Aşk BİRDENBİRE olmalı.

“İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiçbir şey çıkmaz.”

Diyor Oğuz Atay.

Büyük oranda doğru olduğunu yaşarken farkediyor insan.

Kimin için ne kadar büyük savaş verirsen, o kadar büyük yeniliyorsun.

Tabii akademik yolculuktan bahsetmiyorsa… O yolda hiçbir şey birdenbire olmuyor, belki de akademi için de geçerlidir. O kadar da güzel olmadığı için birdenbire olmuyordur, kim bilir 🙂

Ama bir çift terapisti olarak aklım her zaman ilişkilere gidiyor en önce. Akademiden de önce.

Güzel ilişkiler öyle çok yormaz. Elbet emek gerektirir ama sürüncemede bırakmaz. Aylar boyunca askıda kaldırmaz seveni.

Tutkularda olduğu gibi sevgilerde de böyledir. Tutku kadar hızlı akmasa da sevginin yolu, gene de bekletemez sevdiğini, e hele tutku da girince işin içine, elini daha çabuk tutar.

Elbet kadın ve erkek arasında hız açısından farklılık olur, ve erkek daha hızlı olur, doğası gereği hızlı olmak ve kovalamak için vardır. Ancak bunun da sonsuz bir kovalama olmadığını hatırlıyorum.

Yumurta çatlamadan yakalamalıdır yumurtayı. Ve yumurta çatladıktan sonra kovalamanın anlamı kalmaz. Bu yüzden zamanı vardır o kovalamanın da. Limitsiz değildir, olamaz da doğaya uygun olarak.

Hücrelerin yaşlanmasını durdurana kadar, birdenbire olmalı her şey. Hücrelerin yaşlanması durdurulursa, sonsuza kadar peşinden koşabilirsiniz kadınların.

Durana dek, birdenbire olmalı. Aylar, yıllar sürmemeli azizim.

Hayat kısa, aşklar kaçıyor.

Aşk Terapisti

Nörofarklı Bireyleri Tanımadan Dışlamak ya da Yargısız İnfaz

Hiç kimsenin yüzyüze bile bir kez konuşmuşluğu olmadan, bir kişi hakkında çok kesin yargılara ulaşmış olduğuna şahit oldunuz mu? Öncelikle hak vereceğiniz gibi birinin kişiliğiyle ilgili yorumlar yapabilmemiz için – bu tarihi bir figür değilse şayet – onunla tanışıyor olmamız ön koşuldur. Başkalarının dedikleriyle ilerlerken, bilgi kirlenmesine uğradığımız kaçınılmazdır. Her ne kadar kişilik bazı majör vurgular gösterse de, ilişkiler subjektif yorumlara dayanır. Bu yüzden özellikle çift terapisinde, terapist her iki tarafa karşı da destekleyici bir duruş göstererek iki tarafı da yargısız dinlemeyi öğrenir ve uygulamalıdır. Hiçbir zaman tek bir taraf tamamen hatalı olamaz. Uç örneklerde – sadakatsizlik vs. gibi – gene de aldatan tarafı dinleyip onu da anlamakla mükellefiz.

Ama peki neden terapi odasından çıktığımızda, insanlara karşı, özellikle de biraz da “bizden” farklı insanlara karşı çok net kanılara varabiliyoruz? Bu yazımın amacı, “bizden” ve “sizden” farklı insanları da yargısız infazdan korumaktır ve bu insanlarla birebir girmediğimiz sohbetler, onları tanımaya imkanımız olmadan ikinci, üçüncü hatta dördüncü ağızdan duyulan kirli bilgilerle bu insanlara verilen psikolojik şiddet ve dışlama hakkında bilinçlendirmek istiyorum.

Nörofarklılık nedir?

Bizden/sizden farklı bireyler tanımıyla modern psikolojiye giren yeni bir terimden bahsetmek istiyorum. Hâlâ DSM-5-TR veya ICD-11 gibi tanı kitaplarında bağımsız bir üst başlık olarak yer almıyor olsa da (APA, 2022; WHO, 2022), zamanla bu kavramın tanı sistemleri içine kavramsal olarak entegre edilmesi bekleniyor.

