Gençlik Ateşi ve Rehberlik: Bir Ablalık Masalı

Küçük yaştan beri, bir üniversite öğrencisine maddi ve manevi destek olma, ona ablalık yapma hayalim vardı. Bir gün, hayat bana bu fırsatı sundu. 19-20 yaşlarında genç bir kızla yollarımız kesişti. Gözlerinde büyük bir sevilme arzusu vardı. Bana, “Beni gerçekten sevecek misin? Senin gibi bir ablam olsun çok isterdim,” dedi. Bu cümleler, ruhumun derinliklerine dokundu.

Onun bu içtenliği, savunmasızlığı karşısında kayıtsız kalamazdım. Bir zamanlar ben de küçüktüm; abilerim, ablalarım bana yol göstermiş, elimden tutmuştu. Şimdi ben aynı yolu başkalarına açmalıydım. Bu, hayata karşı bir borcumdu. Evren bana böylesine sevgiye açık bir genç çıkardığında, bu çağrıya kayıtsız kalmam doğru olmazdı.

Bu genç kız üniversitedeydi, bilgiye susamış, meraklı ve öğrenmeye aç biriydi. Psikolojiye olan ilgisi beni etkiledi; alanımla ilgili sürekli sorular soruyordu. Onun bu öğrenme isteği ve samimiyeti, içimdeki rehberlik etme arzusunu canlandırdı. Aramızda bir bağ oluştu. Aynı şehirde olduğumuz zamanlarda, onun için bir abla gibi olabileceğimi söyledim.

Üç ay boyunca mesajlar aracılığıyla iletişimde kaldık. Onun soruları ve sevgisi, bende ona karşı bir şefkat ve ilgi uyandırdı. Kendi gençliğimden izler gördüğüm bu kızın yanında olmayı, ona hayatla ilgili doğru yolları gösterebilmeyi istedim.

Zamanla, onun gençliğin doğası gereği iniş çıkışlar yaşadığını fark ettim. Bir gün “Hastayım” diyor, ertesi gece bardan mesaj atıyordu. Bu durum beni endişelendirdi, çünkü yıllardır üniversite öğrencileriyle çalıştığım için karşılaşabilecekleri tehlikeleri çok iyi biliyordum. Ona rehberlik ederken, gençliğin enerjisine ve bağımsızlık arzusuna saygı duymaya çalıştım. Ancak, onu koruma içgüdüm ağır basıyordu.

Bir yandan ona hayatı daha güvenli ve sağlıklı şekilde deneyimlemesi gerektiğini anlatmaya çalışırken, diğer yandan ona fazla müdahil olmamaya özen gösterdim. Bu hassas denge, zamanla annesiyle ilişkimizde bir karmaşaya yol açtı.

Annesiyle ilgili şunu belirtmeliyim: Kızın bana anlattıklarının bir kısmı, çarpıtılmış bir şekilde annesine aktarılıyordu. Onun annesine doğruyu anlatmaktan çekindiğini, kendi davranışlarını masum göstermek için beni yanlış resmettiğini gördüm. Bu, bir gençlik stratejisiydi; hem annesinin ahlaki sınırlarını test ediyor hem de kendini temize çıkarmaya çalışıyordu. Ancak bu durum, beni bir “hedef” haline getirdi.

Genç bireyler, özgürlüklerini keşfetme sürecinde sınırları zorlar. Bu, bir birey olma çabasının doğal bir parçasıdır. Ancak bu süreçte, çevresindeki iyi niyetli insanlara zarar verebileceklerini fark etmezler. Onun annesine karşı olan bu manipülatif davranışı, aslında hem kendini hem de çevresini anlamakta zorlandığı bir noktada olduğunu gösteriyor.

Annesinin, kızını koruma içgüdüsüyle hareket etmesi ise tamamen doğal. Onun, kızından gelen bilgilere dayanarak beni yanlış anlaması, bu süreçteki en talihsiz durumlardan biri. Ancak burada anneyi suçlamıyorum. Bir anne, evladına olan sevgisiyle hareket eder; bu yüzden onun duruşuna saygı duyuyorum.

Yaşadıklarım beni incitmiş olsa da, bu olaylara kızgınlıkla değil, bir ders olarak bakmayı seçiyorum. Genç bir insana rehberlik ederken, her zaman teşekkür veya takdir bekleyemezsiniz. Önemli olan, doğru olanı yapmaktır. Çünkü bu, sizin kim olduğunuzun bir yansımasıdır.

Bu süreç bana, iyilik yapmanın her zaman kolay olmadığını ve bazen yanlış anlaşılabileceğini gösterdi. Ancak, karşılaştığım zorluklar, benim ilkelere bağlı bir birey olarak doğru olanı yapma konusundaki kararlılığımı asla değiştirmez.

Sevgili genç kız, sana söylemek istediğim birkaç şey var. Annen, bu dünyada seni gerçekten koruyabilecek en değerli kişi. Ona dürüst olmaya cesaret etmelisin. Hayatında seni seven, sana değer veren insanların niyetlerini anlamak ve onların rehberliğinden faydalanmak için açık olmalısın. Seni korumaya çalışan bir insanı yanlış resmetmek, seni uzun vadede yalnızlığa götürür.

