Benim Darwinim.

Benim için değeri paha biçilemez bir insan (Üst-İnsan).

Bana 10 yıldır muhteşem bilginin zekayla ve deneyimle harmanlaşmış şeklini hap şeklinde sunan ve bana sonsuz güvenen, girdiğim her yolda arkamda bir gardiyan gibi dimdik duran, kadim hocam,daimi mentörüm, ve can içre dostum ile evrimin, sosyolojinin, psikolojinin ve daha bir sürü şeyin dehlizlerinde kaybolduk. Sonsuza dek konuşsak da çözümlenemeyecek gizemleri var gibi evrenden geniş insanın. İnsanı ve kendimi analiz etme yolculuğumda, benimle birlikte o muhteşem dehanı ve vizyonunu aktive ettiğin için teşekkür ederim..

Temennim, bu çooook kıymetli dostluğumuzun zirvesinden hiç düşmeden baki kalması…

Benimle paylaştığın o paha biçilemez zihnin için çok teşekkürler.

Her zaman daha iyiye evrilen Pi’ye şahit olman için sağlıklı kalman için elimden geleni yapacağım. (fonda: vegan ol, vegan ol.)

Daha paylaşacağımız nice dipsiz felsefi/psikolojik analizlere sevgili ve saygıdeğer Prof. Dr. M. Asım Karaömerlioğlu.

Your presence in my evolution is more than words can say. ♥️🧠📚

π

Yalnızlığı Kucaklamak: Modern Dünyanın Felsefi Bir Analizi

İnsanın yalnızlıkla olan ilişkisi hem çift yönlü hem de pek tuhaftır. Karl Marx, kapitalizmle birlikte gelen yalnızlaşmayı olumsuz bir sonuç olarak eleştirirken, Fransız yazar ve filozof Michel de Montaigne, yalnızlığın gerekliliğini ve faydalarını savunur. Montaigne’e göre, yalnızlık sadece kalabalıktan kaçmak değil, insanın kendi iç dünyasında huzur bulmasıdır.

“Kalabalıklardan kaçmak yetmez; kendimizi içimizdeki kalabalıklardan kurtarmak ve kendimizi kendimizden koparmak gerekir.” Michel de Montaigne

Yalnızlık üzerine düşünmek, insanlık tarihinin her döneminde önemli bir tartışma konusu olmuştur. Hannah Arendt, modern dünyada yalnızlığın insanın toplumsal bağlarını kaybetmesinin bir sonucu olduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda, kapitalizmin bireyleri toplumsal yaşamdan nasıl kopardığı üzerine Karl Marx’ın yabancılaşma teorisi de dikkat çekicidir. Marx’a göre birey, üretim süreçlerinde emeğinin meyvesinden ve diğer insanlardan yabancılaşır.

“İnsan, kendi emeğinin bir ürünü haline geldiğinde, yalnızca emeğine değil, aynı zamanda insani özüne de yabancılaşır.” Karl Marx

Ben de ilk başlarda Marx ve Hannah Arendt gibi düşünürdüm; emperyalizmin getirdiği bireyselcilik ve buna bağlı olan bencillik, toplumsal faydaya ket vuruyor ve insanların makineleşmesine sebep oluyordu. Hâlâ bir yanım bu düşünceye fazlasıyla katılmakta. Sanırım bu, idealist tarafım. Ancak yaş aldıkça, insanın idealizminin törpülendiğini fark ettim. Ömür boyu idealist kalmak elbette mümkündür. Mesela Che Guevara, idealleri uğruna savaşan ve sonunda hayatını feda eden bir figürdür. Aynı şekilde, Rosa Luxemburg da sosyalizme olan inancı nedeniyle hayatını kaybetmiş, ölene kadar devrimci ideallerini savunmuştur. Mahatma Gandhi, pasif direnişiyle ve ideallerine bağlılığıyla dünyaya örnek olmuştur. Ancak böyle büyük isimler dışında, sıradan insanların ideallerine sıkı sıkıya bağlı kalmaları oldukça zordur. Çünkü yaşamın gerçekleri ve zorunlulukları, insanı bir noktada pragmatist olmaya zorlar.

Yalnızlık ve Modern Yabancılaşma

Dürüst olmak gerekirse, benim içimde hâlâ bir parça idealizm var. Ancak bu idealizm zamanla hayatın gerçekleriyle çatışmaya başladı. İnsan hiçbir zaman tek bir yöne sabit kalmaz; bir konuya birçok farklı açıdan bakmaya yatkındır. Çünkü duygu durumumuz değiştikçe, herhangi bir kavramın daha önce görmediğimiz olumlu taraflarını da görmeye başlıyoruz. İşte benim de yalnızlıkla ilişkim böyle gelişti. Kendimi bildim bileli, insanı yalnızlaştıran emperyalizme hakaretler savurdum. Hâlâ da tam olarak bu eleştiriyi bırakmış değilim.

“Sevgi, yalnızlıktan kurtulmanın tek yoludur.”
Erich Fromm

Ancak şunu da fark ettim ki yalnızlık, her zaman bir ceza değildir. Erich Fromm’un dediği gibi, sevgi, yalnızlıktan kurtulmanın en temel yoludur. Ama aynı zamanda, insanın yalnızlıkta kendini bulabilmesi, varoluşunun anlamını keşfetmesi için önemli bir fırsattır. Modern dünyada yalnızlık, dijital çağın yarattığı sahte kalabalıklar içinde bile daha derin hissedilebilir. Sosyal medya, yüzeysel bağlantılar yaratırken insanın gerçek bağlardan daha çok kopmasına neden olabiliyor. Bu, Hannah Arendt’in modern insanın yalnızlaşmasıyla ilgili fikirlerini daha anlamlı kılar.

