Yanımda et yiyenlere bol saygı!

Birebirde tartışmalara girecek ve kimseye sıfırdan etik, çevrecilik ve dahası birlikte yemeğe çıktığın insanın duyarlılıklarına hoşgörülü davranmayı öğretemeyeceğim.

Bunlara vaktim yok!

Zaten bunu konuşmak zorunda kaldığım kimse hayatımda kalıcı da olmadı, hele hele dost hiç olmadı.

Benimle böyle tartışmalara girmişseniz, içinizde bana karşı bir hoşgörü olmadığına kaniyim.

Yaklaşık 15 yıldır bu konu üzerine konuştuğum maalesef yüzlerce insan benim veri analizim için geniş bir örneklem oluşturuyorlar. Ve bir kez dahi olsun, aralarında ”haklısın, hassasiyetlere hoşgörülü yaklaşmak gerekiyor.” diyen çıkmadı.

Bana eğer neden seninleyken vegan restoranlara gidiyoruz, neden yanında rahat rahat bir kuzu çevirme yiyemiyorum gibi alçak şakalar yapıyorsanız, zaten mutlaka sonunda iletişimimiz keskin bir şekilde sonlanacak.

Sizde yüzde 99,9’dansınız. Tebrikler. Tam bir kamu insanısınız. Sizler bilim için gerekli olan normal eğrinin 0 noktasısınız. Normal değerler diye bahsettiğimiz referans hattı sizlersiniz.

İşte geriye kalan, sizden farklı olan, hoşgörüyü içgüdüsel olarak gösterebilen o çok küçük bir insan grubunu doğrudan aykırı değer yapan da sizlersiniz.

Ben normal eğriyi bozanlardanım, o aykırı değerlerdenim. Ve o aykırı değerleri kalbime almaktayım. İletişimle insanların birbirlerini ne kolay zehirleyebileceğini anlayalı, bir elin parmağı kadar insanı alıyorum iletişim sahama.

Siz normal dağılım sağlayanlar, yani veganlık mı? yani sen et yemiyorsun diye biz de yanında yemeyelim mi? hayvanları sevmek için onların yediği otu yememek lazım! ben sana vegan olduğun için saygı duyuyorum, bak ot yemene karışmıyorum, sen de benim etime karışma, yanında seni yıllarca travmatize eden, belki mezbahalarda kanlar içinde can çekişen hayvanların acı içinde gözlerinden akan yaşları gördükten sonra uykusuz uzun geceler geçiren vegan arkadaşınla görüşür görüşürmez onun için acıyı çağrıştıran, et kokusundan midesini bulandıran psikolojik tepkisini hiç düşünmeyerek, hatta daha da fenası, bunu bilerek, inadına, onu rahatsız etmek, onun rahatsızlığından bir zevk alarak et yiyeceğim diye tutturuyorsan, kendine kendin gibi hoşgörüsüz dostlar edin.

Benim kalbimde hoşgörüsüz hiçbir insana yer ve bol kitlenizle tükettiğiniz o eski tahammül yok.

Sizler ancak benim hayatıma bir deneyin katılımcısı olarak girer ve çıkarsınız.

Ben sizlerle, çok konuştum. Sizlere çok kez anlattım.

Neden et görünce ölü bir buzağı cesedi gördüğümü..

Neden bunları öğrendikten sonra vegan olduğumu…

Kokusunun görünüşünün ve hatta bahsinin bile rahatsız edici olduğunu.

Ve bunları gözüme soka soka bahsetmelerinizin ve göstermelerinizin dostane olmadığını farkındayım.

Bir oyun belki sizin için, bir inatlaşma, ve çocuklarda görülen bir can acıtma sevdası, egosantrizm ve sadizm…

Ama ben bunlardan çoktan yoruldum.

Hayatıma giren hiç kimseye neden vegan olduğumu anlatamayacak kadar sıkıldım.

Hayatıma giren insanın vegan bir insanın felsefesini ve duygu dünyasını anlayacak kadar kendisini geliştirmiş olmasını bekliyorum.

Bu bilincin içinde, absürd şakalar, benimle yapılan o nadir yemek toplantısında et yenmenin istenmesi, ve veganların et yemeyerek dünyada büyük bir inek popülasyonu yaratıp, yaratacağı o na mümkün bütün o hikayeler de dahil.

Bunlarla bana gelen sizlerden inanın çok var…

Ve sizlere maruz kalmamak için insanın tamamen izole yaşaması gerekiyor. Çünkü siz her yerdesiniz. Nereye baksam siz varsınız.

Siz olmayanlarla karşılaştığımda ise o insanla dost olmuş oluyorum.

Ama o kadar çoksunuz ki çok yoruldum sizlerle iletişmeye çalışırken, ve belki de bir şeyleri anlatabilirim diye umarken…

Ben sizlere izahatten vazgeçtim. Çünkü her denemem başarısızlıkla sonlandı.

Bir de doludizgin bir zaman ve umut kaybıyla.

Ben hayatımda neden yanımda et yemeyi teklif etmeyecek insanları istediğimi burada da açıklamayacağım.

Çünkü bunun izahata gereği olmamalı.

İzah etmem gereken birisiyseniz, zaten yanlış bir arkadaşsınız.

Oturduğum masada karşımda bir kuzunun bacağını iştahla ısıran ve bunun benim hassasiyetime karşı yapılan bir gövde gösterisi olduğunu bildiğim biriyle aynı masada oturup yemek yemem.

Karşısınızda hayvan ölüsünden kokusundan görüntüsünden hem psikolojik, hem duygusal hem de fizyolojik sebeplerle rahatsızlık duyan birisi olduğunu biliyorsanız, yanında etsiz yenebilecek yüzlerce seçenekten birini seçerek hoşgörülü olabilirsiniz.