Bu hikayeden çıkaracağın dersler senin geleceğini şekillendirebilir. Sana yardım ederken tek dileğim, bir gün doğru yolu bulman ve kendi hatalarının sorumluluğunu alacak cesareti göstermen. İnsan, geçmişteki hatalarından çok şey öğrenir. Umarım sen de, bu süreçte kendini daha iyi tanıyabilir ve annene karşı dürüst olmanın gücünü keşfedersin.

Annenin seni korumak için gösterdiği çaba, bir annenin sevgisinin en saf hali. Onun kararlarına ve duygularına saygı duyuyorum. Bir gün, annene karşı dürüst olduğunda, onun senin için ne kadar büyük bir güvence olduğunu daha iyi anlayacaksın.

Bu hikaye benim için bir son, ama senin için bir başlangıç olabilir. Umarım bir gün, doğru yolları bulur ve kendine zarar vermeden ilerlemeyi öğrenirsin.

Kötü Olmalısın!

Geç kalmadan öğrenmelisin,
Hakedilmeyen sevgiler kendini yok eder.
Karşılıksız kalan tüm alışverişler yerini yadırgar.
Kimseyi koşulsuz sevmemelisin.

Ben geç öğrendim, sen bunu okurken
Koşulsuz sevdiğin her şeyden vazgeç.
Denk olmayan ne varsa yok olmaya mahkumdur.

Bir papatyaya sen gülsün dersen,
Papatya seni değersizleştirir,
Onu daha güzel gördüğün için.
Papatyanın dostu ancak ona eş bir papatyadır.
Papatyayla begonvilin dostluğu bitecektir.

Üstten bakmayı öğren insanlara.
Mütevazı olan herkes değersizleşir.
Kibirli olmalısın.
Olduğun yere saygıdır bu.
Yıllarını verip, çabalayarak ulaştığın konuma, unvana ve bilgiye saygı duy önce!
Buna ulaşmamış insanların elinden tutamazsın.
Tutarsan seni aşağı çeker.
Senin yukarı çekmek istemene anlam veremezler.
Sorgularlar iyi niyetini.
Neden bu begonvil, bir papatyayı değerli görüyor? diye.
Begonvilsen, begonvilliğini bil!
Değiştiremez ve dönüştüremezsin oluşları.

İyilik bir peri masalıdır.
İyileştiremezsin ki oluşları.
Sen Tanrı değilsin, anla bunu!
Ne Gandhiler, ne Mandelalar geçmiş
Şu dünyadan.
Değiştirebilmiş mi çöküşe giden dünyanın kaderini?
İyi niyet kazanacak palavralarından vazgeç,
Daha geç olmadan anla.

Elinden tuttuğun eller
Arkandan seni keriz bilir.
Art niyeti sende arar.

Sen sen ol, iyi olma.
İyiler kaybetmeye mahkumlar.
Dünyada kötüler hüküm sürer.
İyilik yapana atılmayan taş kalmaz.
Denedim ben, biliyorum.
Her çeşit insana iyilik eli uzattım,
İnsanoğlu iyilikten anlamıyor.

Ben çok geç anladım.
Sen bunu okuduysan tecrübemden faydalan.
İyiliğini ve tüm varlığını kendine sakla.
Kuzgun diye karga beslersin,
Oyar gelir gözünü.
İnan bu geç öğrenilmiş çıkarımıma.
Az insan çok insandır.

Ve daha da önemlisi,
Dünya o kadar kötü ki,
İyiliğinin ardında bit yeniği arar.
Bu yüzden iyilik yaptığına dostluk etme.
Dostum dediğine bakarken, kafanı aşağı eğmek zorunda kalma.
Senle aynı yolda yürüyemeyecekten dost olmaz.
Senle aynı yolda yürüyebilecek ilk insan sensin.

Aşağıdakilere bakma!
Yürümeye devam et.
Senle aynı boyda olan bir begonvil bulana dek,
Aşağıdakine dal uzatma.
Sen ne dediğimi anla.
Kimse kendinden daha üstün birini dost göremez.
Dostluğunu alırsa şayet,
Kendisini geliştirmek şöyle dursun,
Seni kendi seviyesinde görür.
Zaten neden sana denk olmayana dost olasın ki?

Başkasına devamlı iyilik, kendine kötülüktür.
İyiliğin aç insanı doyurmaktan öteye gitmesin.
Onun dışında kötü bir insan ol.
Kötüler her zaman kazanır.

İyi olan insanlara son iyiliğimdir bu:
Bir daha iyiliklerinizden yaralanmayacak kadar,
Kötü olun.


Çekim Yasası: İlişkilerde Benzerler mi, Zıtlar mı Kazanır?

23andMe’nin 15.298 çift üzerinde gerçekleştirdiği kapsamlı bir araştırma, ilişkilerdeki çekim gücünün temel dinamiklerini ortaya koyuyor. Bu çalışmada, birlikte çocuk sahibi olmuş çiftlerin genetik ve davranışsal özellikleri analiz edildi ve çarpıcı bir sonuç elde edildi: İnsanlar, genellikle kendilerine benzeyen kişilerle eşleşiyor. “Zıtlıklar çeker” miti, bu veriler ışığında büyük ölçüde çürütülüyor.

Ortak Noktalar: İlişkilerde Benzerliklerin Rolü

Araştırma sonuçları, çiftlerin genellikle şu özellikleri paylaştığını gösteriyor:

  • Benzer yaş grupları: Çiftler, sıklıkla birbirine yakın yaşlarda oluyor.
  • Eğitim seviyesi: Eğitim düzeyindeki uyum, ilişkilerde belirgin bir faktör olarak öne çıkıyor.
  • Beden Kitle İndeksi (BMI): Çiftler genellikle benzer BMI değerlerine sahip.
  • Davranışsal eğilimler: Özür dileme eğilimleri bile çiftler arasında ortak bir özellik olarak görülüyor.

