🧠 Afaziden Nöroçeşitliliğe: Prof. Dr. Öget Öktem Tanör ile 17 Dakikalık Söyleşi

Zihnimizin bir dili var mı?

Peki ya dilimizin, bize anlatmak istediği daha derin bir hikâyesi?

Bazen bir kelimenin ucunda kalakalmak, bazen zihnimizin cümleleri yarıda bırakması…

Bunlar sadece nörolojik değil, aynı zamanda varoluşsal izlerdir.

Bu hafta, Türkiye’de nöropsikolojinin kurucusu, ilham verici hocamız Prof. Dr. Öget Öktem Tanör ile birlikte, 17 dakikalık bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yan yana geldiğimiz bu kısa ama yoğun zamanda, bir disiplinin ruhunu, bir bilimin kalbini konuştuk.

🎓 Söyleşide ele aldığımız başlıca konular:

– Afazi nedir? Hangi durumlar dilimizi susturur?

– Dil şebekesi beynimizde nasıl çalışır, nasıl zarar görür?

– Pıhtı atmamak için nörolojik açıdan nelere dikkat edilmelidir?

– Otizm, DEHB ve AUDHD gibi nöroçeşitlilik durumlarında etik ve bilimsel yaklaşım

– Nöropsikolojiye adım atmak isteyen genç meslektaşlara tavsiyeler

Ben, Uzman Nöropsikolog Pınar Şengül olarak, bu söyleşiyi hem bilimsel hem de insani bir buluşma olarak görüyorum. Çünkü nöropsikoloji sadece beyni anlamak değil, insanı anlamaktır. Her nöronun ardında bir hikâye, her sessizliğin ardında bir çığlık olabilir.

📺 Videoyu izlemek için tıklayın:

👉 https://www.youtube.com/watch?v=84xIlLUKmF8&t=36s

Bu video, bir alanın kapılarını aralamak isteyenler için bir pusula olabilir.

Sessizliklerin, nörolojik farklılıkların ve akademik yolculukların içinde kendinize bir iz arıyorsanız, bu 17 dakikayı kaçırmayın.

Sevgi ve bilgiye aşkla kalın,

The Pi Perspective

İyi Gün Dostluğu: Abimin yeni şarkısıyla ortaya çıkan sahte arkadaşlıklar…

Mayıs ayının ilk haftasında, abim Atilla Volga’nın yeni şarkısı dijital platformlarda yayımlandı. Bu onun ilk şarkısı değil. Ama ilk kez “her şeyi kendi başıma yapacağım” inadından vazgeçip profesyonel bir stüdyoda, uzman bir ekiple çalıştı. Bu müzikal bir sıçrama olduğu kadar, psikolojik olarak da bir ego gücünü temsil ediyordu: Bir sanatçının gelişiminin, bireysel sınırlarını tanıyıp diğerlerini dahil edebilme cesaretine evrildiği bir eşikti bu.

Bu yüzden bu şarkı, yalnızca bir parça değil bizim için. Ailede yıllardır büyüttüğümüz üretim kültürünün dışa açılan ilk büyük kapısıydı. Paylaştım. Sevinmek isteyen sevinir diye düşündüm. Ama gelen sessizlik, içimde büyük bir yankı yaptı.

Çoğu cevap bile vermedi. Bazıları yüzeysel ve mesafeli yanıtlarla geçiştirdi. Yakın arkadaş bildiklerimden bile doğru dürüst bir “tebrikler, gurur duydum” cümlesi duymadım. Ve orada şunu fark ettim:

Gerçek dost, kötü gününde değil, iyi gününde belli oluyormuş.

İyi Günde Sessiz Kalanlar: Psikolojik Bir Okuma

Bu gözlem sıradan bir kırgınlık değil. Psikolojik olarak çok anlamlı. Neden birinin başarısı karşısında çoğu insan ya sessiz kalır ya da küçümseyerek yaklaşır?

Narsistik Yaralanma ve Başkasının Işığı

Kohut’un kendilik psikolojisine göre, insanlar kendi yeterlik duygularını başkalarının onayıyla regüle eder. Ancak “başkası” aşırı başarılı olduğunda, bu durum kendi narsistik yapımızda kırılmaya neden olabilir. Çünkü o başarı, kişinin “ben de önemliyim” hissine bir tehdit gibi algılanır.

Bu tehdit, destek değil, geri çekilme ve küçümseme davranışıyla karşılık bulur.

Bağlanma Kuramı ve Güvenli Olmayan Tepkiler

Bağlanma kuramına göre, güvenli bağlanmamış bireyler (özellikle kaçıngan ya da dağınık bağlanma stillerinde) duygusal yakınlık gerektiren anlarda donakalabilir. Sevinç gibi pozitif duygular, içlerinde kendi yoksunluklarını tetikler. Bu da onları duyarsız ya da mesafeli tepkilere iter.

İyi günde kayıtsız kalmaları, aslında duygusal işlemleme yetersizliklerinin bir göstergesidir.

Haset (Envy) ve Psikanalitik Dinamikler

Klein’ın teorisine göre haset, bir başkasının sahip olduğu şeyi yok etme isteğidir. Bu, sadece “benim de olsun” değil, “senin de olmasın” biçimindedir. Haset duygusu, özellikle yakın çevrede tetiklenir çünkü kişi kendini doğrudan kıyaslar. Ve bu yıkıcı duyguyla başa çıkamayan bireyler, desteklemek yerine yok saymayı, küçümsemeyi ya da susmayı tercih eder.