Nörofarklı bireyler (neurodivergent individuals), beynin bilgi işleme, sosyal iletişim, dikkat, dil veya duyusal düzenleme gibi işlevlerinde nörotipik normlardan sapmalar gösteren bireylerdir (Singer, 1999; Armstrong, 2010). Bu bireyler, nörotipik insanlarda görülen örüntüleri göstermek yerine, beklenmedik ritimler atıyorlar bir müziğin akışına. Postmodern caz gibiler aynen.

Nörotipik bireyler, tipik zihin yapısı gösteren, bilişsel ve sosyal gelişimleri toplumun ortalamasına yakın olan bireylerdir. Beyin gelişimleri ortalama bir norm üzerine ilerlemiş, ortalama zeka seviyesi, sosyokültürel çevre ve hatta eğitim seviyesine sahip insanlarda görülür. Nörotipik bireyler toplumun büyük bir kısmını oluşturur. Nöroatipik bireyler ise atipik nörolojik gelişim gösterenler… Yani beyin yapıları mikro düzeyde farklı (örneğin intrauterin testosteron seviyesi gibi biyolojik etkenlere bağlı olarak) gelişebilir (Baron-Cohen et al., 2002).

Bu bireyler, maalesef çok büyük toplumsal ayrımcılığa hem okulda hem iş yerinde hem de grup dinamiklerinde uğramaya devam ederler. Bunu yaşamaya karakterlerinin daha ilk oluşumuyla alışmışlardır ve insanların onlara böyle davranmasını normalleştirirler. Bunun sebebi nörotipik bireylerde gelişen filtreleme – yani psikolojik terimlerle dürtü kontrolü – onlarda çok daha az bulunmasıdır. Duygularını direkt olarak sözler ve hareketlerle gösterirler. Buna İngilizler “wearing your emotions on your sleeve” (duyguları yakalarında giymek)  derler. İngiliz kültürü duyguları fazlasıyla kontrol eden ve baskılayan bir kültür olduğu için, “senden hoşlanıyorum” diyebilmek bile bir “wearing emotions on sleeve” örneğidir.

Tanılar (ya da modern psikolojide kullanılan şekliyle “farklılıklar”) kültüre göre de farklılık gösterir. Örneğin Asya ve Kuzey Avrupa toplumlarında duyguların gösterilmesi abartılı bulunurken, Akdeniz veya Amerikan kültürlerinde sosyal yakınlık daha normal kabul edilir. İsveç’te “histrionik kişilik bozukluğu” tanısı alacak bir birey, İtalya’da sadece “tutkulu” ya da “duygusal” olarak değerlendirilebilir (Henrich et al., 2010).

Nörofarklılık neleri kapsar?

• Asperger sendromu / Yüksek işlevli otizm: Sosyal iletişimde zorluk, yoğun ilgi alanları, rutinlere bağlılık. DSM-5’te artık Otizm Spektrum Bozukluğu çatısı altındadır (APA, 2022).

• DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu): Dürtü kontrolü, dikkat sürdürme ve organizasyon becerilerinde zorluklar.

• Disleksi: Okuma ve dil işlemleme güçlüğü.

• Diskalkuli: Sayısal işlemlerde zorlanma, matematikle ilgili kavramları anlamakta güçlük.

• Tourette Sendromu: Motor ve vokal tiklerle seyreden nörogelişimsel bir bozukluktur (Robertson, 2015).

Bu bireylerin en büyük zorlukları, kelimeleri “literal” yani birebir anlamlarıyla kullanmalarıdır. “İçeriden espri” anlamına gelen inside joke’ları anlamakta zorlanabilir, imaları kaçırabilir, söylediklerini doğrudan söylerler. Bu doğrudanlık, toplumsal dolaylılık normlarına uymadığında, saygısızlık olarak algılanır. Gelişmiş kelime dağarcıkları ve alışılmadık sözcük kullanımları, çevrelerince “resmiyet”, “soğukluk”, hatta “entellik” olarak damgalanabilir.