Olmuyorsanız da benle yemeğe çıkmayın.

İnada inat, bir öğününde et yemeden duramayacak bir insansınız belli ki.

Paylaşacaklarımız bu masaya kadarmış!

Dipnot: ”Ben vegana saygı duyuyorum, o da o zaman bana duysun.”

Tamam, teşekkür ederim, karşında roka yememe saygı duyduğun için.

Kesinlikle çok uygun bir analoji. Sizi rokamın kokusuyla, görüntüsüyle, ve geçmişiyle mutlaka benzer derecede rahatsız ediyor olmalıyım, ama siz buna rağmen benim vegan beslenmeme saygı duyup salatamdan rahatsız olmadınız.

Ben de bu saygıyı tabii ki iade ediyorum, kan ve metal kokusuyla, uzuvlarını gösteren kemikleriyle, acı dolu geçmişiyle beni baştan aşağı irkilten etinizi, afiyetle yiyebilirsiniz.

Ama tabii benden çok uzaklarda 🙂 !

Sorulara ve genişletişmiş tartışmalara ve sorulara kapalıyım, sizin için muhtemelen ilk, benim için ise bininci tekrar…

-Sizlerden olmayan.

Geç kaldım ama geldim.

15 Aralığa kadar Merkür Yay burcunda geriye gitti. Bu süreçte Yay burcu insanları bir yerlere elinde olmadan geç kaldı. İletişimde yanlış anlaşılmalara da maruz kaldı. Ama Yay insanı buna alışıktır. Bu yüzden bu yazımda geç kalma üzerine konuşacağım.

Yay yaradılışı gereği gergindir. Gerilmeden okunu atamaz. Bu yüzden her ne kadar en eğlenceli insan olarak tanımlansa da, bir stres yapıcı etkene maruz kalır kalmaz abartılı bir gerginliğe bürünür.

Yay’ı germek pek zor değildir. Hemen hemen her şeye gerilebilir. Bazen kendi düşüncelerine ve yazdığı senaryolara bile.

Ama bir yere geç kalıyorsa, o insandan çok kendisini gerer. O insanın tepkisini düşünmek, gidince asacağı surat, belki tüm buluşmanın güzel enerjisini bozacak o gecikmenin yaratacağı etkiler silsilesi…

Yay insanı en az bulunan burç olduğu için, karşısındakinin de buna anlayışlı davranmayacağı genellemesine çoktan varmıştır.

İnsanların büyük kısmı buluşmaya geç kalan birini hoş görmez, ‘‘Sıkıntı yok canım, ben de seni beklerken başka işlerimi hallettim, dükkanları gezdim, alışverişimi yaptım, kitabımı okudum, e-postalarımı yanıtladım…’’ demez.

Çok az insan böyle olduğu için Yay insanı en ufak gecikmede bile gardını alır, gerilir, okunu bırakmak için.

Evet, Yay önce karşısındakinin tepkisini izler… ve sonra… o oku bırakır.

Bir daha o insanla buluşmayacağını o ilk tepkiden bilir.

Hakikaten, kaç kişi var hayatımızda geç kaldığımızda,

‘‘Sıkıntı değil hayatım, benim keyfim yerinde, sen hiç acele etme’’ diyebilecek?

O insanların sayısını ben pekâlâ bilirim ve o insanlar benim konfor alanım olur.

Onlarla buluşurken, gecikmeme rağmen, beni asık bir suratla karşılamayacaklarını, uzun uzun bunun yüzünden surat asmayacaklarını, ‘‘Neden geç kaldın?’’ diye sitem etmeyeceklerini bilirim.

İnsan kendisini geren insanlardan uzak durmaya meyleder. İster arkadaş olsun, ister başka biri.

Bu kim olursa olsun, böyle küçük meseleleri büyüten insanları ben sevmem.

Uzun yıllar muhabbetim olan insanlarla dahi bu huylarını bildikten sonra görüşmeyi keserim.

Ne gerek var, bir oturup konuşacağız diye onca gerginliği çekmeye?

İnsan insanın zehrini almalı azizim,

Birbirine zehir olmamalı.

Ben seninle buluşmaya geliyorsam ve yolda bir aksilik çıkmışsa, ben o saatte orada olamamışsam, sen şikayet etmek yerine bana dostça yaklaşıp ‘‘Sıkıntı yok canım, hayat bu. Sen planlar yaparken yüzüne güler işte. Sonuçta geldin ya, önemli olan bu’’ diyemiyorsa, ne gerek var öyle bir arkadaşa?

Zaten hayat oldukça tahmin edilemez ve öngörülemez bir muamma.

Yarın şu saatte buluşacağız dersin, hasta olursun, uykusuz kalırsın, işlerinde bir aksaklık olur, metro çalışmaz, otobüs gecikir, trafik vardır, kaza olmuştur… hayat olmuştur kısaca. Life happens.

Her ne kadar vakit nakit olsa da, bazen o nakti yönetemeyiz. Çünkü hayat bizden daha kadirdir işte.

Ben size şunu söylemek istiyorum: Arkadaşınız olur, hatta işiniz olur. Biri size geciktiğinizde bir torba laf ediyorsa, o insandan kaçın. Hiç gerek yok bunlara.

Benim hayatımda bir elin parmağı kadar insan, tıpkı benim gibi, ‘‘Canım acele etme, benim keyfim yerimde’’ der. O insanları da ayrı bir yere koyarım hemen.