Ayrıca, ilgi alanları da bu ortaklıkların bir parçası. Sporcular, diğer sporcularla; doğa yürüyüşçüleri, yine doğa yürüyüşçüleriyle eşleşiyor. Dakik insanlar, zamanı önemseyen kişilerle bir araya gelirken, vejetaryenler de diğer vejetaryenlerle ilişki kuruyor.

Zıtlıklar Nerede?

23andMe verilerine göre, zıtlıkların çekimi bazı durumlarda geçerli olsa da genellikle istisnai bir durum. Örneğin:

  • Gece ve sabah insanları: Gece geç saatlere kadar ayakta kalan bireylerin, sabah insanlarıyla eşleşme olasılığı daha yüksek.
  • Yön bulma becerisi: İyi bir yön bulma becerisine sahip olanlar, kaybolmaya yatkın bireylerle bir araya geliyor.
  • Sivrisinekler: Sivrisinekler tarafından sürekli ısırılan kişiler, bu sorunu yaşamayan bireylerle eşleşiyor.

Ancak, bu zıtlıkların yarattığı bağ, genellikle benzerliklerin etkisi kadar güçlü değil. Araştırmanın bir başka önemli bulgusu, benzer BMI’ye sahip çiftlerin daha mutlu olduklarını göstermesi. Bu, fizyolojik uyumun ilişkilerde önemli bir rol oynayabileceğini düşündürüyor.

Benzerlikler, sağlam bir temel oluşturur ve ilişkilerin istikrarlı ilerlemesini sağlar. Ancak, bazk farklılıklar da tamamlayıcı bir güç haline gelebilir. Navigasyon becerisi olmayan biri için yön bulabilen bir partner, pratik bir çözüm sunar. Aynı şekilde, gece sessizliği isteyen biri için sabahları erken uyanan bir partner, her iki taraf içinde üretken ve huzurlu bir ortamı yaratır.

Amaç net: Neredeyse kendinize benzeyen birini bulmak (yaş, kilo, eğitim seviyesi, sportiflik, beslenme alışkanlıkları, sigara kullanımı vs.)—navigasyon ve sirkadiyen ritim hariç. 🙂

Uzm Nöropsk Pınar Şengül

Çift ve İlişki Terapisti

Kadın kadının kurdudur.

Kadının kadına yurt olduğunu hiç görmedim.

Kadın kadının basbayağı kurdudur.

Yüzüne ”ah vah” yapar,

Arkandan kanadığın yerden kendisine yeni bir konak çıkartır.

Birinin yarası, diğer bir kadının yeni sığınağıdır.

Hem de zevk alırlar bundan.

Kadın kısmına güvenmek yerine,

Görür görmez gardımı almam gerektiğini

Üzülerek kabul ediyorum.

Geç olmadan, bütün iyi niyetli, masum diğer kadınlara öneri olarak bırakıyorum.

Yaranızı bir kadına anlatmayın.

Kanatanı arar, bulur, bir de taparlar.

Mulier mulieri lupus est.

İnsanın Çalışkanlık Arzusu

Biz insanı tembel biliriz. Bu genellikle doğrudur. Normal bir eğride, standard sapma, ortalama ve medyanın 0’a geldiği tam o noktada tembeller vardır. Toplumun büyük çoğunluğu, milliyetten bağımsız tembeldir.

Elbette, bazı milletler ortalamada ve/veya medyanda başka milletlerden görece daha çalışkan veya tembel olabilir. Mesela Amerika’da yaşayan karma milletlerin nedense daha tembel olmaya teşne olduğunu bilirken, Uzak Doğu’lu milletlerin de dünya ortalamasından çok daha çalışkan ve azimli olduğunu da görürüz.

Fakat bu apayrı bir tartışma konusudur. Ve içimdeki, sosyal psikoloji ve siyasi noktalara değinmekten kendimi men ediyorum, daha homojen bir konu için.

Bu da insanın tembellik arzusu ve buna eşlik eden tembel doğası.

Hem psikolojik hem de biyolojik olarak biliyoruz ki, hem hücreler (daha da özelde beyin hücreleri) ve teker teker bireyler kolaya kaçmaya ve bir şeyleri kolay etmeye meyillidir.

Bunu aynı zamanda fiziğin genelgeçer kuramlarından biri daha destekler ki o da entropidir. (Fizikçi bir abiyle büyürken, insan doğasını önce fizikle tanıma şansına sahip oldum!)

Entropi kısaca, düzenden dağınıklığa gitme halidir. Atomlarda olduğu gibi, atomlardan oluşan hücrelerde ve makro düzeylerde insanlarda ve toplumlarda da bir düzensizlik arayışı ve buna olan özlem, pek tabiidir.

Ancak ben şimdi, daha fizik kurallarıyla açıklanmamış fakat yaşayarak gözlemlediğim, öznel ve psikolojik bir meyilden daha bahsedeceğim ki bu da çalışkanlık arzusudur.

Bazen sadece başarmak, daha iyi olmak için değil, sadece çalışmanın verdiği hazdan dolayı insanın çalışkanlığa alışma hali de mümkündür.