Duygusal Zekâ ve Duygudaşlık Kapasitesi

Daniel Goleman’ın tanımladığı duygusal zekâ, kişinin yalnızca kendi duygularını tanıma becerisi değil, başkasının duygularını da taşıyabilme kapasitesidir. Sevincine ortak olamayan biri, empatik olarak gelişmemiştir. Duygudaşlık, acıya olduğu kadar sevince de gösterilmelidir. Oysa birçok ilişkide bu kapasite yoktur.

Mentalizasyon Boşluğu (Fonagy & Bateman)

Mentalizasyon, birinin içsel dünyasını hayal edebilme kapasitesidir. Mentalizasyon yetisi gelişmemiş kişiler, diğerinin başarı hikâyesini sadece “olay” olarak algılar, “duygu” olarak taşıyamaz. Bu yüzden yüzeysel tepkiler verir. Gerçek bir “senin için sevindim” diyemez çünkü başarıyı bir duygu değil, durum olarak okur.

Sosyal Biliş ve Tehlike Algısı (Social Threat Bias)

Başarı, bazı insanlar için bir tehdit unsuru gibi algılanır. Özellikle bireyin benlik değeri çevresinden gelen takdirle inşa ediliyorsa, yakınının öne çıkması o kişinin görünmezliğini pekiştirir. Ve bu görünmezlik duygusu, saldırgan değil ama duygusal geri çekilme ile tepki verir.

İlişkisel Olgunluğun Göstergesi olarak destek vermek.

Destek vermek bir story değil, bir refleks değil, bir içsel yapı meselesidir. Gerçek destek, kişinin kendi kıskançlığıyla, eksikliğiyle, gölgesiyle yüzleşebilmesini gerektirir.

Bu yüzden az kişi destek verir.

Çünkü az kişi kendi gölgesini taşıyabilir.

Ve ben bunu gördüm.

Yanımda olanlar gerçekten oradaydı:

Kübra gibi, İlayda gibi, Ayça gibi…

İçten tepkiler veren, paylaşan, yürekten kutlayan insanlar. Onların desteği sadece samimiyet değil, aynı zamanda ilişkisel olgunluk göstergesiydi.

Desteklemeyenler mi? Onlar zaten hiç orada olmamış.

Bir Bahar Temizliği: Duygusal Ayıklama

Bu sessizlikler bana çok şey öğretti. Bazı insanlar hayatımızda “yakın” ama “görünmez.”

Bazı insanlar ise sadece iyi gününüze tahammül edemez.

Psikodinamik kuram bunu net şekilde açıklar:

“Birine gösterdiğiniz sevinç, kendinize duyduğunuz güvenin aynasıdır.”

Ve ben artık, sessiz kalanların duygusal kapasitelerini yargılamıyorum—sadece tanıyorum.

Onlara ne kırgınım ne öfkeliyim. Ama yerlerini biliyorum.

Atilla Volga’nın bu şarkısı bizim için sadece bir müzikal başarı değil; aynı zamanda bir aynaydı.

Kim yanımızda, kim uzağımızda, kim gölgesinde kalmak istiyor, netleşti.

Ve ben bu yazıyla bir şey söylüyorum:

Teşekkürler, iyi ki bazıları sessiz kaldı.

Çünkü sessizlik, bazen en net cevap.

Deliliği Seçmek: Bir Karakterin İç Monoloğu

Karakter: Ela. 32 yaşında. Çevirmen, serbest çalışan bir yazar. Sessiz apartman dairelerinde yaşayıp kalabalık kafelerde yazmayı seven biri. Yalnızlıktan çok yalnızlık ihtimalini sever. İstanbul’un gri sokaklarında yürürken hayal kurar, Berlin’e gidip dönmeyi düşünür ama hiçbir yere tam yerleşemez. Hayatını bir başkasına anlatmak yerine, hissettirmeyi tercih eder.


“Deli gibi görünmekten korktuğum için diğer insanların tavsiyesini veya görüşlerini almaya cesaret edemedim.” demiş Turgenyev. Benim içinse bu korku çoktan anlamını yitirmişti. Deli gibi görünmekten korkmak yerine, bazen özellikle öyle görünmeyi tercih ettim. Fikirlerimi anlatırken onay beklemedim. Biriyle paylaştığımda fikrimin karşılık bulup bulmaması önemli değildi. Sadece kulaklarında bir iz bıraksın, yeterdi.

Bunun nedenini hâlâ tam olarak bilmiyorum. Ama zamanla içimde iki düşünce belirdi. Belki gerçekten farklıyım ve bunu gizleme ihtiyacı duymuyorum. Belki de ‘deli’ gibi davranmak, sıradanlığın beklentilerinden kaçmak için bilinçli bir stratejiye dönüştü. Çünkü ‘deli’ etiketi bazen insanı yükümlülüklerden azade kılabiliyor.

Bir tür rahatlık vardı bunda. Sorgulanmamak, açıklamak zorunda kalmamak… Deli gibi algılanınca insanlar çoğu zaman mesafe koyuyor ama bu mesafe bazen ihtiyaç duyduğum alana dönüşüyordu. Bu, görünür olup savunmasız kalmamanın bir yoluydu belki de.

Zamanla fark ettim ki, kendimle ilgili pek çok şeyi çözümleyebiliyorum ama duyguları doğrudan yaşamakta hâlâ zorlanıyorum. Düşünmek daha güvenli geliyor. Belki bu yüzden kelimelerimi birer düşünce olarak bırakıyorum, temas kurmaktan çok yönlendirici olmadan akmalarını istiyorum.

Delilik burada bir patoloji değil; tanı değil; daha çok bir pozisyon. Toplumun dışında konumlanmak değil belki ama içinde kendime özgü bir yer açmak gibi. Bu yer zaman zaman yalnızlık getiriyor ama aynı zamanda bana ait.