Bu bağlamda Emmanuel Levinas, insanın yalnızlık ve ötekilik ilişkisini etik bir çerçevede ele alır. Ona göre, insanın yalnızlığı ancak “öteki” ile olan ilişkisi içinde anlam bulur. Levinas’ın şu sözleri bunu açıklar:

“Ötekiyle karşılaşma, yalnızlığımızı anlamlandırır ve insanı gerçek etik bir varlık yapar.”
Emmanuel Levinas

Toplumsallık ve Bireysellik

Dediğim gibi, insan hiçbir şeye tek taraftan bakamıyor. Baksa bile, bu sadece o an mahkûm bir düşünce oluyor. Elbette bireyselliği toplumsallığa daha fazla tercih eden insanlar olabilir. Aynı şekilde toplumsallığı bireyselciliğe üstün görenler de olacaktır. Ancak hiçbir insan tamamen bireyselci ya da tamamen toplumsalcı olabilir mi? Bence, “tamamen bireyselci” ya da “tamamen toplumsalcı” diye nitelendirdiğimiz ünlü yazarlar, düşünürler ve siyasetçiler sadece o yönlerini dile getiriyorlar. Tezatlık oluşturmamak adına, diğer tarafla ilgili düşüncelerini yazmıyor ya da dile getirmiyorlar. Ancak bir insanın yalnızca “beyaz” ya da “siyah” olmadığı çok açıktır. İnsanlar kendilerini daha çok “grinin tonları” olarak görür ve gösterir.

Bir Türk vatandaşı olarak toplumsalcı düşünürlerden aklıma ilk olarak Orhan Kemal geliyor. Orhan Kemal, yazılarında toplumun iyiliğini ve bekasını her daim düşünen bir yazar olarak öne çıkıyor. Ama onun için bile diyebilir miyiz ki, “Orhan Kemal her zaman kendisinden çok başkalarını düşünmüştür”? Fazlasıyla indirgemeci bir yaklaşım olur. Çünkü o da, her insan gibi, zaaflardan, acılardan ve temel gereksinimlerden oluşuyor. Belki kendisine sorsak, o da tamamen toplumsalcı olduğunu söylemezdi. Dediğim gibi, bu örnekler çoğaltılabilir. Kendini tamamen bireysel çıkarları gözeten bir düşünürü ele aldığımızda da aynısını söyleyebiliriz. Mesela, Friedrich Nietzsche‘nin genelde bireyselciliği savunduğu düşünülür. Ancak Nietzsche’nin metinlerinde, insanın güçlü bir içsel özgürlükle toplumu dönüştürebileceğine dair ipuçları da buluruz. Yani hiçbir filozof ya da yazar tek bir kavrama indirgenemez.

Yalnızlığın Kendiyle Barışık Yönü

Bir süredir insanlarla olan ilişkilerimde, insanların çoğunlukla faydadan çok zarar verdiğini fark ettim. Her ne kadar içimdeki Polyanna bir yerlerde savaş vermeye devam etse de, tecrübelerim (ki bunlar genellikle acı olanlar), insanlarla belirli bir mesafeyi korumayı kendime misyon edindirdi. Yalnızlığı sevmem ve bunu sevmenin beni kapitalizmin kölesi yapmayacağını kabullenmem, başarısız insan ilişkileriyle paralel bir şekilde gelişti. Özellikle kan bağı olan ilişkilere verdiğim değeri, büyük çabalarla oluşturmaya çalıştığım dostlukları yitirdiğimde anladım. Nazım Hikmet’in ‘Kan Konuşmaz‘ adlı romanını yaklaşık 15 yıl önce okuduğumda, genetik bağların ilişkilerde büyük söz sahibi olmayacağı fikrine o zaman ikna olmuştum. Ancak zamanla genetik bağların ilişkiler üzerindeki etkisini daha derin sorguladım. Modern biyoloji ve evrim psikolojisi, genetik bağların insan davranışlarını şekillendirmede önemli olduğunu ileri sürse de, Nazım’ın düşüncesi, insan ilişkilerinin sadece biyolojik temellerle açıklanamayacağını vurgular.

Bu noktada, Zygmunt Bauman‘ın “akışkan modernite” kavramı devreye girer. Bauman, modern dünyada ilişkilerin giderek daha kırılgan ve geçici hale geldiğini, bu yüzden bireylerin yalnızlık duygusunun arttığını belirtir:

“Modern insan, özgürlüğün bedeli olarak yalnızlığı seçmeye zorlanır. Ancak bu yalnızlık, bir özgürlük değil, geçici bağların kaçınılmaz sonucudur.” Zygmunt Bauman

“Yalnızlık, varoluşun özüdür.”
Emil Cioran

Ezcümle, anne tarafından büyük genetik paylaşımlar taşıdığım akrabalarımda bile dostane bir ilişki kuramadığımı fark ettikten sonra, bunu denemenin başından beri yanlış olduğunu ve mantığın kalpten daha haklı çıkabileceğini kabul ettim. İnsan gönlünün peşinden gitmek ister ama “gitme” diyen iç sesi ve tecrübeleri dinlemediğinde zarar görebilir. Bu nedenle, tecrübelerden ders almamak bir aptallık olur. İşte burada mantık fazlasıyla gerekli. Gönlün sesini susturmanın gerektiği yerler, acı tecrübelerin bağıra bağıra konuştuğu yerlerdir.