Aa, ne ilginç, bana onlarca mesaj atıp ‘’Neredesin, hadisene ben geldim’’ diye boğmadı beni. Geldiğimde güler yüzle karşıladı. Kusura bakma, geciktim çünkü derken bölüp, ‘Önemli değil kuzum, insanlık hali. Ne olacak’ diye konuyu kapattı…’’

Az böyle insanlar ama nadirliği kadar da özeller.

Var onlardan, varız…

Benim için hep büyük bir kriter olmuştur bu.

İnsan mükemmel değildir ya hu, ne bu her şeyi tam dozunda bekleme hali?

Vaktim kıymetli diyorsan, beklerken yapacak işlerini yap.

Ben birini beklerken hiç gerilmem, hatta sevinirim.

‘‘Ne güzel kitabımın bir bölümünü daha okumak için bana zaman hediye etti,’’ derim.

O insan gelince, ‘‘Senin sayende kitabıma daha çok zaman ayırabildim,’’ der, teşekkür ederim hatta.

Geç kalan insanlara kızmadan önce kendinize kızın.

Neden kendinize kalan zamanı değerlendiremiyorsunuz? Beklediğiniz yer her nereyse, yanınızda mutlaka telefonunuz vardır değil mi?

Mesajlar, sosyal medya ve e-postalar cabası.

Kitabınız, derginiz, gazeteniz varsa ne âlâ.

Hele bir de kendi ofisinizde ya da evinizde bekliyorsanız, değmeyelim öyle beklemenin keyfine…

İnsanlara geç kalınca kestiğiniz faturalar, güzel ilişkilerin sonudur.

En azından benim için öyle.

Geç kaldığımda of puf yapacak insanların hiç hayatıma girmemesi dileklerimle…

Hayat bu kadar ‘‘mükemmel’’ olabilmek için çok karmaşık.

Ve madem siz mükemmel olabileceğinizde ısrarlısınız, o zaman siz mükemmel olun ve geç kalan insanı beklerken kendi işlerinizle ilgilenin. O zaman kimse kaybetmez.

Geç kalan bir insanı daha hızlı getiremezsiniz, ama o kalan zamanı daha verimli kullanabilir, bir de o insana gergin bir yetişme baskısı yaşatmazsanız, ne kadar ‘tekrar görüşülesi’ bir insan olursunuz…

Ben şahsen, hayatımda böyle insanları tutmuyorum.

Yanımda, yakınımda olan 5-10 kişiyle bahtiyarım.

Ve yanımdakiler, görüşmelerimize geç kalabilir. Onları beklerken keyifle okumalarımı yaparım. 🙂

Lütfen benimle görüşmeyin, eğer görüştüğümüzde surat asacaksanız ve bana vaaz verir gibi vaktinizin ne kadar kıymetli olduğunu söyleyecekseniz.

Çünkü bazen ben de size, ‘‘Vaktinizi nasıl verimli kullanmanız gerektiğini’’ hatırlatamayabilirim…

-Bir Yay.

Kadın kadının kurdudur.

Kadının kadına yurt olduğunu hiç görmedim.

Kadın kadının basbayağı kurdudur.

Yüzüne ”ah vah” yapar,

Arkandan kanadığın yerden kendisine yeni bir konak çıkartır.

Birinin yarası, diğer bir kadının yeni sığınağıdır.

Hem de zevk alırlar bundan.

Kadın kısmına güvenmek yerine,

Görür görmez gardımı almam gerektiğini

Üzülerek kabul ediyorum.

Geç olmadan, bütün iyi niyetli, masum diğer kadınlara öneri olarak bırakıyorum.

Yaranızı bir kadına anlatmayın.

Kanatanı arar, bulur, bir de taparlar.

Mulier mulieri lupus est.

Love and Marriage in the Shadow of Infidelity: A Therapeutic Perspective.

Every year seems to chip away at our families, love, respect, and friendships

I was reminded of this while reading Alfred Adler, the renowned Austrian psychiatrist and psychologist of the 19th century.

In his book, Adler argues that if we feel interest and affection for someone, we must embody all the qualities that such interest demands. These include:

  • Honesty
  • Being a good friend
  • A sense of responsibility
  • Loyalty and trustworthiness

I believe that anyone who hasn’t managed to build a loving and committed relationship needs to recognise where they may have gone wrong.

Adler wrote this in 1913—111 years ago! His insights still resonate today.

Of course, problematic relationships have always existed, but back then, expert psychologists didn’t suggest things like, “Don’t interfere with each other; give each other space. Cheating before marriage is perfectly natural. Wedding stress can lead to infidelity, and these issues can be resolved and forgiven.”

Now, however, this is the prevailing attitude in both Europe and America. The year is 2024.

I’ve received couples therapy training from various institutes in America and Europe, and I continue to learn from different schools of thought.

Sadly, the situation isn’t promising for those who share Adler’s perspective.

We’re taught to tell clients who have been cheated on that reconciliation is possible and that peace can be restored.

As one of the few couples therapists who believes that remaining in a relationship marked by infidelity can harm both partners’ self-respect, I focus my sessions on empowering the betrayed partner.

In those moments, I no longer see a couple; I see someone who has been deceived and disrespected.

I help this person remember their worth and cultivate self-love and respect.

As for my training instructors, they tell couples that these situations can be mended. And from what I can see, they genuinely believe in this possibility.

If even deep-seated traumas can be healed, can the pain of a loved one turning their back on you, deceiving you, and developing feelings for someone else truly be resolved?

Can that knowledge simply be erased from memory? Can we accept it as normal?

According to the latest trends: yes.

They argue that instead of shouting at the child who spills milk, we should simply clean it up. That’s their analogy.

As I listen, I can’t help but chuckle wryly. However, I keep my “backward” thoughts to myself for fear they might disrupt their business.