Kendimi bu hâlde tanımak, bazen anlaşılmamayı göze almakla mümkün oluyor. Ama anlaşılmamak artık beni rahatsız etmiyor. Yalnızca müdahale edilmemesi yeterli. Çünkü ben bu hâlimle iyiyim. Ne bir isyan, ne de bir savunma bu. Sadece olduğum yerde durmayı öğrenmeye çalışıyorum.

Ve belki de bu, benim için yeterince sağlıklı bir denge.


Ela karakteri, farklı olmakla yalnız kalmak arasında kendi iç ritmini bulan bir kadının iç sesidir. Onu yazarken hem mesafeli hem derin, hem şefkatli hem ketum biri olarak düşündüm. Bazen kendi hayatlarımızda da ‘anlamlı bir yalnızlık’ ararken, onun gibi düşünmüyor muyuz?

Son nefeste kardeşlik

Geçen gün The Dive’ı (Ölümcül Dalış) izlerken, film bittiğinde zihnimde yalnızca suyun ağırlığı ya da ölümün sessizliği kalmadı; daha derin bir iz bıraktı: kardeşlik.

Özellikle bizim gibi — farklı yönlere savrulan, ama özde aynı kumaştan dokunmuş — iki kardeş için.

Ben, klasik bir ENTJ olarak; 8w7’nin gücüyle hayatı zorlayan, 2’nin beklenmedik sıcaklığıyla insanlara sarılan biri oldum hep.

O ise, abim… ENTP’nin çılgın dehası, 7w8’in sınırsız enerjisiyle hayata başka bir yerden baktı.

Filmde, iki kız kardeşin denizin metrelerce altındaki o soğuk ve karanlıkta birbirine olan tutunmasını izlerken, kendimi düşündüm:

Benim doğam itmekti, yol açmaktı. Onunsa, uçmaktı, keşfetmekti.

Ama günün sonunda, ne kadar farklı olsak da — senkronize yüzmeyi bilmesek de — birimiz suyun altında sıkıştığında diğerimizin nefesiyle yaşamak zorundaydık.

Ve film boyunca kafamdan şu düşünce geçip durdu:

“Eğer kayanın altına sıkışan abim olsaydı?”

Biliyorum ki, her ne olursa olsun, onu kurtarmak için elimden gelenin en iyisini yapardım.

Ama dürüst olmalıyım: Gerilirdim.

Belki filmdeki küçük kız kardeş kadar değil — çünkü ben daha dirençliyim, daha hızlı toparlanırım — ama yine de o ilk anda kaygı ve telaş beni az da olsa yavaşlatırdı.

Filmde küçük kardeşin panikleyip zaman kaybetmesini izlerken kendimi onunla karşılaştırdım.

Ben bir şekilde tekneye ulaşırdım ve destek almayı başarırdım.

Ama yine de, abim gibi olamazdım.

Çünkü o, kriz anlarında benden çok daha soğukkanlı.

Riskli durumlarda, hayat memat anlarında adeta bir kurtarıcı gibi düşünebilir: Hızlı, sakin ve net.

Kendi doğamı biliyorum.

8w7 ve 2 gibi baskın bir yapım var: harekete geçerim, savaşırım, yardım etmek için can atarım.

Ama öfkem de, hızım da bazen önüme geçebilir.

Abim ise 7w8 ve güçlü bir 5 oku taşıyor.

O, keşfeden ve oynayan tarafının yanında, kriz anlarında buz gibi berraklaşan bir akla sahip.

Bu yüzden kendi kendime şu sonucu çıkardım:

Eğer bir gün gerçek bir tehlike yaşarsam, kayanın altında sıkışan ben olmayı tercih ederim.

Çünkü o zaman kurtarıcımın abim olacağını bilirim.

O, o 20 dakikalık oksijen tüpünü en geç 14 dakikada geri getirirdi.

Ben olsam, kendi panik eşiğim yüzünden belki 3–5 dakikayı gerilmekle geçirir, yine de mutlaka son anda yetişirdim; ama o, baştan sona o sakinliği koruyarak işini bitirirdi.

The Dive böylece bana bir şeyi daha hatırlattı:

Kardeşlik sadece birlikte büyümek değil; hayatta kimin seni çekip çıkarabileceğini bilmek.

Ve bazen sevdiklerimizin hayatımızdaki gerçek rolünü, böyle varsayımsal ama derinden hissedilen bir ölüm-kalım senaryosunda daha iyi anlayabiliyoruz.

Deniz sessizdi.

Ben bilirdim: Atilla Volga gelecekti.

”Dönüşü, gidişinden feyizli…

Sevgisi, nefretinden görkemli.”

π

Zamanla Sınanmak: Geç Kalmaya Psikolojik Bir Bakış

Bazı insanlar, bir görüşmeye birkaç dakika geç kalındığında bütün ilişkinin ağırlığını o ana yükler. Oysa ortada ne bir kriz vardır ne de bir hakaret. Sadece zamanın biraz yer değiştirmiş hâli.

İnsan geç kalabilir. Bazen trafik vardır, bazen içsel bir dağınıklık ya da beklenmedik bir durum. Bu, yaşamanın doğal bir parçasıdır. Zaman, mutlak bir çizelge değil; içinde insanın kendi ritmini taşıdığı bir akıştır. Ne var ki, bu akışa katı anlamlar yükleyenler, zamanın küçük oynamalarını kişisel bir saldırı gibi algılayabilir. Oysa ki insan ilişkilerinde esneklik, güvenin, anlayışın ve olgunluğun temelidir.

Geç kalan biri olduğunda, o boşluk bana bir armağan gibi gelir. Kitabımı okurum, notlarımı gözden geçiririm, sessiz kalan maillerime dönerim ya da sadece iç dünyamla kalırım. Zamanın bana bıraktığı bu aralıkta, üretkenlik ya da derinlik eksilmez; aksine çoğalır. Çünkü beklemek, sadece birini beklemek değil, kendini de dinlemeye bir fırsattır.