“İnsanın kendi varoluşunu anlaması, yalnızlıkla başlar.”
Martin Heidegger

Bu yüzden yalnızlığımı seve seve kucaklıyorum. Yalnızlığımda beni yanlış anlayan, söylediklerimi art niyetli yorumlayan ya da hakaretle karşılayan kimse yok. Yalnızlığımda bol bol kitap, bol bol müzik ve kendime olan inancım var. Montaigne’in dediği gibi:

“Kalabalıklardan kaçmak yetmez; kendimizi içimizdeki kalabalıklardan kurtarmak ve kendimizi kendimizden koparmak gerekir.”

Michel de Montaigne

“Kim yalnızlığı seçerse, yalnızlığı güçle taşır.”
Friedrich Nietzsche

Zincirlerinden kurtulan bir ruh, zamanla üzerindeki ağırlıkları da atmayı öğrenir. Büyük kalp kırıklıkları sonrası her daim yer değiştirdim. Şehirler, hatta ülkeler değiştirdim. Ancak insanın yalnızca fiziksel yer değiştirmelerle ferahlamayacağını öğrendim. Gerçek ferahlık, zihinsel zincirlerden kurtulmakla gelir. Montaigne’in dediği gibi:

“Kendi içine dönebilen ruhumuz, kendi kendine yoldaş olabilir. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız kalabileceğimiz bağımsız bir köşe ayırmalı ve orada gerçek özgürlüğümüzü kurmalıyız.”

Sonuç olarak, yalnızlık, insanın kendini bulması ve anlaması için bir fırsattır. Büyük yazarlar, şairler ve filozoflar yalnızlığı hem bir ıstırap hem de bir farkındalık kaynağı olarak görmüşlerdir. İnsanlarla olan ilişkilerde mantığın sesini dinlemek ve yalnızlığın dönüştürücü gücünü kabullenmek, hayatı daha anlamlı kılabilir.

“Cehennem, başkalarıdır.”
Jean-Paul Sartre

Belki de yalnızlık, insanın kendisiyle barışması ve gerçek özgürlüğünü bulması için ödediği en büyük bedeldir.

﹒π

Aynı Sofrada Hoşgörüsüzlüğe Bilimsel Bir Yanıt: Etiği ve Eti Anlamak

Alerji Testi

Hayatta en sevmediğim şeylerden biri belirsizliktir. Beni tanıyanlar bilir; net, kesin ve üzerinde düşünülmüş bir bilgi kadar bana huzur veren başka bir şey yoktur. Bu yüzden, uzun zamandır süregelen fiziksel rahatsızlıklarımı çözmek için alerji testi yaptırmaya karar verdim.

Test sonuçlarına göre, domuz ve tavuk başta olmak üzere belli proteinlere ciddi anlamda hassasiyetim var. Ama işin tuhafı, bu hassasiyet sadece yediklerimle sınırlı değil. Yani yanımda birisi tavuk yerken bile rahatsızlık hissetmemin bir sebebi varmış. Bu bilgi beni hem şaşırttı hem de, itiraf edeyim, içten içe mutlu etti. Çünkü artık “abartıyorsun” diyenlere verecek bilimsel bir cevabım var.


Aynı Sofrada Tavuk Tabağı

Tavuk ve domuz alerjisi, sadece yemek yememekle çözülebilecek kadar basit değil. Tavuk proteini olan Gal d 5, yalnızca tavuğu tükettiğinizde değil, havaya karışan mikroskobik partiküllerle bile sizi etkileyebiliyor. Tavuk pişirilirken yayılan buhar veya masadaki birinin çatalından sıçrayan minik damlacıklar… İşte mesele tam da burada başlıyor.

Eğer ciddi bir alerjiniz varsa, çevrenizde tavuğun hazırlanması, hatta sadece tüketilmesi bile sizi etkileyebilir. Çünkü bu proteinler, solunum yoluyla bile vücuda girerek bağışıklık sisteminizi tetikliyor. Özellikle tavuk serum albüminine (Gal d 5) duyarlıysanız, bu mikroskobik düzeyde bir protein bile reaksiyona yol açabilir. Yani, “abartıyorsun, yan masada tavuk yiyorlar diye ne olacak ki?” diyenlerin, aslında meseleye ne kadar uzak olduğunu görmek benim için göz açıcı oldu. O masum görünen tabak, bana nefes almakta zorlanacak kadar büyük bir sorun yaratabiliyor.


Domuzdan Kaçış: Hikayenin Diğer Yüzü

Domuz alerjim, biraz daha “görünmez” bir düşman. Çünkü domuz, sadece et olarak değil, domuz serum albümini (pork serum albumin) gibi proteinlerle de hayatımıza sızabiliyor. Bu protein, jelatin gibi hayvansal yan ürünlerde de bulunabiliyor. Özellikle ilaç kapsüllerinde, tatlılarda veya hazır gıdalarda karşımıza çıkan bu yan ürünler, farkında bile olmadan alerjik reaksiyonlara yol açabiliyor.

Dahası, domuz serum albümininin kedilere özgü Fel d 2 proteini ile çapraz reaktivite gösterebilmesi, bu durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Yani, eğer kedi alerjiniz varsa, domuz alerjisi yaşama olasılığınız artıyor. Bu bilgi hem içgüdülerimi doğruladı hem de beni daha dikkatli biri olmaya itti.


Yaşadıklarımla Öğrendiğim Şey

Bunu yaşarken öğrendiğim en önemli şeylerden biri, bir şeyin sizi nasıl etkilediğini gerçekten anlamanın gücüdür. İnsanlar anlamadıkları şeyi küçümseme eğilimindedir. Alerji testimi yaptırmadan önce, rahatsızlıklarımı anlatmaya çalıştığımda aldığım tepkiler genelde “bir şey olmaz” veya “herkes biraz hassastır” gibi hafifletici yorumlarla sınırlı kalmıyordu. Çoğu zaman “bencilsin,” “narsistsin” ve “sadece kendin için fedakarlık yapılmasını istiyorsun” gibi daha ağır ithamlara da maruz kaldım.