Hatta doğada da sığırcık, babun gibi hayvanlarda da kolay bulunan yemeğe değil de çalışarak uğraşılarak kazanılan yemeğe de bir akım görülür.

Her ne kadar çoğunluk tembelliğe teşne olsa da, mutlaka çalışkanlığa teşne hayvanlar, sistemler, ve atomlar bulunuyor. Her normal eğrinin kuyrukları vardır, ve bu kuyruklar tüm dünyayı iyi yönde değiştirebilecek güce de sahiptir.

Yaşasın, keyfekeder çalışmayı sevenler,

Çalışmayı bir huy ve zevk edinenler…

Yaşasın, sophia hedone!

Bilgelik zevki olarak bu kelimeyi literatüre katmış bulunuyorum: Sophiahedone .

Ya da daha kolay bir kullanım için ”Sofihedoni”.

Tepe tepe kullanabilirsiniz, siz standart sapması ± 2 olanlar…

Pınar Şengül

Love and Marriage in the Shadow of Infidelity: A Therapeutic Perspective.

Every year seems to chip away at our families, love, respect, and friendships

I was reminded of this while reading Alfred Adler, the renowned Austrian psychiatrist and psychologist of the 19th century.

In his book, Adler argues that if we feel interest and affection for someone, we must embody all the qualities that such interest demands. These include:

  • Honesty
  • Being a good friend
  • A sense of responsibility
  • Loyalty and trustworthiness

I believe that anyone who hasn’t managed to build a loving and committed relationship needs to recognise where they may have gone wrong.

Adler wrote this in 1913—111 years ago! His insights still resonate today.

Of course, problematic relationships have always existed, but back then, expert psychologists didn’t suggest things like, “Don’t interfere with each other; give each other space. Cheating before marriage is perfectly natural. Wedding stress can lead to infidelity, and these issues can be resolved and forgiven.”

Now, however, this is the prevailing attitude in both Europe and America. The year is 2024.

I’ve received couples therapy training from various institutes in America and Europe, and I continue to learn from different schools of thought.

Sadly, the situation isn’t promising for those who share Adler’s perspective.

We’re taught to tell clients who have been cheated on that reconciliation is possible and that peace can be restored.

As one of the few couples therapists who believes that remaining in a relationship marked by infidelity can harm both partners’ self-respect, I focus my sessions on empowering the betrayed partner.

In those moments, I no longer see a couple; I see someone who has been deceived and disrespected.

I help this person remember their worth and cultivate self-love and respect.

As for my training instructors, they tell couples that these situations can be mended. And from what I can see, they genuinely believe in this possibility.

If even deep-seated traumas can be healed, can the pain of a loved one turning their back on you, deceiving you, and developing feelings for someone else truly be resolved?

Can that knowledge simply be erased from memory? Can we accept it as normal?

According to the latest trends: yes.

They argue that instead of shouting at the child who spills milk, we should simply clean it up. That’s their analogy.

As I listen, I can’t help but chuckle wryly. However, I keep my “backward” thoughts to myself for fear they might disrupt their business.

After all, sharing my views might even make them feel unethical. Critiquing so-called experts often leads to backlash.

Yet I have long since dismissed them in my heart, guided by my respect for love. I know that attempting to correct their beliefs is futile.

Their underlying thought on infidelity among couples is simply this:

“If you didn’t value each other despite everything, you wouldn’t have come to me and spent so much money seeking my support.”

Yes, this is what they say amongst themselves—with a hint of mockery and a sense of superiority, forming a commercial coalition.

Now, to them, I’m one of their own.

In it for money, business, and exploiting people…

But I’m nothing like them.

I refuse to trample on people’s souls, their self-esteem, and most importantly…

Love.

Passion.

Family.

Money can always be earned.

My preference is to earn it for the greater good.

As long as people focus solely on their wallets, neither society, family, nor individuals will ever find peace.

In summary:

Don’t keep dishonest individuals in your life, especially those who betray you.

Spend your money not on those who cheat but on those who respect you.

Avoid seeking couples therapy to address infidelity…

No one deserves to be cheated on.

After all, there is no one else quite like you.

I wish for you to find someone who makes you feel special and unique.

Roy Lichtenstein, We Rose Up Slowly, 1964

Couples Therapist Pinar S.

Cinsellik ve Psikoloji:Tabuların Ötesinde

Bernini, Persephone’un Kaçırılması, 1622, Galleria Borghose.


Tarih boyunca farklı kimliklere bürünen cinsellik, uzun süre suç olarak görüldü. Aşk, en güzel haliyle bile, iki bedenin bir araya gelmesi toplum tarafından utanılacak bir fikir olarak dayatıldı. Ancak son çeyrek asırda, bu dogmalar yavaş yavaş kırılmaya başladı ve cinsellik artık daha özgürce, utanmadan yaşanıyor. İçinde büyüdüğümüz kültür önemli bir etken olsa da, cinselliğe yüklediğimiz anlam da şemalarımızla yakından ilişkili. Sahip olduğumuz şemalar, yaşadığımız zaman ve kültür tarafından etkileniyor.