Ne var ki, bazıları bu süreyi şikayetle, sitemle, kırılganlıkla doldurur. Ve bu, ilişkinin özünü zehirler. Oysa biz, bir araya gelerek zamanı değil, birbirimizi onarmaya çalışıyoruz. Görüşmelerin amacı, zamanı disipline etmek değil, ilişkisel anlamda birbirimizi esnetebilmek olmalı. Esneklik, gelişimin ön koşuludur.

İnsan ilişkilerinde karşılıklı niyet, zamanlamadan daha belirleyicidir. On dakikalık bir gecikmeyi ilişkiselliğin önüne koymak, karşıdaki kişiyi değil, ilişkiyi cezalandırır. Hele ki insan merkezli mesleklerde, terapötik ilişkilerde ya da dostluklarda bu tür katı tepkiler, çoğunlukla birikmiş başka duyguların dışavurumudur.

Virginia Satir, insan ilişkilerinde esnekliği bir hayatta kalma yetisi olarak görürdü. Ona göre insanlar tehdit altında hissettiklerinde katılaşır, rollerine sığınır, spontane olma kapasitelerini yitirirler. Oysa gelişim ancak güvenli bir ilişki içinde, esneyebildiğimiz noktada başlar. Zaman konusunda gösterilen anlayış da bu güvenin en temel göstergelerindendir.

Satir’in şu sözü, ilişkide esneklik ve koşulsuz kabulün ne denli dönüştürücü olduğunu anlatır:

“Seni tutunmadan sevmek, yargılamadan takdir etmek, müdahale etmeden yanında olmak, dayatmadan davet etmek, suçluluk yüklemeden ayrılmak, suçlamadan eleştirmek ve aşağılamadan yardımcı olmak istiyorum.”

Geç kalmak, çoğu zaman yalnızca zamansal bir kayma değil, içsel bir karmaşanın izidir. Ve bu karmaşaya alan açmak, yargılamak yerine anlayabilmek, ilişkinin gerçek kıymetini gösterir. O beş dakika bir sınav değil; bir ilişki testi de değil. Ama belki de en çok o anda ortaya çıkan tepki, ilişkinin derinliğini belirler.

Bu yüzden artık, esnekliğe yer bırakmayan yapılarla çalışmamayı seçiyorum. Zamanı takvimsel bir dayatma olarak değil, insani bir buluşma zemini olarak görenlerle birlikte yürümek istiyorum.

Çünkü dakik olmak önemlidir, ama ondan da önemlisi insan kalabilmektir.

Zamanla kurduğumuz ilişki, insanla kurduğumuz ilişkinin aynasıdır.

Ve bazen gerçek profesyonellik, dakikliği değil, anlayışı tercih edebilmektir.

Uzm. Psk. Pınar Şengül

Bizi biz yapan ilişkilerimiz…

Winnicott şöyle der:

“Tek başına bebek diye bir şey yoktur; yalnızca bebek ve ona bakan biri vardır.”

Bu ifade yalnızca gelişim psikolojisine dair bir tespit değil, aynı zamanda insan doğasına dair güçlü bir hatırlatmadır. Hiçbir birey kendi başına oluşmaz; her insan bir ilişki içinde şekillenir. Ve her ilişki, yeni bir kimlik alanı yaratır.

Terapiye gelen birey de, aslında yalnız değildir. İç dünyasında taşıdığı kişiler, geçmiş ilişkilerden kalan duygusal izler, tekrar eden çatışma döngüleri… bunların hepsi onunla birlikte gelir. Terapist olarak görevimiz, yalnızca bireyin sözlerine değil; o sözlerin ait olduğu bağlama, ilişkilere ve sistemlere de kulak vermektir.

Bu yüzden ben psikoterapiyi yalnızca bireysel içgörü kazanımı olarak değil, aynı zamanda ilişkisel bir onarım süreci olarak görüyorum. Çünkü çoğu zaman kişi, içinde bulunduğu ilişki sisteminde sıkışmıştır; kendini yetersiz, anlaşılmamış ya da yankılanmamış hisseder.

Virginia Satir’in söylediği gibi,

“Communication is to relationships what breath is to life.”

İletişim sadece bilgi alışverişi değil; varlığımızın kabul gördüğü, anlam bulduğu bir zemindir.

Harville Hendrix’in geliştirdiği Imago Terapi ise ilişkilerin, geçmişteki duygusal yaraların gün yüzüne çıktığı alanlar olduğunu savunur. Bu yaklaşım, bireysel iyileşmeyi sadece içsel değil, ilişkisel bir süreç olarak ele alır. Terapist ise, bu ilişkisel aynada güvenli bir alan sunar; kişinin kendini yeniden duyması, görmesi ve duyulması için.

Bu yaklaşımlar beni her zaman derinden etkiledi. Özellikle sistemik terapi anlayışı, bir kişinin yaşadığı zorlukları onun bireysel özellikleriyle değil; ait olduğu yapılarla, ilişki örüntüleriyle, kuşaklararası aktarımlarla birlikte anlamlandırmayı hedefler. Bu bakış açısı, terapiyi daha adil, daha bütüncül ve daha derin kılar.

Terapist olarak benim temel inancım şu:

İnsan, bağlamından bağımsız anlaşılamaz.

Ve her danışan, kendiyle birlikte bir ilişki tarihini de taşır.

Bu yüzden terapi, yalnızca bireyin değil; o bireyin geçmişte ve bugün içinde yer aldığı ilişkilerin de sesini duymaktır. Yani bazen, bir kişinin taşıdığı semptom, aslında bir sistemin susturulmuşluğudur.