Bu tepkiler bana, bu insanlarla ilişkimi sürdürmekte artık bir anlam kalmadığını gösterdi. En basit duyarlılığıma bile bu kadar hoşgörüsüz yaklaşmaları, hem benim rahatsızlığıma duydukları saygısızlık hem de beni nahoş etiketlerle tanımlayarak dostluk kurumuna tamamen aykırı, düşmanca bir tavırdı.


Sınır Çizmenin Gücü

Bu deneyim bana şunu öğretti: Kendini anlamak ve buna göre sınırlarını çizmek, yalnızca bir zorunluluk değil, aynı zamanda bir özgürlüktür. Ve gücün sadece kendini anlamaktan değil, aynı anlayışı karşındaki insana gösterebilmekten de geçtiğini öğrendim. Hoşgörüsüzlük bir zayıflık, empati ise insan olmanın en güçlü yanı.

Eğer biri, sizin rahatsızlıklarınızı küçümsüyor ve kendi konforunuza dair sınırlarınızı reddediyorsa, bu durum onun empati kapasitesinin zayıflığından kaynaklanır. Anlayış göstermeyen bir insana empati beklemek de, ne yazık ki boş bir çaba olur.


SONUÇ: BİLİNÇLİ SEÇİMLERİN GÜCÜ

Alerji testi yaptırmadan önce sürekli “neden böyle hissediyorum?” diye kendime soruyordum. Artık cevaplarım var ve bu cevaplar sadece fiziksel rahatsızlıklarımı değil, çevremle kurduğum ilişkileri de yeniden değerlendirmeme yardımcı oldu. Yanımda biri tavuk yerken hissettiğim rahatsızlık bir muamma değil; açıklaması olan, net bir gerçek.

Bir daha biri “abartıyorsun” yahut “bencilsin” dediğinde, onlara hatırlatmak isteyeceğim şey şu: Güç, kendini anlamakla başlar. Ama aynı zamanda karşındakine de aynı anlayışı gösterebilmekle tamamlanır. Ve ben, hem kendime hem de çevremdeki insanlara anlayış göstermeyi hayatımın bir parçası haline getirirken, bunu hak etmeyen insanlarla zaman kaybetmemeyi de öğrendim.


Bilim bize cevaplar verir, ama asıl güç, bu cevaplarla insan gibi hareket etmeyi başarabilmektir. Anlayış, hem kendimize hem başkalarına duyduğumuz saygının gerçek ölçüsüdür.

π

Çekim Yasası: İlişkilerde Benzerler mi, Zıtlar mı Kazanır?

23andMe’nin 15.298 çift üzerinde gerçekleştirdiği kapsamlı bir araştırma, ilişkilerdeki çekim gücünün temel dinamiklerini ortaya koyuyor. Bu çalışmada, birlikte çocuk sahibi olmuş çiftlerin genetik ve davranışsal özellikleri analiz edildi ve çarpıcı bir sonuç elde edildi: İnsanlar, genellikle kendilerine benzeyen kişilerle eşleşiyor. “Zıtlıklar çeker” miti, bu veriler ışığında büyük ölçüde çürütülüyor.

Ortak Noktalar: İlişkilerde Benzerliklerin Rolü

Araştırma sonuçları, çiftlerin genellikle şu özellikleri paylaştığını gösteriyor:

  • Benzer yaş grupları: Çiftler, sıklıkla birbirine yakın yaşlarda oluyor.
  • Eğitim seviyesi: Eğitim düzeyindeki uyum, ilişkilerde belirgin bir faktör olarak öne çıkıyor.
  • Beden Kitle İndeksi (BMI): Çiftler genellikle benzer BMI değerlerine sahip.
  • Davranışsal eğilimler: Özür dileme eğilimleri bile çiftler arasında ortak bir özellik olarak görülüyor.

Ayrıca, ilgi alanları da bu ortaklıkların bir parçası. Sporcular, diğer sporcularla; doğa yürüyüşçüleri, yine doğa yürüyüşçüleriyle eşleşiyor. Dakik insanlar, zamanı önemseyen kişilerle bir araya gelirken, vejetaryenler de diğer vejetaryenlerle ilişki kuruyor.

Zıtlıklar Nerede?

23andMe verilerine göre, zıtlıkların çekimi bazı durumlarda geçerli olsa da genellikle istisnai bir durum. Örneğin:

  • Gece ve sabah insanları: Gece geç saatlere kadar ayakta kalan bireylerin, sabah insanlarıyla eşleşme olasılığı daha yüksek.
  • Yön bulma becerisi: İyi bir yön bulma becerisine sahip olanlar, kaybolmaya yatkın bireylerle bir araya geliyor.
  • Sivrisinekler: Sivrisinekler tarafından sürekli ısırılan kişiler, bu sorunu yaşamayan bireylerle eşleşiyor.

Ancak, bu zıtlıkların yarattığı bağ, genellikle benzerliklerin etkisi kadar güçlü değil. Araştırmanın bir başka önemli bulgusu, benzer BMI’ye sahip çiftlerin daha mutlu olduklarını göstermesi. Bu, fizyolojik uyumun ilişkilerde önemli bir rol oynayabileceğini düşündürüyor.

Benzerlikler, sağlam bir temel oluşturur ve ilişkilerin istikrarlı ilerlemesini sağlar. Ancak, bazk farklılıklar da tamamlayıcı bir güç haline gelebilir. Navigasyon becerisi olmayan biri için yön bulabilen bir partner, pratik bir çözüm sunar. Aynı şekilde, gece sessizliği isteyen biri için sabahları erken uyanan bir partner, her iki taraf içinde üretken ve huzurlu bir ortamı yaratır.