After all, sharing my views might even make them feel unethical. Critiquing so-called experts often leads to backlash.

Yet I have long since dismissed them in my heart, guided by my respect for love. I know that attempting to correct their beliefs is futile.

Their underlying thought on infidelity among couples is simply this:

“If you didn’t value each other despite everything, you wouldn’t have come to me and spent so much money seeking my support.”

Yes, this is what they say amongst themselves—with a hint of mockery and a sense of superiority, forming a commercial coalition.

Now, to them, I’m one of their own.

In it for money, business, and exploiting people…

But I’m nothing like them.

I refuse to trample on people’s souls, their self-esteem, and most importantly…

Love.

Passion.

Family.

Money can always be earned.

My preference is to earn it for the greater good.

As long as people focus solely on their wallets, neither society, family, nor individuals will ever find peace.

In summary:

Don’t keep dishonest individuals in your life, especially those who betray you.

Spend your money not on those who cheat but on those who respect you.

Avoid seeking couples therapy to address infidelity…

No one deserves to be cheated on.

After all, there is no one else quite like you.

I wish for you to find someone who makes you feel special and unique.

Roy Lichtenstein, We Rose Up Slowly, 1964

Couples Therapist Pinar S.

Cinsellik ve Psikoloji:Tabuların Ötesinde

Bernini, Persephone’un Kaçırılması, 1622, Galleria Borghose.


Tarih boyunca farklı kimliklere bürünen cinsellik, uzun süre suç olarak görüldü. Aşk, en güzel haliyle bile, iki bedenin bir araya gelmesi toplum tarafından utanılacak bir fikir olarak dayatıldı. Ancak son çeyrek asırda, bu dogmalar yavaş yavaş kırılmaya başladı ve cinsellik artık daha özgürce, utanmadan yaşanıyor. İçinde büyüdüğümüz kültür önemli bir etken olsa da, cinselliğe yüklediğimiz anlam da şemalarımızla yakından ilişkili. Sahip olduğumuz şemalar, yaşadığımız zaman ve kültür tarafından etkileniyor.

Maalesef Türk kültüründe, Osmanlı’dan miras kalan etkilerle cinselliği yaşamak, “cezalandırıcılık” şemasına sahip kişilerde zorlayıcı bir tabu haline geldi. Cinsiyet farklılıklarının etkileri de göz ardı edilemeyecek kadar belirgin. Bir kadın veya genç kızsanız, cinselliği yaşamak ahlaksızlık ya da Türkçe’nin kendine has kelimesiyle “namussuzluk” olarak algılanabiliyor. Bu görüş, Anadolu insanının kültürel inançlarından biri olmaya devam ediyor, belki de yavaş yavaş aşınarak…

“Cezalandırıcılık” şeması, özellikle kadınlar üzerinde yoğun bir baskı yaratıyor. Cinsel ilişkiye giren bir kadın, özellikle ilk deneyiminden sonra, “yanlış bir şey yaptım” pişmanlığına yatkın hale geliyor. Dini inançların dışında da bu şema oldukça yaygın. Çünkü dini kurallarla büyüyen atalarımız, bunu geleneklerine de yansıttı. Şu anda dine inanmayan fakat cinselliği hala namussuzluk olarak gören bir kesim var. Bu düşünce, o kadar derinleşmiş ki, kurtulmak uzun zaman alıyor. Kurtulmak, bu şemayı tanımak ve kendimizden uzaklaştırmakla mümkün. Bunu bir terapistle yapmak mümkün olduğu gibi, kişinin kendini tanımasına yardımcı olacak felsefi yazılar ve ikna edici feminist propagandaların da büyük katkısı var.

Artık kadınlar, sadece aileleri veya diğerleri için değil, kendileri için yaşamaları gerektiğini bu feminist propagandalarla daha kolay benimseyebiliyor. İnsanın mutluluğu aramasına dair felsefi argümanlar, nihayetinde bireyi kendi seçimleriyle mutlu olabileceğini göstermeye itiyor. Epikür ve onu takip eden hedonist okullar, “iyi hazdır” prensibini savunmuşlardır. Epikuros’a göre haz, öncelikle acıdan uzak durmakken, Kyreneliler “haz, salt haz olduğu için önemlidir” anlayışıyla anlık hazzı her şeyin önüne koymuşlardır. Anlık haz dediğimizde akla basit ihtiyaçların karşılanması gelir: uyku, yemek ve orgazm.

Orgazm olabilmek üzerine neredeyse yüzyıldır (1945, Kinsey; 1964, Masters & Johnson) araştırmalar yapılıyor. Orgazmın aşamaları, belirleyicileri ve engelleri inceleniyor. Ancak bu süreç tamamen fizyolojik olmasına rağmen (damarların genişlemesi, limbik sistemin uyarılması, endorfin, oksitosin ve vazopressin salınımı vs., hem uyarılmada hem de orgazma ulaşmada bireylerin sahip olduğu şemalar etkili oluyor.