Akademide, iş yerinde ve sosyal çevrelerde, nörofarklı bireyler bu yanlış anlamalar nedeniyle haksız şekilde dışlanırlar. Bu dışlama görünmezdir ama derin izler bırakır. Kimi zaman tek bir kelime, tek bir bakış ya da sessizlik bile sosyal dışlamanın bir biçimi olabilir (Williams, 2007).

Yüksek işlevli otizmli bireyler – eski tanımıyla Asperger sendromlular – eğitim olanaklarına ulaşabilmişlerse, bu dışlanmalara rağmen bilgi ve zekâlarıyla sistem dışına taşmayı başarabilirler. Ancak bu bireyler bile, zamanla bulundukları kültürden kopar, ülkesinden beyin göçü yapmayı zorunlu hisseder. Ülkesini seven ama toplumsal dışlama nedeniyle aidiyet kuramayan bu bireyler için başarı bir tatmin değil, bir kaçış biçimi olur.

Peki ya disleksi, diskalkuli ya da DEHB gibi diğer nörofarklı bireyler? Onlar bu sistem içinde nasıl var olacaklar? Onlar için bu dünyada hâlâ az alan var.

Bu değerli bireyleri yargısız infazlarla toplumdan dışlamak yerine, onlara da alan açmayı öğrenmeliyiz. Kapitalist ve rekabetçi bir dünyada onların yaşam hakkını savunmak, yalnızca etik değil, aynı zamanda kolektif gelişimimiz için zorunludur. Bilimde, sanatta ve insan ilişkilerinde daha renkli ve çok sesli bir dünya için nörofarklılıkları tehdit değil, zenginlik olarak görmek zorundayız.

• Armstrong, T. (2010). Neurodiversity: Discovering the Extraordinary Gifts of Autism, ADHD, Dyslexia, and Other Brain Differences. Da Capo Press.

• Baron-Cohen, S., Knickmeyer, R. C., & Belmonte, M. K. (2002). Sex differences in the brain: implications for explaining autism. Science, 310(5749), 819–823.

• Henrich, J., Heine, S. J., & Norenzayan, A. (2010). The weirdest people in the world? Behavioral and Brain Sciences, 33(2–3), 61–83.

• Robertson, M. M. (2015). A personal 35 year perspective on Gilles de la Tourette syndrome: assessment, investigations, and management. The Lancet Psychiatry, 2(1), 88–104.

• Singer, J. (1999). Why can’t you be normal for once in your life? From a “problem with no name” to the emergence of a new category of difference. In M. Corker & S. French (Eds.), Disability Discourse. Open University Press.

• Williams, K. D. (2007). Ostracism. Annual Review of Psychology, 58, 425–452.

Ortada Kaldım Akor

Düş kurdum düşler bozdum
Dm7                  G7
Kendimle harp içinde
C                 F
Olmaktan pek yoruldum
B7                                   E7
Düz durdum dürüst oldum
Dm7                  G7
Önce sana sonra kendime
C                 F
Kartlar açık oyun kurdum
B7                                   E7

Dön diyemedim
Dm      G
Git diyemedim
C     Fmaj7
Ortada kaldım
B7             E7
Söz veremedim
Dm        G
Vaat etmedim
C          Fmaj7
Kandıramazdım
B7            E

Söz & Beste: Volga

“Ortada Kaldım” de Eşref Rüya, por Atilla Volga.

La escuchamos en las escenas más apasionadas del episodio 12 de Eşref Rüya — y se quedó con nosotros.

Ahora, tengo el placer de compartir la versión completa de “Ortada Kaldım” de Atilla Volga, cuya genialidad musical admiro profundamente.