Amaç net: Neredeyse kendinize benzeyen birini bulmak (yaş, kilo, eğitim seviyesi, sportiflik, beslenme alışkanlıkları, sigara kullanımı vs.)—navigasyon ve sirkadiyen ritim hariç. 🙂

Uzm Nöropsk Pınar Şengül

Çift ve İlişki Terapisti

Geç kaldım ama geldim.

15 Aralığa kadar Merkür Yay burcunda geriye gitti. Bu süreçte Yay burcu insanları bir yerlere elinde olmadan geç kaldı. İletişimde yanlış anlaşılmalara da maruz kaldı. Ama Yay insanı buna alışıktır. Bu yüzden bu yazımda geç kalma üzerine konuşacağım.

Yay yaradılışı gereği gergindir. Gerilmeden okunu atamaz. Bu yüzden her ne kadar en eğlenceli insan olarak tanımlansa da, bir stres yapıcı etkene maruz kalır kalmaz abartılı bir gerginliğe bürünür.

Yay’ı germek pek zor değildir. Hemen hemen her şeye gerilebilir. Bazen kendi düşüncelerine ve yazdığı senaryolara bile.

Ama bir yere geç kalıyorsa, o insandan çok kendisini gerer. O insanın tepkisini düşünmek, gidince asacağı surat, belki tüm buluşmanın güzel enerjisini bozacak o gecikmenin yaratacağı etkiler silsilesi…

Yay insanı en az bulunan burç olduğu için, karşısındakinin de buna anlayışlı davranmayacağı genellemesine çoktan varmıştır.

İnsanların büyük kısmı buluşmaya geç kalan birini hoş görmez, ‘‘Sıkıntı yok canım, ben de seni beklerken başka işlerimi hallettim, dükkanları gezdim, alışverişimi yaptım, kitabımı okudum, e-postalarımı yanıtladım…’’ demez.

Çok az insan böyle olduğu için Yay insanı en ufak gecikmede bile gardını alır, gerilir, okunu bırakmak için.

Evet, Yay önce karşısındakinin tepkisini izler… ve sonra… o oku bırakır.

Bir daha o insanla buluşmayacağını o ilk tepkiden bilir.

Hakikaten, kaç kişi var hayatımızda geç kaldığımızda,

‘‘Sıkıntı değil hayatım, benim keyfim yerinde, sen hiç acele etme’’ diyebilecek?

O insanların sayısını ben pekâlâ bilirim ve o insanlar benim konfor alanım olur.

Onlarla buluşurken, gecikmeme rağmen, beni asık bir suratla karşılamayacaklarını, uzun uzun bunun yüzünden surat asmayacaklarını, ‘‘Neden geç kaldın?’’ diye sitem etmeyeceklerini bilirim.

İnsan kendisini geren insanlardan uzak durmaya meyleder. İster arkadaş olsun, ister başka biri.

Bu kim olursa olsun, böyle küçük meseleleri büyüten insanları ben sevmem.

Uzun yıllar muhabbetim olan insanlarla dahi bu huylarını bildikten sonra görüşmeyi keserim.

Ne gerek var, bir oturup konuşacağız diye onca gerginliği çekmeye?

İnsan insanın zehrini almalı azizim,

Birbirine zehir olmamalı.

Ben seninle buluşmaya geliyorsam ve yolda bir aksilik çıkmışsa, ben o saatte orada olamamışsam, sen şikayet etmek yerine bana dostça yaklaşıp ‘‘Sıkıntı yok canım, hayat bu. Sen planlar yaparken yüzüne güler işte. Sonuçta geldin ya, önemli olan bu’’ diyemiyorsa, ne gerek var öyle bir arkadaşa?

Zaten hayat oldukça tahmin edilemez ve öngörülemez bir muamma.

Yarın şu saatte buluşacağız dersin, hasta olursun, uykusuz kalırsın, işlerinde bir aksaklık olur, metro çalışmaz, otobüs gecikir, trafik vardır, kaza olmuştur… hayat olmuştur kısaca. Life happens.

Her ne kadar vakit nakit olsa da, bazen o nakti yönetemeyiz. Çünkü hayat bizden daha kadirdir işte.

Ben size şunu söylemek istiyorum: Arkadaşınız olur, hatta işiniz olur. Biri size geciktiğinizde bir torba laf ediyorsa, o insandan kaçın. Hiç gerek yok bunlara.

Benim hayatımda bir elin parmağı kadar insan, tıpkı benim gibi, ‘‘Canım acele etme, benim keyfim yerimde’’ der. O insanları da ayrı bir yere koyarım hemen.

Aa, ne ilginç, bana onlarca mesaj atıp ‘’Neredesin, hadisene ben geldim’’ diye boğmadı beni. Geldiğimde güler yüzle karşıladı. Kusura bakma, geciktim çünkü derken bölüp, ‘Önemli değil kuzum, insanlık hali. Ne olacak’ diye konuyu kapattı…’’

Az böyle insanlar ama nadirliği kadar da özeller.

Var onlardan, varız…

Benim için hep büyük bir kriter olmuştur bu.

İnsan mükemmel değildir ya hu, ne bu her şeyi tam dozunda bekleme hali?

Vaktim kıymetli diyorsan, beklerken yapacak işlerini yap.

Ben birini beklerken hiç gerilmem, hatta sevinirim.

‘‘Ne güzel kitabımın bir bölümünü daha okumak için bana zaman hediye etti,’’ derim.

O insan gelince, ‘‘Senin sayende kitabıma daha çok zaman ayırabildim,’’ der, teşekkür ederim hatta.

Geç kalan insanlara kızmadan önce kendinize kızın.