Cinsel ilişkide erkekler tarafından en sık karşılaşılan sorunlardan biri iktidarsızlık. Erekte olamamanın sebeplerinde hipertansiyon, kalp bozuklukları, obezite ve yüksek kolesterol gibi faktörler yer alsa da, genç yaşta sağlıklı bir erkekte bunun temel sebebi “kusurluluk” şemasından kaynaklanabilir. Kendini kusurlu, güçsüz ve beceriksiz hisseden bir erkek, sevdiği kadınla birlikte olurken “beni çekici bulmayacak” veya “ona yetecek kadar güçlü değilim” gibi düşüncelerle kendini strese sokabilir. Bu stres, kortizon salınımını artırır ve ereksiyonu baştan sona bitirir. Yüksek kaygıya sahip bir insanda ise evrimsel mekanizmalarımızdan biri olan “kaç ya da savaş” modu aktive olacağı için uyku, açlık, sindirim, boşaltım ve çiftleşme gibi ihtiyaçlar, sempatik sinir sisteminin uyanmasıyla bir süre susturulacaktır. Cinsel birleşme öncesi, “kusurluluk” şemasına sahip bir erkek tekrar bu kaygıları yaşayacağından, kendini sürekli engellemiş olacaktır. Bunun tedavisi için çeşitli yöntemler arasında, şema terapisi, alınacak bir ilaç kadar, belki de daha uzun vadeli bir çözüm sunabilir. Çünkü şema terapisi, kusurluluk inancından kurtulmayı hedeflerken, ilaçla yapılan çözümler yalnızca bedensel sorunları düzeltmeye yönelik olduğundan kesin bir çözüm sağlamayabilir.

Kadınlarda en sık rastlanan cinsel bozukluk olan vajinismus, ilaçlarla tedavi edilemez. Tek çözüm yolu, kişinin kafasını rahatlatmaktır. Vajinismus yaşayan bireyler genellikle yüksek kaygı ve korkuyla büyümüş olup, sevdiğiyle bile kendini tam olarak teslim edemezler. Vajinismus, dört farklı şema tarafından tetiklenebilir: “kusurluluk/suistimal edilme”, “dayanaksızlık”, “duyguları bastırma” ve yine “kusurluluk” şemaları. Kusurluluk şemasında, kadın erkeğin sözlerine güvenmez ve kendini kullanılmıs hisseder. Güvenemediği için kendisini kasarak cinsel ilişkiye izin veremez, istese bile.

Dayanaksızlık şemasında, cinsellik sırasında ve sonrasında (özellikle hiç cinsel ilişkiye girmemiş kızlar için) yaşanacak acılardan tedirgin olarak, bu acılara katlanamayacağını düşünmekten kaynaklanan bir sorun ortaya çıkar. Bu şemaya sahip kadınlar, “cinsel ilişki sonrası çok canım yanacak”, “uzun süre ağrım olacak” veya “ya başıma bir şey gelirse, mesela hamile kalırsam, ya cinsel hastalık kaparsam?” gibi düşüncelerle boğulurlar ve kendilerini kasarak cinsel ilişkiden kaçınabilirler.

Duyguları bastırma şemasında, kadın istemediği, arzulamadığı ve hatta sevmediği biriyle birlikte oluyorsa, “artık cinsel ilişki yaşama vaktim geldi, her ne olursa olsun daha çok düşünmemeliyim” gibi düşüncelerle duygularını bastırmaya çalışabilir. Bu da fazla rasyonalitenin duygulara ve yaşantılara zarar verebileceğine dair bir örnektir.

Son olarak, “kusurluluk” şemasının kadınlarda nasıl işlediğine değinelim. Birçok kadın, özellikle de Türkiye’de, cinsel ilişkiye girerken ışıkları kapatmayı tercih ediyor ve kendi bedenine bakılmasından rahatsızlık duyuyor. Bu rahatsızlık için bir sebep olmadan, “beni beğenmez” veya “çok kiloluyum” gibi düşünceler aklında sürekli tekrarlanıyor. Kendini kusurlu bularak, bu güzel kadınlar, kendilerinden uzaklaşıyor ve kendi bedenlerine sahip çıkmakta zorlanıyor.

Umuyorum ki, bir gün herkes tüm şemalarını çözebilir ve şemasız bir hayat yaşayabilir.



Cinsel Terapist Pınar Ş.

Love Lessons from Prairie Voles: What Rodents Can Teach Us About Commitment

The prairie vole is a well-known animal, especially in the scientific community, for its fascinating mating and monogamous behavior. Researchers have long been captivated by this small rodent, studying what makes its rare commitment to lifelong partnerships so intriguing. I fully understand that a well-educated neuroscientist might not learn much from this paper. Even I knew about prairie voles around 10 years ago… Considering that I was still a teenager with a developing prefrontal cortex, it shows that this information is widely popular—it’s not (only) that I was particularly wise back then.

Ah, the lovely prairie voles… I’ve always been very fond of them. I once had a dream where I told someone about my concerns for a rodent in distress. Not a cat or a dog, like literally everyone these days!

Today, as a devoted researcher of mating behavior, I was rereading the world-renowned research article on, well… yes, prairie voles.

Published in Nature back in 2006, when I was still a little girl playing with Barbies, Edwards and Self were researching why only a small number of animals are strictly monogamous. It’s monogamy or the highway, as they say!

https://www.nature.com/articles/nn0106-7

They found that different amounts of neurotransmitters, and thus their receptors (which go together like love and marriage), were at play.

For the curious non-neuroscientists: there’s a tiny, addictive area in our brains called the “nucleus accumbens,” which is highly associated with excitement and pleasure.

It’s the endpoint for dopamine, sent from another reward center called the VTA, and it generates motivation—motivation to pursue a partner, 🦑

find good food, 🍄

study neuroscience, 🧠

or even learn the R programming language for better statistical analysis.

Surprising as it may be, I’m spending all my motivational output from my beloved mesolimbic pathway on things that aren’t rose petals, porcini risottos, or lovers serenading from beneath my balcony. Of course, R and neuroscience are definitely worth the sacrifice of my youthful, romantic days!

But let’s get back to the real stars—those adorable prairie voles!

They should be role models for all men (and some women, though less frequently) who put a ring on someone and yet court others with a heartbeat.

