalbimdeki sevginin azametini
Saklayamazsam
Ardına minik hediyelerin.
Ve korkutursa sevgim sizi?
İyi ki yoktunuz bugün.
Hem İstanbul karman çorman,
Sizi boğardı…
Belki de sevgim kadar…
Boş ellerle
Geldiğim gibi
Geri döndüm…
π
Meğer sinsi sinsi ilerlemiş,
Hastaymışım ben,
Tedavisi de yokmuş,
Dur ağlama hemen,
Herkes biraz hastadır kendisine…
π

(…)
Pınar ve yerin güzelliği çeker onu kendine,
Uzanır Narkissos av yorgunluğu ve sıcağın verdiği ağırlıkla yere
Gidermek isterken susuzluğunu, artıyordu bir yandan susuzluğu;
içtikçe suya vuran güzelliğine hayran,
Seviyordu tensiz bir hayali, vücut sanıyordu sulardakini
Donakaldı Paros mermerinden bir heykele benzeyen o aynı yüzle
kımıldamaksızın, bakıyordu kendi kendine şaşkın şaşkın…
Bilmeden kendini arzuluyor, severken onu kendini seviyor,
İsterken kendini istiyordu, içini yakan ateşi yakan ateşi tutuşturan da kendisiydi
(…)
(Erhat, 2013: 212).
Ovidius

Karadeniz’e açılan boğaza karşı, her zamanki gibi biraz moleküler biyoloji, biraz program dili, biraz da 9 kasımın getirdiği hüzünle Nazım okurken telefonum çaldı… Sosyalist demokrat duruşundan asla paye vermemiş emektar bir gazeteci aradı…
Şiirimi bölmeden telefonu açtım.
Memleketimden İnsan Manzaraları’nı ona okumaya başladım. Nasılsın, iyi misin safhalarını es geçerek.
Çünkü bilir, eğer şiir okur ya da şarkı söylersem telefonu açınca, kişisel hayatımda bir sıkıntı yoktur.
19 yaşında girdi hapise
üç arkadaş perdeleri indirip
bir kitap okudukları için.
20 dakika şiirin ilk bölümünü okumuşum. 25 dakikalık telefon konuşması.
O dinlemeyi sever, hele konu Nazım’sa…
Daha ilk cümleden anlar Nazım’ın şiirlerini.
Bana da Nazım’ı o sevdirdi zaten.
Kim bilir dünyada ne kadar
ne kadar çok işsiz var.
Ama askere almışlardır.
Asker olunca işsiz adam
artık işsiz sayılmaz mı?»
Herkes gibi Nazım’ı bir şair olarak bilirken, 1970lerden kalma sarı eski kağıtlara basılmış kitabını elime tutuşturdu, bunu mutlaka oku dedi. Çok seveceksin.
halkın kanını içer,
doymazlar, içer içer,
bırakmazlar ki aksın
dere bildiği gibi.
Kan konuşmaz’ı işte o zaman okudum. Yaş 15-16…
300 sayfalık kitabın sadece sonu aklımda, babasına kan konuşmaz diye reddeden bir delikanlının sözüyle bitiyor roman.
Kan’ın değil de ruh bağının değerini o zamanlar Nazım’la tescilledim.
İşte biz de onunla Ruh bağıyız.
«–Usta.
yine tuhaf şeyler düşünüyorsun.»
«–Düşünüyorum evlat.
Geçmiş olsun.»
«–Eyvallah usta..
Düşünmek değiştirmez hayatı.»
Bir inanışa göre, her sayının bir anlamı var ve biz onunla, 7’yiz..
Yani daha önceki hayatlardan birbirimizi tanımış sevmiş, bu hayatta tekrar birbirimizi bulmuşuz.
Hatta o sevgiyi bir söze dökmüşüz. Tekrar buluşacağız diye.
O bana sözünü tutmuş.
Aşık olduğu kadına beni doğurtmuş…
Varlığımı, onun sözünün eri oluşuna borçluyum yani…
«–Yine derinlere daldın ustam.»
Şiirin sonunda,
Nazım’ın etkisinde…
”Ne Nazım’lar, ne Mustafa Kemal’ler geçmiş bu ülkeden bee…” dedim.
O da hak verdi ve hatırlattı müstehzi bir kahkahayla ”mak’us talihimizi”
”Şimdi de Tayyip geçiyor işte…”
İlahi Baba, Sen çok yaşa…
Orhan’ın Nazım’dan hikaye şiir yazmayı ve erkekçe kavga etmeyi öğrendiği gibi
Ben de senden öğrendim; omurgalı duruşu ve bireysel menfaat için vatanı satmamayı,
Önce senden…
π