Neden kendinize kalan zamanı değerlendiremiyorsunuz? Beklediğiniz yer her nereyse, yanınızda mutlaka telefonunuz vardır değil mi?

Mesajlar, sosyal medya ve e-postalar cabası.

Kitabınız, derginiz, gazeteniz varsa ne âlâ.

Hele bir de kendi ofisinizde ya da evinizde bekliyorsanız, değmeyelim öyle beklemenin keyfine…

İnsanlara geç kalınca kestiğiniz faturalar, güzel ilişkilerin sonudur.

En azından benim için öyle.

Geç kaldığımda of puf yapacak insanların hiç hayatıma girmemesi dileklerimle…

Hayat bu kadar ‘‘mükemmel’’ olabilmek için çok karmaşık.

Ve madem siz mükemmel olabileceğinizde ısrarlısınız, o zaman siz mükemmel olun ve geç kalan insanı beklerken kendi işlerinizle ilgilenin. O zaman kimse kaybetmez.

Geç kalan bir insanı daha hızlı getiremezsiniz, ama o kalan zamanı daha verimli kullanabilir, bir de o insana gergin bir yetişme baskısı yaşatmazsanız, ne kadar ‘tekrar görüşülesi’ bir insan olursunuz…

Ben şahsen, hayatımda böyle insanları tutmuyorum.

Yanımda, yakınımda olan 5-10 kişiyle bahtiyarım.

Ve yanımdakiler, görüşmelerimize geç kalabilir. Onları beklerken keyifle okumalarımı yaparım. 🙂

Lütfen benimle görüşmeyin, eğer görüştüğümüzde surat asacaksanız ve bana vaaz verir gibi vaktinizin ne kadar kıymetli olduğunu söyleyecekseniz.

Çünkü bazen ben de size, ‘‘Vaktinizi nasıl verimli kullanmanız gerektiğini’’ hatırlatamayabilirim…

-Bir Yay.

İşsiz, Torpilsiz, Doktoralı.

Günün manşetlerinde en çok ilgimi çeken başlık: İşkur’a başvuran doktora mezunu arkadaşımız oldu. İşkur’a başvuran on binlerce üniversite mezunu içler acısı. Eğitimli gençler aç gezerken (veya gezemezken!) , eğitimsiz gençler paralarını barlarda, meyhanelerde, gece klüplerinde, kumarhanelerde har vurup harman savuruyor.

Çok sevgili Behiç Ak, çizgisiyle her zaman herkesi gülümsetmeyi başarıyor. Cumhuriyet’teki ”Kim kime dum duma” adlı karikatür alanında bugün bu manşete benzer bir konuyu çizmiş o da.

6 mini çizim ve 6 kısa cümleyle, genç beyaz Türk’lerin ne yaşadığını anlatmayı başarıyor.

Bu arada, kendisine teşekkür ederim canı gönülden. Gençlerin işsizliği kimseleri pek tedirgin etmezken, kendisi de ablası Sevim Ak gibi çocukları ve gençleri unutmuyor, unutanlara da hatırlatıyor.

İyi ki varsınız Ak kardeşler… Bu sıkıntılı dönemde, gençlerin ve çocukların sesi olduğunuz için minnettarız.

Gençleri hatırlayın ve kültürlü gençlere istihdam yaratma imkanı olan herkes lütfen bu imkanı yaratsın…

Çünkü siz bilirsiniz, genç olmanın ne olduğunu,

Ama biz gençler, yaşlılığın ne olduğunu bilmeyiz …

Uyutan Servet



Poverty and Wealth (Yoksulluk ve Zenginlik)


William Powell Frith , 1888 

Dilenciler kardeş diyebilir sana, yine de olabilirsin kralın biri. 


Düşten Taç (Traumgekrönt), 1896, Rainer Maria Rilke.

En çalışkan insanlar genelde sosyoekonomik olarak geride kalmış bölgelerden çıkıyor. Türkiye diasporası için düşündüğümüzde, Doğu bölgelerimizden gelenlerin hem azimli hem de batılılara kıyasla fazlasıyla çalışkan olduğunu biliriz. Batı Avrupa ülkelerinde de burslu gelen öğrencilerin çoğu Asyalılardan oluşur. Çin, Hindistan, Pakistan gibi ülkeler başta gelir.  Nasıl oldu da o yokluktan ve zorluktan tıp kazandı deriz? Nasıl oldu da yetmedi Nobel aldı hatta deriz? Aslında biraz fizik biraz da ruh bilimi bilgisi yeterlidir bunları anlamak için. Doğa dengeyi arar. İnsan da içinde kendi doğasını mutlaka dengeye getirir. Yokluktan varlık çıkarmasını bilir.

Bu yüzden, maalesef, çok varlıklı ailelerin çocukları da aile şirketlerinde devam eder olsa olsa, kendi yollarını pek nadir çizerler. Toplumdaki eşitsizlikler sadece ekonomik ve sosyal değil, aynı zamanda cinsiyet temellidir. Bu toplumsal dengesizlikler, özellikle kadınların yaşadığı zorlukları ve onların ruhsal gücünü ortaya çıkarır. Kendi talihini kendi çizenler genelde zor ekonomik şartlarda yetişenler oluyor. 

Bir şey keşfetmeli, yazmalı, çizmeli, üretmeli ki o zor koşullardan kurtulmalı, kurtulmakla kalmayıp bir de o zorlukta yaşayan anasını babasını bacısını kardeşini çekip çıkarmalı oralardan. Daha büyük bir gayeye hizmet eder zorluğun içine doğan. Kendini kurtarmakla kalmaz bir de ailemi de rahata erdirmeliyim diye hayaller kurar durur. O hayalleri ise sürekli kırbaçladığı, kırbaçlandığı için dayanıklılığını arttırdığı ruh gücüyle gerçekleştirir.