From what humanity’s flaky commitment trends have taught us, trusting a man to stay loyal can be… tricky.

Meanwhile, these sweet little munchkins remain like fairy tale dreams, rarely coming true (p-value 0.000000000001 and effect size Cohen’s d being 0.000000000001).

In non-statistical terms (since I am no statistician and shall not speak like one), finding a man with the loyalty of a prairie vole is like finding a 500-carat pink diamond on the pavement—possible, but not very likely!

Male prairie voles have more D1 and D2 (dopamine) receptors in their nucleus accumbens. Specifically, they have more D1 receptors, which inhibit them from cheating—or, in more polite terms, from approaching a stranger female—once they’ve bonded to a beautiful female vole via their D2 receptors.

https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC2994774/

Long critique short:

Get your human males checked for their dopamine-related genes (DRD4, COMT, and DAT1) to learn their genetic predisposition for cheating, a.k.a. wandering off with other women while you could be raising their child.

https://www.genexdiagnostics.com/promiscuity-gene-drd4-test

And lastly, I forgot to mention: male prairie voles bond for life, which is why they are the sweetest rodents—sweeter than chipmunks and capybaras!

Long live prairie voles, for better or worse, for richer or poorer, in sickness and in health!

Neuroscientist & Neuropsychologist Pinar S.

Aldatmanın Gölgesinde Aşk ve Evlilik: Bir Terapi Perspektifi

Her geçen yıl; aileye, sevgiye, saygıya ve dostluklara balta vurmaya devam ediyor.

Bunu 19. yüzyılın imza isimlerinden Avusturyalı psikiyatrist ve psikolog Alfred Adler’i okurken tekrar farkettim.

Adler kitabında bir insanın bir insana ilgi ve yakınlık duyuyorsa, o ilginin gerektirdiğü bütün özelliklere sahip olması gerektirdiğini yazmış. Bunlar şöyle:

“Dürüst olmalı,

İyi bir arkadaş olmalı,

Sorumluluk duygusu taşımalı,

Sadık ve güvenilir olmalıdır.

Böyle bir aşk ve evlilik yaşamını kuramamış bir insanın, hiç değilse bu noktada yanlış yaptığını kavraması gerektiğine inanıyorum. “

Bunu 1913 yılında basılan kitabında yazıyor. 111 yıl önce yazmış Adler. (1913 yılında basılmış ”cinsiyetler arasında işbirliği” kitabı).

Elbette o zamanlarda da vardı sorunlu ilişkiler fakat şimdiki gibi alanında uzman psikologlar o zamanlar ”birbirinize karışmayın, geniş geniş alanlar verin, aldatmalar tam evlilik öncesi doğaldır, evlilik telaşı insanları aldatmaya yönlendirebilir, bunlar çözülebilir, affedilebilir” demiyorlar…

Hem Avrupa’da hem de Amerika’da şimdi durum böyle. Yıl 2024.

Hem Amerika hem de Avrupa’da bulunan Enstitülerden bizzat çift terapisi eğitimleri aldım ve farklı ekollerin eğitimlerini almaya devam ediyorum.

Maalesef, durum Alfred Adler ve onun gibi düşünenler için pek iç açıcı değil.

Aldatılmayla gelen danışanlarımıza bunun çözülebileceğini ve tekrar ateşkesin sağlanabileceğini söylememiz gerektiğini öğretiyorlar bize.

Aldatmanın dahil olduğu ilişkilerde, ilişkinin devam etmesinin her iki kişinin de özsaygısı için zararlı olduğunu düşünen nadir çift terapistlerinden biri olarak, aldatılmayı duyduğum terapi seanslarını aldatılan kişiyi güçlendirmeye odaklandırarak bireysel bir terapiye çeviriyorum.

Artık orada bir çift göremiyorum.

Kandırılan ve sayılmayan bir eş görüyorum.

Bu eşin kendi değerini hatırlaması ve dayanak olarak kendine olan sevgisi ve saygısını oluşturmasında destek oluyorum.

Bizim terapi eğitmenlerimize gelince, aldatılan çiftlere bunun onarılabilir olduğunu söylüyorlar.

Ve gördüğüm kadarıyla kendileri de bunun gerçekten onarılabilir olduğuna inanıyorlar.

İnsanın travmaları dahi onarılır da, sevdiği ve hayatını paylaşmak istediği kişinin ona sırtını dönmesi, kandırması, üstüne başka bir kişiye duygusal ve cinsel hisler geliştirmesi…

Hakikaten onarılabilir mi?

Bu bilgi hafızadan silinebilir mi?

Doğal karşılanabilir mi?

Yeni akıma göre: evet.

Mutfakta süt döken çocuğa bağırmak yerine o sütü yerden silmeliyiz diyorlar. Bu örneği veriyorlar.

Ben dinlerken içimden müstehzi bir şekilde gülüyorum. Ancak onlara göre ”epey gerici” gelecek bu fikirlerimi bir süre dillendirmiyorum.

Sonuçta onların ticaretini ve reklamını bozacak olan bu fikrim, onları içten içe erdemsiz dahi hissettirebilir. İnsanları, hele hele alanında ”uzman” olanları, etik olmayan fikirleri için eleştirmek genelde her daim karşı saldırıyla sonuçlanır.

Oysa ben onları çoktan ”sevgiye” olan saygımla içimde hiç ettim. Onları düzeltmenin namümkün olduğunun da farkındayım.

Aldatan çiftlerle ilgili düşünceleri perde arkasında sadece şu:

”Eğer siz birbirinize hala değer vermeseydiniz bunca şeye rağmen gelip bana size destek olmam için bunca para da dökmezdiniz.”