Maalesef Türk kültüründe, Osmanlı’dan miras kalan etkilerle cinselliği yaşamak, “cezalandırıcılık” şemasına sahip kişilerde zorlayıcı bir tabu haline geldi. Cinsiyet farklılıklarının etkileri de göz ardı edilemeyecek kadar belirgin. Bir kadın veya genç kızsanız, cinselliği yaşamak ahlaksızlık ya da Türkçe’nin kendine has kelimesiyle “namussuzluk” olarak algılanabiliyor. Bu görüş, Anadolu insanının kültürel inançlarından biri olmaya devam ediyor, belki de yavaş yavaş aşınarak…

“Cezalandırıcılık” şeması, özellikle kadınlar üzerinde yoğun bir baskı yaratıyor. Cinsel ilişkiye giren bir kadın, özellikle ilk deneyiminden sonra, “yanlış bir şey yaptım” pişmanlığına yatkın hale geliyor. Dini inançların dışında da bu şema oldukça yaygın. Çünkü dini kurallarla büyüyen atalarımız, bunu geleneklerine de yansıttı. Şu anda dine inanmayan fakat cinselliği hala namussuzluk olarak gören bir kesim var. Bu düşünce, o kadar derinleşmiş ki, kurtulmak uzun zaman alıyor. Kurtulmak, bu şemayı tanımak ve kendimizden uzaklaştırmakla mümkün. Bunu bir terapistle yapmak mümkün olduğu gibi, kişinin kendini tanımasına yardımcı olacak felsefi yazılar ve ikna edici feminist propagandaların da büyük katkısı var.

Artık kadınlar, sadece aileleri veya diğerleri için değil, kendileri için yaşamaları gerektiğini bu feminist propagandalarla daha kolay benimseyebiliyor. İnsanın mutluluğu aramasına dair felsefi argümanlar, nihayetinde bireyi kendi seçimleriyle mutlu olabileceğini göstermeye itiyor. Epikür ve onu takip eden hedonist okullar, “iyi hazdır” prensibini savunmuşlardır. Epikuros’a göre haz, öncelikle acıdan uzak durmakken, Kyreneliler “haz, salt haz olduğu için önemlidir” anlayışıyla anlık hazzı her şeyin önüne koymuşlardır. Anlık haz dediğimizde akla basit ihtiyaçların karşılanması gelir: uyku, yemek ve orgazm.

Orgazm olabilmek üzerine neredeyse yüzyıldır (1945, Kinsey; 1964, Masters & Johnson) araştırmalar yapılıyor. Orgazmın aşamaları, belirleyicileri ve engelleri inceleniyor. Ancak bu süreç tamamen fizyolojik olmasına rağmen (damarların genişlemesi, limbik sistemin uyarılması, endorfin, oksitosin ve vazopressin salınımı vs., hem uyarılmada hem de orgazma ulaşmada bireylerin sahip olduğu şemalar etkili oluyor.

Cinsel ilişkide erkekler tarafından en sık karşılaşılan sorunlardan biri iktidarsızlık. Erekte olamamanın sebeplerinde hipertansiyon, kalp bozuklukları, obezite ve yüksek kolesterol gibi faktörler yer alsa da, genç yaşta sağlıklı bir erkekte bunun temel sebebi “kusurluluk” şemasından kaynaklanabilir. Kendini kusurlu, güçsüz ve beceriksiz hisseden bir erkek, sevdiği kadınla birlikte olurken “beni çekici bulmayacak” veya “ona yetecek kadar güçlü değilim” gibi düşüncelerle kendini strese sokabilir. Bu stres, kortizon salınımını artırır ve ereksiyonu baştan sona bitirir. Yüksek kaygıya sahip bir insanda ise evrimsel mekanizmalarımızdan biri olan “kaç ya da savaş” modu aktive olacağı için uyku, açlık, sindirim, boşaltım ve çiftleşme gibi ihtiyaçlar, sempatik sinir sisteminin uyanmasıyla bir süre susturulacaktır. Cinsel birleşme öncesi, “kusurluluk” şemasına sahip bir erkek tekrar bu kaygıları yaşayacağından, kendini sürekli engellemiş olacaktır. Bunun tedavisi için çeşitli yöntemler arasında, şema terapisi, alınacak bir ilaç kadar, belki de daha uzun vadeli bir çözüm sunabilir. Çünkü şema terapisi, kusurluluk inancından kurtulmayı hedeflerken, ilaçla yapılan çözümler yalnızca bedensel sorunları düzeltmeye yönelik olduğundan kesin bir çözüm sağlamayabilir.

Kadınlarda en sık rastlanan cinsel bozukluk olan vajinismus, ilaçlarla tedavi edilemez. Tek çözüm yolu, kişinin kafasını rahatlatmaktır. Vajinismus yaşayan bireyler genellikle yüksek kaygı ve korkuyla büyümüş olup, sevdiğiyle bile kendini tam olarak teslim edemezler. Vajinismus, dört farklı şema tarafından tetiklenebilir: “kusurluluk/suistimal edilme”, “dayanaksızlık”, “duyguları bastırma” ve yine “kusurluluk” şemaları. Kusurluluk şemasında, kadın erkeğin sözlerine güvenmez ve kendini kullanılmıs hisseder. Güvenemediği için kendisini kasarak cinsel ilişkiye izin veremez, istese bile.

Dayanaksızlık şemasında, cinsellik sırasında ve sonrasında (özellikle hiç cinsel ilişkiye girmemiş kızlar için) yaşanacak acılardan tedirgin olarak, bu acılara katlanamayacağını düşünmekten kaynaklanan bir sorun ortaya çıkar. Bu şemaya sahip kadınlar, “cinsel ilişki sonrası çok canım yanacak”, “uzun süre ağrım olacak” veya “ya başıma bir şey gelirse, mesela hamile kalırsam, ya cinsel hastalık kaparsam?” gibi düşüncelerle boğulurlar ve kendilerini kasarak cinsel ilişkiden kaçınabilirler.