Pek kolay bir hayat, insanı gelişmeye zorlamaz. Ama pek zor bir hayat da insana sanata ve felsefeye ayıracak bir lüks olan zamanı vermez. Bu yüzden asla krallar kraliçeler gibi yaşamayı istememeli ülkemizin ve ilerlemenin bekası için, zira bu bizi geriye atar, lakin aynı şekilde çok zengin ve çok fakirlerin bir arada olduğu bir ülkede yaşamak da bizi sanatsız, felsefesiz ve hatta edebiyatsız bile bırakabilir. Zamanında, Marks ve Engels’in kurmayı düşlediği toplumun beşeri ve temel bilimleri destekleyici olduğunu görebiliyorum. Üstüne fikir beyan edilmesi hassas ve zorlayıcı konular bunlar. Her yere çekilebilir ama ben çekmenizi istemem. Ne komünist ne kapitalist bir düzeni desteklemem. Sadece keşke böylesine uçurumlar olmasa zenginle fakir arasında, diğer bir deyişle tembellik etmesine izin vermesek zenginlik içinde yüzenlere, ve bu kadar düşündürmesek köyden onca zorlukla şehre tıp, mühendislik ya da hukuk okumak için gelenin boğazından geçen lokmayı memleketteki ailesinin boğazından ne geçiyor diye düşünerek zar zor yutmasına… Yani, insan dediğin insan olana dek biraz zorlukla hamlığından pişendir. 

Son olarak, farkettim ki, paranın azlığı insanı çalıştırırken, fazlalığı pek obezleştiriyor hem zihni hem bedeni. Sanki paranın da bir dengesi olmalı. Belki ilk bakışta, fazlasından zarar gelmeyecek tek şey para diye düşünürüz, ancak kesinlikle her şeyde olduğu gibi parada da azı karar çoğu zarar. Kendi adıma konuşursam, tekrar gelsem dünyaya orta sınıf bir aileye doğmayı isterim. Yeteri kadar aşım ve kitabım olduğu müddetçe ilerlemeye devam edeceğimden eminim. Ancak fazla aş, süs, ve lüks; bilgiden caydırıcı olacak.. Paranın fazlası muhakkak zihni uyutacak. Uyuyan bir zihinle yaşamanın bir solucanınkinden daha sıkıcı ve amaçsız olacağını düşünüyorum. Sanıyorum ki, zihnim uyumadığı için bunu öngörebiliyorum.

Bu sebepten, zenginliğe değil, insanca yaşamaya kaldırıyorum çay bardağımı. 

Anne

Değeri en geç bilinen,

Paradan puldan ve şandan şöhretten,

Ve geri kalan tüm dünyevi cazibelerden daha değerli olan;

Yokluğu hissedilene dek varlığıyla durmaksızın savaşılan

Hissedilir hissedilmez ince bir kağıt gibi hâfiyâne kesen…

4 harfli kelime.

Mama

Madre

Mére

Anya

Anne…

Hırsızlık ve Siber Suçlara Karşı Önlemler

Özellikle hırsızlık oranlarının yüksek olduğu ülkelerde yaşıyorsanız, hırsızların kullandığı yöntemleri bilmek sizin için büyük avantaj sağlar. Öncelikle, Avrupa’da hırsızlık oranlarının en yüksek olduğu ilk beş ülkeyi sıralayalım: Danimarka, İsveç, Birleşik Krallık, Fransa ve Finlandiya. Eğer bu ülkelerin dünya genelinde ilk 20’ye bile giremeyeceğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Aslında, dünya genelinde baktığımızda bu ülkeler hâlâ ilk 10 içinde yer alıyor. İsveç’in hemen ardından Uruguay, Avustralya ve Grenada gibi ülkeler sıralamaya giriyor.

Bu durum gösteriyor ki, Batı Avrupa silahlı saldırılarda daha güvenli olarak bilinse de, internet dolandırıcılığı, hırsızlık, soygun ve bıçaklı saldırılar gibi suçlar bölgede yaygın olarak görülüyor.

Örneğin, Meksika’ya giden bir kişi hayatını korumaya odaklanırken, Batı ve Kuzey Avrupa ülkelerine seyahat edenlerin banka kartlarını, telefonlarını ve kimlik bilgilerini korumaya özen göstermeleri gerekiyor. Özellikle internet suçlarının en yoğun olduğu İngiltere’de, yalnızca isim ve soyadınızı vermeniz bile ileri düzey dolandırıcıların kart bilgilerinize ulaşmalarına olanak tanıyabilir. Bu konuda farkındalık yaratmak amacıyla, dolandırıcılık ve internet suçları için ulusal ihbar merkezi olan Action Fraud, bu tehlikeyi vurgulayan bir görüntü yayınladı. İsim ve soyad üzerinden erişilebilecek tüm bilgileri gösteren bu görüntünün bağlantısını aşağıya ekliyorum. İzlemenizi ve internet suçlarına karşı bilinçli olmanızı tavsiye ederim:  [https://www.youtube.com/watch?v=yrjT8m0hcKU](https://www.youtube.com/watch?v=yrjT8m0hcKU).

Ayrıca, tüm çevrimiçi hesaplarınızda iki aşamalı kimlik doğrulama sistemini etkinleştirmeyi unutmayın. Bu işlem biraz zaman alabilir, ancak kesinlikle bu çabaya değer. Bu sayede, kartınız çalındığında telefonunuza veya e-posta adresinize gelen doğrulama kodu olmadan kimse kartınızı internet üzerinden alışverişlerde kullanamayacaktır. Bunun yanı sıra, kartınızın şifresiz kullanım limitini düşürmek de iyi bir fikir olabilir. İngiltere’de bu limit 30 pounda kadar düşürülebilir ya da temassız ödeme özelliği tamamen kapatılabilir. Bu şekilde, bankaya ulaşana dek hırsızın harcayabileceği miktarı minimumda tutmuş olursunuz.