Terapi odasında yan yana otururuz. Ama karşımızda yalnızca bir kişi değil, o kişinin geçmişte olduğu, olamadığı ve olmaya çalıştığı herkes vardır.

İnsan, tek başına anlaşılmaz.

Anlaşılsa insan olmaz…

Distimik ​​İnsanlar Daha mı Yaratıcı?

Depresyon Neden Beynin En Yanlış Anlaşılan Varyasyonu Olabilir?

Sizce depresyon veya distimi hastaları için her zaman olumsuz sonuçlar doğurur mu? Hadi bir kez daha düşünelim.


Düşük serotonin, genellikle düşük ruh haliyle ilişkilendirilse de, aynı zamanda benzersiz bir dürtüyü tetikleyebilir. Kişiyi daha düşünceli, daha huzursuz, anlam aramaya daha mecbur hale getirebilir. Birçoğu üzüntüleriyle sadece oturmaz; onu şekillendirir. Onu resmeder, yazar, ölçer. Onu bilime, şarkıya, hikayeye dönüştürür.


Tarih dünyanın en mutlu insanını hatırlıyor mu, ya da hiç dünyanın en mutlu insanı odur diye birilerini tanıdık mı? Bunun aksine, Virginia Woolf’u, Van Gogh’u, Sylvia Plath’ı, Dostoyevski’yi hatırlar ve biliriz. Onlar kendilerini iyi hissettikleri için değil, duyguyu forma dönüştürdükleri için tanıdık onları.
Birinin musmutlu bir romantik ilişki içerisindeyken yeni bir teoriyle akademiyi sarstığını veya bir şaheser resmettiğini nadiren duyarız. Ama tekrar tekrar şahit olduğumuz : kronik acı çeken insanların sanat eserleri inşa ettiğiydi.

Hikayeye dönüşen üzüntü.

Edebiyata dönüşen yalnızlık.

Distimi, yani günlük hayatı gölgeleyen yavaş yanan üzüntü, klinik bir rahatsızlıktan daha fazlası olabilir. Yaratıcılığın en eski motorlarından biri olabilir.
Araştırmalar, serotonin seviyesi düşük olan kişilerin daha fazla düşünmeye, derin hissetmeye ve daha fazla nüans algılamaya (bunu genelde alıngan olarak nitelendirsek de) eğilimli olduğunu gösteriyor. Bunlar hayatı onlar için çok daha zor hale getiriyor. Ancak onlara hiç ummadıkları öznel araçlar da veriyor. Bunlar sorgulayan, düşünen ve inşa eden beyinlerdir. Alkış aradıkları için değil. İhtiyaç duydukları için. Tıpkı nöroplastitisiste gibi. Kaybolan kortikal alanların yerine halihazırda bulunun başka alanları genişletmek gibi (körlerin görme alanlarının daha iyi duymaya dönüşmesi, eksik uzuvlu insanların o uzuvlara ayrılan beyin bölgelerinin başka uzuvlara dağıtılması gibi..) Acaba distimik insanlar da serotonin eksikliğine bağlı olarak kaybettikleri mutluluğu, sürekli telafi etmek için kıvranan ve yaratıcılğa döndürdüğü bölgelerle mi değiştiriyor?


Yüzyıllar boyunca yazarlar, ressamlar, mucitler ve düşünürler, ruh hallerine rağmen değil, ruh halleri yüzünden çalıştılar. Acı, eylem talep ediyordu. Huzursuzluğun ineceği bir yere ihtiyacı vardı. Sanat, fikirler ve yenilikler hobiler değildi aslında. Karanlık ruhlarından çıkışlardı.


Psikanaliz perspektifinden baktığımızda, bahsettiklerim daha önce tartışılmış ve hatta desteklenmiş.

Winnicott buna iç ve dış gerçekliklerin buluştuğu bölge olan “potansiyel alan” adını verdi.Yani kronik üzüntüyle yaşayanlar için bu alan olmazsa olmaz hale geliyor. Sıkıntının görünür bir şeye dönüştüğü yer burası. Defterle kalemle tuvalle veya müzik aletleriyle Paylaşılabilir bir şeye.


Lacan ise depresyonun anlamla olan bağlantımız koptuğunda geldiğine inanıyordu. Ancak yaratıcı ifade o kırılmayı onarıyordu. Kaybolan sesi (belki de biraz farklı bir tonda) geri kazandırıyordu. Klasik müzikteki hüzünlü ruhu, bir jazz müziğe çeviriyor ve kendisini ifade ediyordu mesela.

Çok sevdiğim Kernberg de parçalanma ve içsel kaostan bahsetmiştir; tam da yaratılışın bir araya getirdiği türden bir kaos. Anna Freud ise buna (tıpkı babası gibi) süblimasyon adını vermiştir: İçsel gerginliği bir savunma mekanizması olarak üretken, hatta güzel bir şeye dönüştürmek; babası S. Freud ise bunu sanat, bilim ve beşeri bilimlerde medeniyetin temel taşı olarak tanımlamıştır.

Tıpkı gözlerinizin önünde resmetmeye çalıştığım şey gibi. Her zaman daha yeşil bir taraf vardır ve hiçbir şey bedelsiz gelmez. Yaratıcılık genellikle depresif durumla birlikte gelir ve mutluluk yaratıcı ve üretken dürtüleri kaybetmenin bedeliyle gelir.


Depresyonu genellikle ortadan kaldırılması gereken bir bozukluk olarak çerçeveleriz. (Ki bir çok ruh çalışanı için öyledir, önemli olan bireyi huzurlu kılmaktır) Ama sınırları zorlamak istiyorum, çünkü zihnim ilerisini sorgulamadan duramıyor…

Ya distimi tercüme edilmesi gereken bir varyasyonsa?