La canción fue producida por Timur Savcı, uno de los productores más icónicos y éticos de Turquía. (TIMS&B)

Por favor, no te saltes el final — la verdadera magia está allí. 🙂

Letra (Traducción al Español):

Soñé sueños, luego los rompí.

Me cansé de luchar conmigo misma.

Fui recta, fui sincera;

Primero contigo, luego conmigo.

Puse las cartas sobre la mesa, mostré el corazón — un juego abierto.

No pude decir “vete”,

No pude decir “vuelve”;

Me quedé en el medio.

No pude prometer,

No juré,

No podía engañar.

También disponible en Spotify y Apple Music.

Eşref Rüya’s ”Ortada Kaldım”Lyrics

We heard it in the passionate scenes of Episode 12 of Eşref Rüya — and it lingered long after.

Now, I’m thrilled to share the full track “Ortada Kaldım” by Atilla Volga, whose musical genius I deeply admire.

The piece is named by Timur Savcı, one of Turkey’s most iconic and principled producers. (TIMS&B)

Please, don’t skip the ending — the brilliance is quietly hidden there. 🙂

Lyrics (English Translation):

I dreamed dreams, and I tore them down.

I grew tired of being at war with myself.

I stood straight, stayed true;

First to you, then to myself.

I played my cards, laid my heart out — open game.

I couldn’t say “go,”

I couldn’t say “stay”;

I was stuck in between.

I couldn’t make promises,

I gave no vows,

I couldn’t lie.

Also on Spotify and Apple Music:

Where is your humanity? He could be dying and you are too busy(!)

Losing hope in humanity day by day…

And I don’t think it should be what I learn everyday- to lose more hope- as I was the Polyanna ever?!

I am already a great skeptic, and people just affirm my skepticism. That I should keep being a skeptic because believing in humanity does not help!

What happened was I could not reach my grandpa in London for a few days. 5 days no contact. His birthday was 2 days ago. His phone is off. I ask the concierge if they have seen him lately—the last sighting was 3 days ago.

It worries me. Knowing his routines, I know that, on a regular basis, he is not a person to stay at home for a few days. He shops every day, literally every day. Fresh salads and fruits for him!

And suddenly 3 days with no library visits and no food shopping?

It did not sound right to me. I got worried on the 3rd night of his silence.

Emails and phone calls are of no help.

I either have to fly to London and knock on his door

or send a friend over to his place.

I was dead worried in all ways.

From him being seriously sick,

to

being no more a l i v e….

I ask the porters to buzz his bell everyday a few times.

No response.

My heartbeat accelerates every time they tell me he is not at home.

BUT HE DOES NOT STAY ANYWHERE ELSE APART FROM OXFORD REWLEY HOUSE ONCE A YEAR—AND I KNOW WHEN HE DEPARTS…

He cannot be away!

He should be in! Or wait…

Is he in the hospital? Did something urgent happen and he OBVIOUSLY WENT without telling anyone because he is such A PROUD MAN!

He would not ask anyone for a favour even if he is famished or athirst.

He will only die because of pride. Not of cancer, no! Not of any flu! Nor bronchitis!

JUST PRIDE!

My mind is a great wanderer. He might be at the hospital, in pain. Without no one- not me by his side… or home, not able to move, in pain, in cramps, in all those negative states, and hungry—because he can’t cook when sick or out of food already—because remember, he buys only enough food for a day! (I find it absurd, but he rationalises it for making it up for his exercise needs- if he had enough food, he would just laze off!) TBH, nah… He wouldn’t. He is the most geminish person I ever knew. He can’t sit still for more than 3 hours—and that is counting the LIBRARY!! He will definitely leave home for the daily paper! Who could say no to Sudokus and crosswords, after all?

LONG STORY SHORT—HE WOULD NOT STAY HOME FOR 72 HRS!

SOMETHING IS OFFFFFFF!!!……

Very off indeed.

My heart is stopping and then beating faster than ever.

My blood is rushing to my face due to my inability to RUN TO HIM! RUN TO HIS FLAT!

SEE HIM WITH MY BARE EYES.