Duyguları bastırma şemasında, kadın istemediği, arzulamadığı ve hatta sevmediği biriyle birlikte oluyorsa, “artık cinsel ilişki yaşama vaktim geldi, her ne olursa olsun daha çok düşünmemeliyim” gibi düşüncelerle duygularını bastırmaya çalışabilir. Bu da fazla rasyonalitenin duygulara ve yaşantılara zarar verebileceğine dair bir örnektir.

Son olarak, “kusurluluk” şemasının kadınlarda nasıl işlediğine değinelim. Birçok kadın, özellikle de Türkiye’de, cinsel ilişkiye girerken ışıkları kapatmayı tercih ediyor ve kendi bedenine bakılmasından rahatsızlık duyuyor. Bu rahatsızlık için bir sebep olmadan, “beni beğenmez” veya “çok kiloluyum” gibi düşünceler aklında sürekli tekrarlanıyor. Kendini kusurlu bularak, bu güzel kadınlar, kendilerinden uzaklaşıyor ve kendi bedenlerine sahip çıkmakta zorlanıyor.

Umuyorum ki, bir gün herkes tüm şemalarını çözebilir ve şemasız bir hayat yaşayabilir.



Cinsel Terapist Pınar Ş.

Aldatmanın Gölgesinde Aşk ve Evlilik: Bir Terapi Perspektifi

Her geçen yıl; aileye, sevgiye, saygıya ve dostluklara balta vurmaya devam ediyor.

Bunu 19. yüzyılın imza isimlerinden Avusturyalı psikiyatrist ve psikolog Alfred Adler’i okurken tekrar farkettim.

Adler kitabında bir insanın bir insana ilgi ve yakınlık duyuyorsa, o ilginin gerektirdiğü bütün özelliklere sahip olması gerektirdiğini yazmış. Bunlar şöyle:

“Dürüst olmalı,

İyi bir arkadaş olmalı,

Sorumluluk duygusu taşımalı,

Sadık ve güvenilir olmalıdır.

Böyle bir aşk ve evlilik yaşamını kuramamış bir insanın, hiç değilse bu noktada yanlış yaptığını kavraması gerektiğine inanıyorum. “

Bunu 1913 yılında basılan kitabında yazıyor. 111 yıl önce yazmış Adler. (1913 yılında basılmış ”cinsiyetler arasında işbirliği” kitabı).

Elbette o zamanlarda da vardı sorunlu ilişkiler fakat şimdiki gibi alanında uzman psikologlar o zamanlar ”birbirinize karışmayın, geniş geniş alanlar verin, aldatmalar tam evlilik öncesi doğaldır, evlilik telaşı insanları aldatmaya yönlendirebilir, bunlar çözülebilir, affedilebilir” demiyorlar…

Hem Avrupa’da hem de Amerika’da şimdi durum böyle. Yıl 2024.

Hem Amerika hem de Avrupa’da bulunan Enstitülerden bizzat çift terapisi eğitimleri aldım ve farklı ekollerin eğitimlerini almaya devam ediyorum.

Maalesef, durum Alfred Adler ve onun gibi düşünenler için pek iç açıcı değil.

Aldatılmayla gelen danışanlarımıza bunun çözülebileceğini ve tekrar ateşkesin sağlanabileceğini söylememiz gerektiğini öğretiyorlar bize.

Aldatmanın dahil olduğu ilişkilerde, ilişkinin devam etmesinin her iki kişinin de özsaygısı için zararlı olduğunu düşünen nadir çift terapistlerinden biri olarak, aldatılmayı duyduğum terapi seanslarını aldatılan kişiyi güçlendirmeye odaklandırarak bireysel bir terapiye çeviriyorum.

Artık orada bir çift göremiyorum.

Kandırılan ve sayılmayan bir eş görüyorum.

Bu eşin kendi değerini hatırlaması ve dayanak olarak kendine olan sevgisi ve saygısını oluşturmasında destek oluyorum.

Bizim terapi eğitmenlerimize gelince, aldatılan çiftlere bunun onarılabilir olduğunu söylüyorlar.

Ve gördüğüm kadarıyla kendileri de bunun gerçekten onarılabilir olduğuna inanıyorlar.

İnsanın travmaları dahi onarılır da, sevdiği ve hayatını paylaşmak istediği kişinin ona sırtını dönmesi, kandırması, üstüne başka bir kişiye duygusal ve cinsel hisler geliştirmesi…

Hakikaten onarılabilir mi?

Bu bilgi hafızadan silinebilir mi?

Doğal karşılanabilir mi?

Yeni akıma göre: evet.

Mutfakta süt döken çocuğa bağırmak yerine o sütü yerden silmeliyiz diyorlar. Bu örneği veriyorlar.

Ben dinlerken içimden müstehzi bir şekilde gülüyorum. Ancak onlara göre ”epey gerici” gelecek bu fikirlerimi bir süre dillendirmiyorum.

Sonuçta onların ticaretini ve reklamını bozacak olan bu fikrim, onları içten içe erdemsiz dahi hissettirebilir. İnsanları, hele hele alanında ”uzman” olanları, etik olmayan fikirleri için eleştirmek genelde her daim karşı saldırıyla sonuçlanır.

Oysa ben onları çoktan ”sevgiye” olan saygımla içimde hiç ettim. Onları düzeltmenin namümkün olduğunun da farkındayım.