Ya dengelemeye çalıştığımız durum, tüm kültürleri şekillendiren durumla aynıysa?


Lityum gibi kimyasalların ruh hali dengeleyici (mood stabiliser) olarak adlandırılmasına şaşmamalı. Gerçekten de ruh halini bir dereceye kadar dengelerler. Ancak dindirlikleri sadece acı değil bireyin ruhsal devinimleri de dindirilir. Yani bireyi birey yapan, o öz de bir dereceye kadar diner. Susar o gerçekleşmeye çalışan potansiyel. O potansiyelin yaratıcılığa gideceğini düşünmeden ilaçlar yazılır, reçetelenir, ve yutturulur milyarlarca kişiye. Ve o sırada tek amaç topluma uyumlu, kendi kendine de huzursuzluk hissetmeyecek yeni nörokimyasal yapılanmalar oluşturmak. Bir nevi kişilik değişimine sebep olmak kişide. (Kişinin kendine zararı kesin olmadıkça ya da yüksek ihtimalle öngörülemedikçe verilmemsinden yanayım birçok ruh sağlığı ilaçlarının…)


Mutluluğun durağanlık olduğuna inanıyorum. Dalgalara veya yerçekimine karşı yüzmeye çalışmadan su üzerinde kalma hali gibi. Mutluluk, sizi sabit tutmak için yeterli hacme sahiptir, sadece nefesinizi tutun ve eşlik eden yaratıcı güçlerinizin çoğunu da…
Hüzünse hareket ediyor.. İnsanları kalıcı şeyler yapmaya müthiş bir itki veriyor.


Alışılagelmemiş bir psikoterapist olarak bunu tekrar tekrar gördüm. En çok mücadele eden danışanlar genellikle en fazla içgörüyü, en fazla dürtüyü, söylenemez olanı ifade etmek için en fazla cesareti getiriyolarlar. Oldukları yerde kalmak istemiyorlar ve inşa etmek istiyorlar.


Söylediklerimi yanlış yerlere çekmeyin, distimik veya depresif ​​olan herkes sanatçı değildir. Ama dünyayı değiştirenlerin çoğu anormal diye nitelendirdiğimiz ruh hallerine ve kişiliklere sahipti… Ne mutlu ki, bazıları bu farklılıklarını tuvallerde, kağıtlarda ve laboratuvar gömleklerinde normalleştirmişler. Tarihe adını kazımış bilim insanları, sanatkarlar ve yazarlar tedavi görseydi, Türlerin Kökenini okuyup hayvanların evrimini bilemeyecek, Suç ve Ceza ile ahlakın göreliliğini anlayamacak ve frengiyi tedavi edemeyecektik…

Bkz: Paul Ehrlich, Dostoyevski, C. Darwin.

Yalnızlık ve hüzünle onu asla bulamadım.

Bulabildiğim tek şey…

Salt yaratıcılığımdı!

π

Pınar Şengül
Nörobilimci | Nöropsikolog | Aile Terapisti

Çocuk ve Ergen Terapisti Adaylarına Bir Not

“Çocuk ve ergen terapisti” ifadesi, meslektaşlar arasında sık kullanılan, kulağa da oldukça yerleşik gelen bir unvan. Ama bu tanımı her kullandığımda, içimde bir soru beliriyor:
İkisini aynı çatı altında topladığımızda neyi sadeleştiriyoruz, neyi görmezden geliyoruz?

Çünkü bu iki dönem, yalnızca gelişimsel olarak değil, terapistin içsel konumlanışı açısından da bambaşka dünyalar.

Bir çocukla çalışırken, terapist yalnızca gözlemleyen bir zihin değil, aynı zamanda duyumsayan bir beden hâline gelir. Çocuk, duygusunu henüz dil yoluyla ifade edemez; onun anlamı genellikle davranışta, sessizlikte, oyunda saklıdır. Dolayısıyla terapistin yalnızca “duymaya” değil, “eşlik etmeye” hazır olması gerekir. Nöroregülasyon, burada iki beden arasında kurulan bir denge gibidir. Ve bu dengeyi sürdürebilmek, çoğu zaman teknikten çok karakter yapısıyla ilgilidir.

Yani, çocuğun duygusuna girip onunla birlikte kalabilmek, terapistin içsel ritminin dışa açılmış bir uzantısıdır. Bazı terapistler için bu yer, güvenli ve canlıdır. Bazıları içinse yorucu, hatta boğucu olabilir.

Ergenlik, bireysel farklılıkların daha net ayrıştığı; özerklik, kimlik ve aidiyet gibi temaların su yüzüne çıktığı bir dönemdir. Burada terapist artık eşlik eden değil, karşılaşmaya açık olan bir pozisyondadır.

Ergen, yalnızca kendi krizlerini taşımaz. Onunla birlikte, ailenin kuşaklar boyu aktarılan çatışmaları, suskunlukları, tekrar eden modelleri de gelir o odaya.

Ve bu noktada terapist, bir çocuğun oyununa dahil olan kişi değil; ergenin öfkesine, sessizliğine, alayına yansızlıkla eşlik edebilen bir iç yapı olmalıdır.

Terapistin kendi narsisistik ihtiyaçları burada sınanır. “Ben duyuluyor muyum?”, “Ben işe yarıyor muyum?” gibi sorular, seansın ortasında fısıldar. Ve bu fısıltılarla kalabilmek, onları danışana yansıtmadan taşıyabilmek, işte bu… Bu bir duruştur.