Evet, böyle söylüyorlarmış içlerinden. Biraz alayla, biraz da üstten bakan bir tavırla aralarında bir ticari koalisyon oluşturmuşlar.

Şimdi, onlara göre, onlardan biriyim.

Para için, ticaret için, insanları yolmak için…

Ama hiç de onlardan değilim.

İnsanların ruhlarını, öz saygılarını ve hepsinden de öte;

Sevgiyi…

Aşkı…

Aileyi…

Böyle ayaklar altına alamam…

Para her şekilde kazanılır.

Toplumun faydası için kazanmak tercihim.

Bir tek cebini düşünenler bu kadar fazla oldukça,

ne toplum,

ne aile,

ne de birey bulamaz huzuru.

Kıssadan hisse,

Size dürüst olmayan,

Hele hele sizi aldatan

Adamları ve kadınları

Hayatınızda tutmayın!

Paranızı da aldatana değil, aldatmayacak olana harcayın.

Çift terapisine aldatılmayla gitmeyin…

Hiç kimse aldatılmayı haketmez.

Çünkü kimsenin bir kopyası daha yoktur…

Sizi ÖZEL ve TEK hissedirecek insanı beklemeniz dileğiyle…

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Schadenfreude

Önce, ”İnsan sosyal bir hayvandır.”der Aristo ve sonra, bu sosyal ihtiyacın da kısıtlanması gerektiğini vurgular Hobbes, ”İnsan insanın kurdudur.” diyerek.

Dışa dönük kişilik özelliklerine sahip insanlar, en çok yarayı dışarıdan alırlar. Çünkü bal bile olsanız illa ki sevmeyen çıkar. Kimse herkesle anlaşamaz ve dışa dönük insanların da aldığı yaralarda içe dönük insanlara benzer arkadaşlık ortamlarına sahip olması bu sebeptendir. İnsanlar aslında yaşlandıkça sudan sebeplerle yalnızlaşmazlar, söylendiği gibi evlilik, çocuk ve iş değildir yalnızlaştıran. İnsan insanın zehridir çoğunlukla. Öyledir çünkü, kendi içinde huzur bulamayan mutlu olanın mutluluğundan sinsi bir acı çeker. Sinsice engel olmak ister ötekinin mutluluğuna. Bunun almancada bir adı vardır ve maalesef bu duygu vardır ve insanlığı yalnızlığa itmektedir: Schadenfreude.

Schadenfreude: Başkasının başarısızlığından mutlu olma hali.

Kıskançlığın ve öfkenin doğal oluşu kadar, Schadenfreude’de vardır, ve bununla yaşamayı öğrenmek gerekir. Ben bu duyguyu ilk öğrendiğimde schadenfreude’yi inceledim kendimde.

En başarılı olmak için diğerlerinin daha az başarılı olmas gerekir. Türkiye’de liseye ve üniversiteye hazırlanırken bir yarışa giriyor çocuklar. Yarışmaya ve kazanmaya programdırılmıştım ben de çoğu hedefleri büyük öğrenciler gibi. Hala zafer benim büyük bir parçamdır. Ancak hiç diyemesem de, çok az hissettim bu schadenfreude’yi. Üniversiteye girdiğimden beri de bi daha hiç duymadım bu hissi. Çünkü benim başarım, başkasının başarısızlığından doğmuyor aslında. Herkes kendi uzmanlığında başarılı olabilir ve bu diğerinin başarılı biri olmasına engel değildir. Tabii bunu diyebilmek için o yarış kulvarının da daralması gerekiyor. Liseye giriş sınavına çalışan çocuklarla , beyin cerrahisinde glioblastoma üzerine uzmanlaşmak isteyen tıp doktoru sayısı arasındaki farkı düşünün… İnsanın, başkasını değil de kendisnini geçmek istediği bir süreçtir öğrenmeye adanmış süreçler. Ve başkasıının başarısızlığına değil, kendi başarısına odaklanır ilerlemeyi arzulayanlar. Ben de kendimde bu duyguyu incelediğimde, noksanlığını farkettim. Biri evlenmiş, hakkında hayırlısı olsun, savcı olmuş ne mutlu, hayalindeki evi almış, ne güzel.

Başkalarının mutluluğu neden niçin benim derdim olsundu? Başkalarının hayatlarını düşünmek, salt zaman ve üretim katili. Herkes kendisine odaklansa, ne kadar daha hızlı ilerleriz kim bilir?

Acaba batı Avrupa ülkelerinden bilimde ve sanatta geri olma sebebimiz bu olabilir mi? Başkasının ne yapıp yapmadığıyla çok meşgul olmamız. Her ne kadar Türkiye’deki sıcaklık ve samimiyeti çok sevsem de, başkalarının hayatlarına bu kadar önem verilmesi bana fazlasıyla geriletici geliyor.

Yaş alarak bunları farkettikçe, dışa dönük özyapımı içe dönük bir huzurla harmanladım. Az insan hatta bazen hiç insanla huzurun varlığını muhafaza etmek kolaylaşıyor.

İnsan seven birinden, insandan uzak duran birine böyle dönüştüm.

Sevdiğim, hayran olduğum insanlar ise kendilerine odaklı, başarılarını başkalarının başarısızılığından besleyerek değil de kendisi yükselirken yanında parlayan insanları alanlardan ibaret.

Hayatımda sevdiğim iki elin parmağı kadar insan var. Bunların hepsi etrafını kendisi gibi başarılı insanlarla donatanlar…

Ben de dostlarımın iyi olmasından, hayallerine ulaşmasından, güzel yerlere gelmesinden hep memnun oldum. Onların ışıltısı benim ışıltımdan almaz ki..