Aldatan çiftlerle ilgili düşünceleri perde arkasında sadece şu:

”Eğer siz birbirinize hala değer vermeseydiniz bunca şeye rağmen gelip bana size destek olmam için bunca para da dökmezdiniz.”

Evet, böyle söylüyorlarmış içlerinden. Biraz alayla, biraz da üstten bakan bir tavırla aralarında bir ticari koalisyon oluşturmuşlar.

Şimdi, onlara göre, onlardan biriyim.

Para için, ticaret için, insanları yolmak için…

Ama hiç de onlardan değilim.

İnsanların ruhlarını, öz saygılarını ve hepsinden de öte;

Sevgiyi…

Aşkı…

Aileyi…

Böyle ayaklar altına alamam…

Para her şekilde kazanılır.

Toplumun faydası için kazanmak tercihim.

Bir tek cebini düşünenler bu kadar fazla oldukça,

ne toplum,

ne aile,

ne de birey bulamaz huzuru.

Kıssadan hisse,

Size dürüst olmayan,

Hele hele sizi aldatan

Adamları ve kadınları

Hayatınızda tutmayın!

Paranızı da aldatana değil, aldatmayacak olana harcayın.

Çift terapisine aldatılmayla gitmeyin…

Hiç kimse aldatılmayı haketmez.

Çünkü kimsenin bir kopyası daha yoktur…

Sizi ÖZEL ve TEK hissedirecek insanı beklemeniz dileğiyle…

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Schadenfreude

Önce, ”İnsan sosyal bir hayvandır.”der Aristo ve sonra, bu sosyal ihtiyacın da kısıtlanması gerektiğini vurgular Hobbes, ”İnsan insanın kurdudur.” diyerek.

Dışa dönük kişilik özelliklerine sahip insanlar, en çok yarayı dışarıdan alırlar. Çünkü bal bile olsanız illa ki sevmeyen çıkar. Kimse herkesle anlaşamaz ve dışa dönük insanların da aldığı yaralarda içe dönük insanlara benzer arkadaşlık ortamlarına sahip olması bu sebeptendir. İnsanlar aslında yaşlandıkça sudan sebeplerle yalnızlaşmazlar, söylendiği gibi evlilik, çocuk ve iş değildir yalnızlaştıran. İnsan insanın zehridir çoğunlukla. Öyledir çünkü, kendi içinde huzur bulamayan mutlu olanın mutluluğundan sinsi bir acı çeker. Sinsice engel olmak ister ötekinin mutluluğuna. Bunun almancada bir adı vardır ve maalesef bu duygu vardır ve insanlığı yalnızlığa itmektedir: Schadenfreude.

Schadenfreude: Başkasının başarısızlığından mutlu olma hali.

Kıskançlığın ve öfkenin doğal oluşu kadar, Schadenfreude’de vardır, ve bununla yaşamayı öğrenmek gerekir. Ben bu duyguyu ilk öğrendiğimde schadenfreude’yi inceledim kendimde.

En başarılı olmak için diğerlerinin daha az başarılı olmas gerekir. Türkiye’de liseye ve üniversiteye hazırlanırken bir yarışa giriyor çocuklar. Yarışmaya ve kazanmaya programdırılmıştım ben de çoğu hedefleri büyük öğrenciler gibi. Hala zafer benim büyük bir parçamdır. Ancak hiç diyemesem de, çok az hissettim bu schadenfreude’yi. Üniversiteye girdiğimden beri de bi daha hiç duymadım bu hissi. Çünkü benim başarım, başkasının başarısızlığından doğmuyor aslında. Herkes kendi uzmanlığında başarılı olabilir ve bu diğerinin başarılı biri olmasına engel değildir. Tabii bunu diyebilmek için o yarış kulvarının da daralması gerekiyor. Liseye giriş sınavına çalışan çocuklarla , beyin cerrahisinde glioblastoma üzerine uzmanlaşmak isteyen tıp doktoru sayısı arasındaki farkı düşünün… İnsanın, başkasını değil de kendisnini geçmek istediği bir süreçtir öğrenmeye adanmış süreçler. Ve başkasıının başarısızlığına değil, kendi başarısına odaklanır ilerlemeyi arzulayanlar. Ben de kendimde bu duyguyu incelediğimde, noksanlığını farkettim. Biri evlenmiş, hakkında hayırlısı olsun, savcı olmuş ne mutlu, hayalindeki evi almış, ne güzel.

Başkalarının mutluluğu neden niçin benim derdim olsundu? Başkalarının hayatlarını düşünmek, salt zaman ve üretim katili. Herkes kendisine odaklansa, ne kadar daha hızlı ilerleriz kim bilir?

Acaba batı Avrupa ülkelerinden bilimde ve sanatta geri olma sebebimiz bu olabilir mi? Başkasının ne yapıp yapmadığıyla çok meşgul olmamız. Her ne kadar Türkiye’deki sıcaklık ve samimiyeti çok sevsem de, başkalarının hayatlarına bu kadar önem verilmesi bana fazlasıyla geriletici geliyor.

Yaş alarak bunları farkettikçe, dışa dönük özyapımı içe dönük bir huzurla harmanladım. Az insan hatta bazen hiç insanla huzurun varlığını muhafaza etmek kolaylaşıyor.

İnsan seven birinden, insandan uzak duran birine böyle dönüştüm.