Çocuk ve ergen terapisi arasında geçiş yapabilmek, yalnızca kuramsal bilgiyi değiştirmekle ilgili değildir. Bu, bir terapistin iç ritmini, duygusal taşıma kapasitesini, aktarım karşısında nasıl tepki verdiğini bilen biri olmasını gerektirir.

Çocuk seansa geldiğinde yere oturup oyun kurabilen, bedenini terapötik bir enstrüman gibi kullanabilen biriyken… ardından gelen ergene karşı sessizliğe tahammül edebilen, kendi iç boşluğuyla çarpıştığında kaçmadan orada kalabilen biri olmak… bu, iki farklı iç yapılanmadır.

Ve her terapist, bu ikisini aynı doğallıkla taşıyamayabilir. Taşımalı da değildir.

Çünkü terapistlik, yalnızca her danışana uyum sağlamak değil; nerede hakiki olduğumuzu, nerede yorulduğumuzu, nerede kendimize rağmen çabaladığımızı fark etmeyi de içerir.

Terapist, bir yaş grubunda derinleşmeyi seçtiğinde aslında eksiltmiş olmaz kendini. Aksine, kendi içsel sınırlarına ve kaynaklarına sadık kalmayı öğrenir. Ve bu sadakat, etik bir sadakattir. Danışanı öncelemeyi, ama kendini de kaybetmemeyi öğretir.

Hangi yaş grubuyla çalışırken daha çok ”kendiniz” oluyorsunuz? Hangi yaş grubu sizi daha rahat hissettiriyor? Bunun cevabını verdiğinizde yöneliminizi belirlemek sizin için yol gösterici olacak.

Unutmayın, terapist olmak, her yaş grubuyla çalışmayı değil; hangi yaşın duygusunda derinleşebildiğini bilmeyi gerektirir.

Ben nereden geldim?

”Ben kimim?” sorusundan daha önemli bir şey varsa o da ”Ben nereden geldim?” sorusudur.

Özellikle ergen psikoterapisinde sağaltım sürecinde bu soruyu yöneltir analizana, psikanalist. Bu soruyla başlar bir çok çözünme.

Ergenliğin başlayışı belirli, bitişi ise pek muğlak. Bu yüzden kendini erişkin olarak kabul eden, sevgili okur, belki sen de hala bir ergen olabilirsin, evet yaşın 30’larında olsa bile!

O yüzden bu soruyu kendine de sormalısın… Ve getireceği cevaplar, ruh yolculuğunda seni yönlendirecektir.

Sen kimsin? Mesleğin, yaşadığın yer ve ilişkilerin…

Oysa senin nereden geldiğin, maskenin ardındaki sana dair ne kadar çok gizemi açıklar.

Ben Pi olarak kimim? İnsanı analiz etme uğraşlarında, psikoloji, sosyoloji, biyoloji, tarih ve felsefe öğrenen biriyim…

Peki ben nereden geldim?

Cömert ve oluş’u akış’a bırakan bir babadan,

Güçlü ve ”ol” diyerek olduran bir anneden,

ve müzikal dehasıyla benim günümü gecemi harika enstrümanlar, notalar ve kompozisyonlarla donatan bir abiden! …

Beni her daim güldüren, müzikal deham, Atilla Volga.

Geldiğim yer müzikli, özgür ve güçlü…

Bir tarihçi çırağı (apprenti historien) olarak ben geldiğim yeri böyle özetledim…

Şimdi sıra sende!

SEN NEREDEN GELDİN?..

Uzm. Nöropsk. Pınar Şengül

Vur Parlak Çocuğa!..

Dilimizin yılmaz savunucusu Feyza Hepçilingirler, çok severek okuduğum, dilimize ve kültürümüze büyük önem veren, özellikle Türkçeye sahip çıkmamız gerektiğini vurgulayan çok değerli bir Türk edebiyatçısıdır. 26 Ocak 1948’de Ayvalık’ta doğan Hepçilingirler, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu, hayatı boyunca öğretmenlik yapmış ve yazarlığa devam etmiş biridir. “Türkçe “Off!”” ve “Yıldızların Suya Döküldüğü” gibi eserleriyle dilimizin zenginliklerini ve inceliklerini gözler önüne sermiştir.

Hepçilingirler’in “Belki de Kovulmuştur Cennetten” adlı denemesinden yola çıkarak yazdığım bu metinde, fiziksel şiddetin, aşağılamanın ve çocukları kendilerini kötü hissettirmenin gelecekte yaratacağı zararlara odaklanıyorum. 1948 doğumlu olan Hepçilingirler, Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti gibi Türk şiirinde ve yazınında geleceğe umutla bakan ekollerin eserleriyle büyümüştür. Tanzimat, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk yılları gibi dönemler de onun edebi anlayışını şekillendirmiştir. Bu dönemlerde, Namık Kemal, Ömer Seyfettin ve Halide Edip Adıvar gibi yazarlar, geleceğe dair umutlu bir bakış açısıyla eserler vermişlerdir.

Ancak, 2000’li yıllara doğmuş gençler, bu idealist yazarlarımızın aksine, geleceğe aynı umutla bakmakta zorlanıyor. Hepçilingirler’in yazılarında gördüğüm idealizm ve memleketimizin geleceğine dair iyimserlik, bu pessimist döneme doğmuş biri olarak beni yer yer fazla iyi niyetli düşünmeye itiyor.

3 sayfalık denemesinde, bir babanın çocuğunu dövmesi ve kendi anılarından yola çıkarak, ilkokuldayken arkadaşlarını güldürmek için yaptığı şakaları duyan bir hocanın ensesine indirdiği tokadın onda yarattığı travmayı anlatıyor. Bu tokat, yazarın dışa dönük ve cesur olabilecekken içe kapanık ve çekingen birine dönüşmesine neden olmuş. Hepçilingirler, “O tokat kişiliğimde nasıl bir iz bıraktı, kim bilebilir?” diyerek, bu tür deneyimlerin insan hayatındaki derin etkilerine dikkat çekiyor.