Fiziksel hırsızlıklara karşı ise, hırsızların en sık kullandığı taktikleri bilmek faydalıdır.

Dar alanlarda (örneğin asansörde) sırtınızı ve çantanızı duvara yaslayın. Hırsızlar genellikle grup halinde çalışırlar; bir kişi önünüzde size çarparken, arkadaki kişi çantanızdan bir şeyler çalmaya çalışır. Bu tür dikkat dağıtma yöntemlerine karşı hazırlıklı olun.

Dikkatinizi dağıtıp, değerli eşyalarınızı çalmak için hırsızların tek ihtiyaç duyduğu şey bazen bir kağıt, gazete veya haritadır. Telefonunuzun önüne bir kağıt tutup size bir şey göstermeye çalışırken, diğer elini telefonunuza uzatabilirler. Bu taktiği bilmiyorsanız, ne kadar dikkatli olursanız olun telefonunuzun çalındığını fark etmeyebilirsiniz.

Size yaklaşan ve yol soran biri ya da dilenci ve dilsiz taklidi yaparak bir kağıt uzatan biri olursa, telefonunuz ve değerli eşyalarınıza dikkat edin. İyi niyetinizin kötüye kullanılabileceğini unutmayın; birkaç bin lira ve yılların birikimi olan fotoğraf ve videolarınızı kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilirsiniz.

Son olarak, en basit ama en etkili koruma yöntemini hatırlatmak istiyorum: Dışarıya çıkarken değerli saatlerinizi ve takılarınızı takmamaya özen gösterin. Bu tür eşyalar, hırsızlar için adeta bir hedef işareti gibidir.

Ayrıca, sosyal medya paylaşımlarınızın da sizi hedef haline getirebileceğini unutmayın. Nerede olduğunuz, kişisel bilgileriniz, aile ve arkadaşlarınız… Bunların hepsi potansiyel bir suç için sizi ele veren ipuçları olabilir. Özel hayatınızı mümkün olduğunca kendinize saklayın. Tatildeyken paylaştığınız çevrimiçi hikayeler, evinize göz dikmiş bir hırsızın beklediği fırsat olabilir.

Tüm bu dijital dünyayla gelen zorluklara rağmen, bilinçli bir şekilde yaşarsak bu tür tehlikelere karşı kendimizi koruma şansımızı artırabiliriz. Ne yaparsanız yapın, siz işinizi kış tutun, yaz çıkarsa bahtınıza!

Uzm. Nöropsikolog Pınar S.

Measures Against Theft and Cybercrime

If you reside in countries with high theft rates, understanding the methods employed by thieves can be immensely beneficial. Firstly, let us list the top five European countries with the highest rates of theft: Denmark, Sweden, the United Kingdom, France, and Finland. If you believe that these countries do not even feature in the global top 20, you are mistaken. In fact, on a global scale, these countries still rank within the top 10, with Uruguay, Australia, and Grenada joining the list just after Sweden.

This indicates that, although Western Europe is perceived as safer regarding armed assaults, crimes such as cyber fraud, theft, burglary, and knife attacks are prevalent in the region.

For instance, while someone travelling to Mexico must focus on personal safety, those visiting Western and Northern European countries should be vigilant about protecting their credit cards, phones, and personal identification details. Particularly in the UK, where cybercrime is prevalent, even sharing your name and surname can enable sophisticated fraudsters to access your card details. To raise awareness, the national reporting centre for fraud and cybercrime, Action Fraud, has released a video highlighting these risks. I have included the link to this video below. I strongly recommend watching it to enhance your awareness of cybercrime: https://www.youtube.com/watch?v=yrjT8m0hcKU.

Additionally, ensure you activate two-factor authentication for all your online accounts. While this may take some time, it is certainly worth the effort. This way, if your card is stolen, no one can use it for online transactions without the verification code sent to your phone or email. Furthermore, reducing the contactless payment limit on your card is also advisable. In the UK, this limit can be lowered to as little as £30, or contactless payments can be completely disabled. This measure helps minimise the amount a thief could spend before you can report the theft to your bank.

Regarding physical theft, it is useful to be aware of the most common tactics employed by thieves.

In confined spaces (such as lifts), keep your back and bag pressed against the wall. Thieves often work in groups; one person may bump into you from the front, while another works to steal from your bag from behind. Be prepared for such distraction techniques.

Thieves may also use a piece of paper, a newspaper, or a map to divert your attention and steal your valuables. They might place a paper in front of your phone and attempt to show you something while subtly moving your phone. If you are unfamiliar with this tactic, you might not notice the theft despite your vigilance.

If someone approaches you asking for directions or pretending to be a beggar or mute while holding a piece of paper, keep a close eye on your phone and valuables. Your goodwill might be exploited, risking the loss of thousands of pounds and your cherished photos and videos.

Finally, I would like to emphasise the simplest yet most effective protection measure: avoid wearing valuable watches and jewellery when you go out. Such items can quickly make you a target for thieves.

Moreover, be aware that social media posts can also make you a target. Details about your location, personal information, family, and friends can all serve as potential clues for criminals. Keep your private life as discreet as possible. Sharing online instagram stories while on holiday could alert a thief to target your home.

Despite the challenges presented by the digital world, living with awareness can significantly reduce the risk of falling victim to such threats. Whatever you do, always stay prepared; prepare for winter, and if summer comes, consider it a bonus!

πnar