Leave my state of mind alone now.

I ask porters to buzz. One of them is very stubborn. He keeps saying he is busy- yet his business is what? opening the entrance door? Delivering the parcels once a day? sitting on his chair? Watching YouTube?

Man! stop being so selfish. Your busy state is only 5 minutes if I’m being generous. And that is already more than enough.

Just using the lift, walking 20 steps there and back wont cause you harm!

But I swallow all of my anger! And my anger, you know… IS HUGE….

I just see how small he is from his talks. He says he is busy… showing me his empty desk…

I swallow my words. I swallow the truth.

I have to stay calm—just till I know he is okay.

He hardly spends 2 minutes to knock on his door. And I literally am squashing him.

He is fed up with my grandpa’s silence or overall moodiness due to old age.

He does not understand the generational difference.

He does not get how older people are different from us!

He is mean.

He buzzes the ring, and tell me next time I cannot reach him; he does not care! I should call the real estate agency!

SCUSA MI?!!!!

PARDONNE MOI?

He is responsible for 50 flats, and it is hard work to check on an old resident spending a few minutes a day. Even if it happens every day (which is not the case), it is nothing!

I am literalllllyyyyy begging him to find out if he is okay, alive, and healthy!

He is doing nearly everything to say no, but I keep pushing.

I am tired of pushing the concierge and my friends to go and look for him.

Seriously.

Why does not anyone just run up for an hour and see him? Is that too difficult to spare an hour?

To look for an old guy—which both of my friends know in person in good memories—is that too hard?

I am in huge pain, and they just list excuses.

I am away now, more jobs to do. I have theater in the evening! Can you not call someone else? , did you call the concierge? , did they knock? Did they bla bla? Is there bla bla? questions, questions till there are no more.

LOOK—THERE IS AN EMERGENCY.

JUST MOVE YOUR BODY, AND GO AND SEE HIM.

NO MORE EXCUSES.

I ask him if he can bring flu medication and basic food like bread and bananas in case he is sick and he is out of food. He goes, finds out my grandpa is sick, and does not even go in the flat to make him a tea, a soup, or anything at all! leaves in a minute, then calls me saying he is okay just sick!

I ask if he left him anything—he replies, “No, I asked him, and he said, ‘No need!'”

WOULD HE SAY YESSSS PLEASE?

HE IS THE PERSON MADE OUT OF HALF CURIOSITY AND HALF PRIDE

He would not tell his mum that he is starving if his mum came back!

That is who he is.

And generally, do we not feel a little embarrassed to ask for a favour from people?

And the fear of the rejection or the fear of their inner thoughts?

Scary.

I can understand why he is full of pride.

I ask my friend—sorry, PUSH MY FRIEND—to actually shop for him for at least one OTC flu medication and basic food items. He stays silent for a while, and then he has some humanity somewhere; though very tottery, he dares not say no.

Does it?

All this chaos, my 2 days of pushing people to see him, was exhausting.

Not physically. Not even mentally.

But spiritually.

Why do I have to push the concierge that works in the residence to see a resident if he is still alive?

Or why should I force a friend that literally talks to me every other day, or another friend who asks me to help out with his medical issues?

When I ask for an hour of their time, excuses are running down like a torrent.

I am disappointed in humanity.

Workers do not even want to do extra job such as checking on someone, out of HUMANITY.

Friends do not want to waste their time to see an old person, even though it is their friend’s precious.

let alone all that, would not anyone be worried about an old person being seriously sick in their flat even if they did not know him?

Do we need further reasons, like a good friend’s grandpa or a friend’s friend?

ABSOLUTELY NO.

HUMANS, YOU SHOULD SEEK YOUR CONSCIENCE AND KEEP IT LOCKED IF FOUND!

I despise all of you…

Zamanında Gelemeyenler – Gecikmek ve Beklemek Üzerine İnsanlık Hâlleri

Biri geç kaldığında içimde bir sıkışma olmaz.

Aksine, zaman genişler.