Bir ruh bilimci olarak, bu tür travmaların insan kişiliği üzerindeki etkilerine tamamen katılıyorum. Cezalandırma, birçok çocuğu ve insanı içe kapatır, cesaretlerini kırar. Ancak, bazı insanların savunma mekanizmaları farklı çalışır ve tokat yedikleri yerden güçlenirler. Bu, istisnai bir durum olsa da, var olan bir gerçektir.

Hepçilingirler’in idealist ve iyimser bakış açısı, onun döneminin yazarlarında sıkça görülen bir özelliktir. Onlar, her zaman geleceğe umutla bakmış ve çocuklara yatırım yapılması gerektiğine inanmışlardır. Ancak, bizim neslimiz, bu idealizmin yerini realizme bıraktığı bir dönemde yaşıyor. 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da doğan realizm akımı, gerçekliğin nesnel bir şekilde tasvir edilmesini savunur ve o dönemlerde pratiğe dökülemeyen teorik bir akımdı.

Ancak şöyle bir savda bulunabilirim ki; her ne kadar realizm 1850’lerde Fransa’da başlamış olsa da, 21. yüzyılda toplumsal gerçekçilik akımları, bireysellik, kimlik arayışı ve küreselleşme ile doruk noktasına ulaşmıştır. Bu yeni dönem, edebiyatta daha önce görülmemiş bir gerçekçilik anlayışını beraberinde getirmiştir. Bu yeni gerçekçilik anlayışına örnek olarak, Karl Ove Knausgård’ın “Kavgam”, Elena Ferrante’nin Napoli Romanları ve Michel Houellebecq’in “Element Parçacıkları” gibi eserler verilebilir.

21. yüzyıl, realizmin sadece edebi bir akım olarak kalmayıp, hayatın her alanına sirayet ettiği bir dönemdir. Bu dönemde, gerçeklik, tüm çıplaklığıyla ve karmaşıklığıyla ele alınmakta ve edebiyat, bu gerçekliği yansıtmak için yeni yollar ve anlatım biçimleri aramaktadır.

Hepçilingirler, denemesinin sonunda, “Çocuğa vurulan her tokat, belki yarının başbakanına, fizik bilginine, opera bestecisine, ressamına, yazarına, şairine vuruluyor aslında…” diyor. Bu sözlerle, bir çocuğa yapılan her türlü şiddetin, onun potansiyelini yok ettiğini ima ediyor. Ancak, günümüzde fiziksel tokatların yerini sözel şiddet ve zorbalık almıştır.

Hepçilingirler’in asıl anlatmak istediği, bir çocuğa atılan her tokadın, maddi veya manevi, aslında o çocuğun geleceğine, dolayısıyla toplumun geleceğine etki edeceğidir. Ancak, bu derin anlam, maalesef, bazen kötü niyetli kişiler tarafından parlak gençleri travmatize etmek için bir araç olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar, özellikle de kendi çevrelerindekiler, başkalarının başarılarını kıskanabiliyorlar. Kendi yetiştirdikleri kişilerin kendilerini geçmesini istemeyen bir rekabet duygusu içinde olabiliyorlar. Bu durum, psikolojide “narsisistik rekabet” olarak adlandırılır. Narsisistik rekabet, kişinin kendisini veya kendi uzantılarını (çocukları, öğrencileri vb.) başkalarından üstün görme ve başkalarının başarılarını tehdit olarak algılama eğilimidir. Bu eğilim, kişinin kendilik değerini koruma ve yüceltme ihtiyacından kaynaklanır.

Birçok öğretmen bile, “Bu öğrencim ileride çok başarılı olacak” denildiğinde, içten içe bir kıskançlık hissedebilir ve o öğrenciye daha mesafeli davranabilir. Başarılı çocukların ve gençlerin, hem maddi hem de manevi tokatlara maruz kalması kaçınılmaz hale geliyor. Onlar, yaramazlıklarından değil, başarılarının hazmedilememesinden dolayı cezalandırılıyorlar. Üniversite ve yüksek lisans düzeyindeki öğrencilerin bile sözel şiddete maruz kalması, bu durumun ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.

Hepçilingirler, “belki daha cesur olurdum, daha konuşkan olurdum” derken aslında ne kadar mütevazı olduğunu görüyoruz. Kendisi, başarılarıyla edebiyat dünyasında kendini kanıtlamış bir kişilik. Yazılarından anladığımız kadarıyla sürekli okuyan ve yazan biri olarak, o tokadı çoktan geride bırakmış. “Belki daha başarılı olurdum” diye düşünmesi de, başarının sınırının olmadığını gösteriyor. Biz okurları için kendisi zaten Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış bir yazardan farksız. Belki de o tokat, onun daha da çok çalışmasını ve kendini kanıtlamasını sağlamıştır.

Hepçilingirler’in ima ettiği gibi, bir çocuğa atılan her tokat geleceğe tesir eder. İnsanlar, kendi başarılarını ve çıkarlarını her şeyin üstünde tuttuğu sürece, geleceğin potansiyel liderleri, bilim insanları ve sanatçıları, engellerle karşılaşmaya devam edecekler. Toplum olarak, bu kısır döngüyü kırmadığımız sürece, Hepçilingirler’in idealindeki aydınlık geleceğe ulaşmamız zor görünüyor.

Çünkü gerçek başarı engelleri aştığımız kadardır. Bu, sadece gençlerin değil, toplumun her kesiminin içinde olan bir eğilimdir ve narsisistik rekabetin acımasız yüzünü yansıtır.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Şengül