Işıl ışıl oluruz bir olursak..

Ve bir kez mantar girdi mi bir sepete, kalan tüm meyveleri de küf tutmaz mı?

Etrafının kötü olmasını istemek, kendi kötülüğünü istemekten farksızdır.

Bu yüzden parlayalım birlikte…

Parlayamıyorsanız da küfünüzü uzak tutunuz azizim.

Mutlu Romantik İlişki: Kişilik ve Ten Uyumu.

Çift terapisti ve nöropsikolog Pınar Şengül’e göre uzun ve mutlu ilişkinin sadece iki bileşeni var. Uyumlu kişilikler ve tenler.

Ünlü psikolog Robert Sternberg Aşk Kuramında ise üç bileşene değinmiş: Tutku, samimiyet ve bağlılık.

Benim kuramımın adı ise ”Huzurlu Tutku kuramı’‘. Tutkunun huzur getirmediğini bilmek için psikolog olmaya gerek yok. Ancak tutkulu ilişkileri de belli bir düzeyde huzura ulaştırmak mümkün. Tutku girdiği her yerde uçları yaşatır. Şiddetli hazlar ve öfkeler iç içedir tutkuda. Bu yüzden büyük aşıkların hikayeleri acı sonlarla biter hep, epik şair Shakespeare’in de yazdığı gibi:

Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar.

Bu sebepten, korkutucudur yıldırım çarpması gibi ani aşklar, karşı konulamaz şehvi duygular.

Her ne kadar yıkım, tutkunun bir getirisi olsa da bu yıkımın şiddetini azaltmak mümkün. O da uyumlu karakter özelliklerini taşıyan bireylerin bir araya gelmesi. Uyumlu derken, benzer karakterlerden bahsetmiyorum. Benzer karakterler, tam aksine, uyumsuz bir ilişkinin tehlike çanlarıdır. Uzun ve huzurlu ilişkileri yaşayan çiftlerin birbirini tamamlayan kişilikleri olduğunu biliyoruz.

Elbette kişilik tek başına yeterli değil zira kültür, din, dil, eğitim ve sosyoekonomik sınıflar büyük bir etki gösterir, ancak bunlar zaten çoğunklukla benzerdir çünkü aynı ortamları ve arkadaş gruplarını paylaşan kişilerin çoğunlukla yakın sosyokültürel arkaplanlara sahip olduklarını biliyoruz. Bu dengeyi, tanışma ortamları zaten daha ilk baştan kurar. (Maalesef sosyal medya ve ”dating app” leri bunu da yapaylaştırdı ve doğal cinsel seçilimi yok etti.) Sosyokültürel yakınlık farkedildikten sonra, kişilik uyumu devreye girer.

Bırakın romantik ilişkiyi, iyi arkadaşlıklar da bu kişilik uyumuna dayanır. Kişilik uyumunu kişilik psikolojisi üzerinde uzmanlaşan bilişsel ve nöropsikologlar analiz eder. Kişilik testlerini yorumlayarak bize uygun kişiliklerle ilişkilere başlamak ve sürdürmek bir çok zarardan bizi kurtarabilir (zaman kaybı başta olmak üzere yaşanacak olumsuz hislerin de gerçekleşmesini önlemek gibi…)

Ten uyumuna gelince, zaten ilişkilerin neredeyse hepsi fiziksel çekim ve dış görünüşle başlar. Ve aynı şekilde, çoğu da bu sebepten biter. Sadece fiziki çekim yeterli değildir bir ilişki kurmak ve devam ettirmek için. Görünüş en güçlü başlatıcıdır ama asla devam ettirici değildir. Devam ettirici, yapıştırıcı kuvvet dimağların uyumudur. Bu yüzden ten uyumunun olduğu kadar, ve hatta daha da fazla kişiliklerin uyumu tutkulu ve huzurlu bir ilişkinin varlığı için şarttır.

Haydi, önce kendimizi tanıyalım. Bunu yapmak için özdeğerlendirme içeren bir testin ücretsiz bağlantısını aşağıda sizlerle paylaşacağım. Ama size önemli bir uyarı yapmak isterim. Sakın ola testi kandırmayın. Hiçbir cevabı eğip bükmeyin, olmadığınız biri gibi görünmeyin. Ruha estetik de makyaj da yapılmaz. Ve inanın, sizi SİZ olarak sevecek birini bulmalısınız. Makyaj akar, estetiğin miadı dolar. Doğal halinizle sizi sevmeyen biriyle yaşamak ömür boyu sürecek bir eziyettir. Bu yüzden, sizi sevecek birilerin olduğuna inanın. Her karakter lazımdır ve o karakterin uyumlu olduğu karakter tipleri de vardır. Kendinize yalan söylemezseniz, ilişkilerinizde mutluluğu bulmanızda size destek olacağım.

Soruları oldukça dürüst bir şekilde ve 7 secenegin tam ortasındaki yani 4. tuşa basmadan cevaplayın. Ortadaki tuş pas geçiyor soruyu.

Ve cevaplarken, genel halinizi düşünün. Özel durumlar istisnadır.

Test sonuçlarınızdan sonra kendinizi tanıyın.. Ve size küçük bir tüyo: sizle aynı karakter tiplemesinde olan insan size bir sevgili olarak asla uyumlu olmayacaktır. İhtiyacınız olan sizin eksik yanlarınızı kapatan biri!

Kendinize hoş gelin:

https://www.16personalities.com/tr

Ve size, bir oda, bir yatak ve BİR KÜTÜPHANE yetecek ruh eşinize de…

Uzman Nöropsikolog Pınar Ş. (Gottman ve İmago İlişki Terapisti)