Kendi kendime kalmak için nadir bulunan bir fırsata dönüşür o boşluk.

Bir kahve içerim, birkaç not alırım, etrafa bakarım.

Gelen gelene kadar ben kendimde kalırım.

O anda plan değil, varlık değişir.

Ve bazen planın iptali, zihnin toparlanışıdır.

Geç kalmak ya da bir buluşmanın iptali benim için bir travma değil.

Hayatın doğal akışında bir kırıntı sadece.

Ve o kırıntının nasıl karşılandığı, kişinin ruhsal duruşunu gösterir.

Ben bu anlara bir tür içsel ayar gibi bakıyorum—dışarının belirsizliğiyle içerinin merkezini hizalama anı.

Çünkü bazı anlar, ilişkisel değil, kişiseldir.

Ve bana göre ruhsal olgunluk, dışsal düzene değil, içsel dengeye yaslanmaktır.

Kim gelirse gelsin, ne olursa olsun…

Ben önce kendi yerimde miyim, asıl mesele bu.

Geç kalınmış buluşmalarda saate değil, kitaba sarılıyorum.

Beklemeyi bir boşluk değil, bir alan gibi görüyorum..

Bir kahve söylüyor, etrafı izliyor, içime dönüyorum.

Çünkü birinin gelmemesi, benim kendimle olma hâlime engel değil.

Hayatı dakikalara sığdırmaya çalışmak, ona hükmetmenin kibar yolu gibi.

Ama zaman bizim hizmetkârımız değil.

Ne kadar plan yaparsak yapalım, bazen yol uzar, bazen kalp durur, bazen hiçbir şey olmaz.

Ve hiçbir şey olmaması da hayatın bir hâlidir.

İptaller…

Ben artık “gelemiyorum” cümlesini bir hakaret değil, bir dürüstlük gibi duyuyorum.

Ve dürüstlüğe kızmak yerine, onunla karşılıklı alan yaratmaya çalışıyorum.

Alan açmak sadece başkasına değil, kendine de tanınan bir özgürlük.

Biri gelmediğinde ne yapacağıma ben karar verebilirim.

Eve dönmek, o an kendime bir hediye gibi.

Ya da bir sokakta istediğim müziği dinleyerek tek başıma yürümek, hatta ritimle dans edebilmek planın iptal olmuş hâliyle daha kıymetli olabilir.

Bazen kendime soruyorum:

Bu kişi geç kaldı diye, o ilişki tümden değersiz mi?

Bu buluşma iptal oldu diye, sevgi de iptal mi?

Zihin cevabı hemen bulmak ister ama kalp biraz daha ağır işler.

Ve ben kalbin ritmine güvenmeyi öğreniyorum.

Biriyle bağ kurmak, sadece varlığını kutlamak değil, yokluğunu da taşıyabilmektir.

Kırılmadan değil belki ama kırılınca da öfkelenmeden…

Sitem etmek yerine susabilmek değil;

Doğru zamanda, doğru yerden konuşabilmek.

Çünkü bağ dediğimiz şey sadece birlikte geçirilen dakikalarla değil, birlikte atlatılan düzensizliklerle kurulur.

Ve gerçek sevgide, her şeyin tam vaktinde olması gerekmez.

Geç kalana öfkelenmeden “geldiğine çok sevindim, merak etme seni beklerken ben de işlerimi hallettim” diyebilmek

İptal edilen bir buluşmadan sonra hâlâ “o zaman yeni bir görüşme planlayalım mı?” diyebilmek…

İşte insan ilişkilerinin zarafeti burada saklı.

Sevgi, bazen bir şeyi yapmamakla da ifade edilir.

Sormamakla, bastırmamakla, yargılamamakla…

Beklerken kitap okumak, sürekli mesaj atıp arayıp o insanı ter içinde bırakmamak…

İçteki alanı bozmadan başkasına yer bırakmak…

Çünkü en çok alan açabildiğimiz ilişkilerde soluklanırız.