Sevdiğim, hayran olduğum insanlar ise kendilerine odaklı, başarılarını başkalarının başarısızılığından besleyerek değil de kendisi yükselirken yanında parlayan insanları alanlardan ibaret.

Hayatımda sevdiğim iki elin parmağı kadar insan var. Bunların hepsi etrafını kendisi gibi başarılı insanlarla donatanlar…

Ben de dostlarımın iyi olmasından, hayallerine ulaşmasından, güzel yerlere gelmesinden hep memnun oldum. Onların ışıltısı benim ışıltımdan almaz ki..

Işıl ışıl oluruz bir olursak..

Ve bir kez mantar girdi mi bir sepete, kalan tüm meyveleri de küf tutmaz mı?

Etrafının kötü olmasını istemek, kendi kötülüğünü istemekten farksızdır.

Bu yüzden parlayalım birlikte…

Parlayamıyorsanız da küfünüzü uzak tutunuz azizim.

Yaşının Ötesinde ve Gerisinde Kalanlar

Nature dergisinde muhtelif makaleler yazmış biyolog ve aynı zamanda bilim kurgu türündeki kitaplarıyla tanınmış H.G. Wells’in bir öyküsünden bahsetmek istiyorum.

Ama öncesinde H.G. Wells’in nasıl kendini bir biyolog olarak tanımlamayıp gazeteci olarak tanımladığından da öte,

Bence fantasitk ve bilim kurgu yazımından daha da iyi olduğu bir yer var, o da tıpkı C.S. Lewis gibi gerçeküstü yazının içine kattıkları ansızın gelen o absürt ve gülünç teşbihler.

C.S. Lewis okurken gülmek çok daha beklendik. H.G. Wells ise trajikomik gülümsemeleri ortaya çıkarıyor. İkisi de oysa kendilerini fantastik yazar olarak nitelerler. Ancak asla fantastik kurguyla yetinmezler. Mutlaka arasına gülmenizi ve düşünmenizi sağlayacak cümleler eklerler.

”Aman Tanrım! Mendil yerine küçük kızı almışım, Özür dilerim bayan, sizi mendil sanmıştım.” cümlesiyle ,olay örgüsüne kaptırmış giderken, karşılaşınca kim gülümsemez ki? C.S. Lewis’i iyi bir komedya yazarı yapan da bu ansızın ve olağanca doğal akıveren yazıları olmalı.

Bazen ne olarak tanımlandığımız bizim tanımımıza yetmez. Hiç kimse zaten tek bir şey değildir ki. Bir mimar sadece mimar mıdır? Pek ala başarılı bir yazar, oyuncu ve anne de olabilir aynı anda. Ve mimar tanımı onun asıl tanımı olmakta yetersizdir, çünkü bizi tanımlayan şey neyden para kazandığımızdan çok neyden zevk aldığımız olmalı. Çünkü insan hedonistik bir varlıktır ve her ne kadar sıkıcı sistemlere adapte olabilse de, eninde sonunda zevk aldığı şeyi tekrarlayacaktır.

Gene kalemim nörobilimsel konuşmalara kayacak oldu. Herkese seslenebilmek için durduruyorum orada kendimi. Özgürlük ne imkansız şey.

Ket vurmalıyım çevreyoluna akan tüm tali yollara.

Şimdi size H.G. Wells’in ”Son Mr. Elwesham’in Hikayesi”nden bahsetmek istiyorum. Hikaye yaşlandıkça, gençlerin bedenlerine geçen bir ruh olan Mr. Elwesham’den bahsediyor. Bir de son kez bedenini çaldığı delikanlı Eden’den.

Eden, genç ruhunu yaşlı adamın bedeninde bulunca bunalıma giriyor. Ve bu bunalımı şu muhteşem cümlelerle anlatıyor:

” Zihniyle bedeni bir olan, yaşının gerektirdiği bedene sahip olan sizler, bu gaddar esaretin benim için ne demek olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Genç olmak, gençliğin tüm arzu ve enerjisiyle dolu olmak ve aniden harap bir bedene kıstırılmak…”

Yazıma başlarken söylediğim gibi, kanaatimce bu iki yazar aslında fantastik yazarlar değildirler, fantastik yazımı bir kisve olarak giyerler. Bu cümlede her ne kadar bir beden değişimine işaret edilse de, bu ruh hali mutlaka H.G. Wells’in kendi hisleri olmalı. Yaşlı bir bedene kıstırılmış genç bir ruh olarak hissediyor olmalıydı kendini.

Bu ruh halini anlayabilmek için yaşlandırmak lazım bedeni (ve ruh pek ala genç kalabilir- zaten çoğu insan demez mi yaşım 50 ama ruhum 18, diye…)

Ama bir de, pek erken yaşta hissedilebilecek bir tezatlığı daha vardır ruh-beden uyumunun.

O da gencecik bir vücutta- hayata tutunmak için sisteme dahil olmak gibi tüm o yorucu merhaleleri aşmak zorunda olan, hayatın neredeyse bütün heyecan ve vesveselerine doymuş yaşlı bir ruhu taşımak…

Dipnot: Ben bir fantastik edebiyat yazarı değilim ve genelde cümlelerim dolaylı anlatımdan uzaktır. Cümlelerimde aktarımlar ve yansıtmalar aramak size doğru analizler yaptırabilir.

  • Kendini yazar olarak tanımlayan ve yazmaktan tek bir kuruş dahi kazanmayan bir yazar.