Ve bazen gerçek bağ, herkesin tam zamanında geldiği değil, herkesin kendi zamanına izin verildiği ilişkide kurulur.

Belki de bu anlayışın kökü çocuklukta.

Zamanında alınmayanlar, unutulanlar, ertelenenler…

Bir yerimiz o zaman öğrendi: “Geç kalınmak sevilmemektir.”

Ve büyüdüğümüzde bu duygu hemen devreye giriyor.

Sanki yeniden unutulmuşuz gibi.

Ama şimdi o çocuğun elini tutabiliriz.

Ona diyebiliriz ki: “Bu seferki, o zamankiyle aynı değil.”

Alan vermek böyle bir şeydir işte.

Hem karşımızdakine hem de içimizdeki eski hikâyelere yumuşamak.

Her iptal, terk edilmek değildir.

Her sessizlik, ilgisizlik değildir.

Ve her gecikme, reddedilmek anlamına gelmez.

Yetişkinliğin inceliği belki de burada başlıyor:

İçimizde tetiklenen çocuğu sakinleştirebilmekte,

Ve hâlâ sevebilmekte…

Zamanında gelmeyenleri de.

Çünkü en kalıcı bağlar, mutlak uyumla değil,

Kırılmadan sonra devam edebilen zarafetle kurulur.

Biri görüşmeyi iptal ettiğinde kırılabilirim, ama sırf bu yüzden bir ilişkiyi yakmak zorunda değilim.

Bazen birinin geç kalmasını göze alarak beklemek, mutlak bir ruhsal olgunluk ibaresidir. 

Hayat çoğu zaman planladığımız gibi akmaz.

Ve olgunluk, her aksaklığı düzeltmek değil, bazılarını olduğu gibi karşılayabilmektir.

Bir buluşma iptal olur, biri geç kalır, biri hiç gelmez…

Ama biz hâlâ sakin kalabiliriz.

Çünkü bazı anlar, başkalarının değil, bizim nasıl durduğumuzla şekillenir.

Ve en nihayetinde, sevmek hâlâ mümkün kalır.

Ve belki de en olgun ruhlar, her şeye rağmen bekleyebilen, ve bu beklemeyi karşısındakine bir yargıç gibi hesap verdirtmeden, anlayışla karşılayabilenlerdir…

Uzm. Nöropsk. Pınar Şengül

The Pi Perspective

Sınırlı Düşünebilme – Voltaire

Voltaire, kafamı karıştırıyorsun.

Yeri geliyor deneyimsel öğrenmeyi kabul ediyorsun, yeri geliyor ansızın mutlakiyetçi oluyorsun.

(İki ayrı töz olduğumuzu kanıtlamaya çalışırken aslında tek olduğumu somut olarak hissettim? Ahlaki zorunluluk sadece laftır; yapılan her şey mutlak surette zorunludur? Sf. 3 ve 14)

Mutlak bilgiye sahip olunabileceğine inanıyorsun.

Fideistler gibi sadece inanca yaslanmıyorsun belki ama, varlığın bir yaratıcısı olduğuna mutlak bir güvenin var.

Rasyonalist misin sen şimdi?

Ya da Kant gibi kafan mı karışık?

Yoksa daha düzgün bir söylemle mi söylemeli: Kant gibi kusursuz bir düşünce dünyası mı yaratmaya çalışıyorsun?

“Tecrübe olmadan hiçbir şey olmaz” diyorsun bir yerde. Hemen ardından, aynı eserde şöyle söylüyorsun:

“…nasıl düşünebildiğimi bilemesem de, sayesinde düşünebildiğim Tanrı’ya tapıyorum.”

Düşünmesinin sınırlı olduğundan defalarca kez bahsediyorsun.

Ve sonra, sınırlı düşünce yetini sana verdiğine inandığın Tanrı’ya tapıyorsun.

Nasıl yani?

Neye tapınıyorsun burada?

Hiç düşünememeye kıyasla azıcık düşünebilmeye mi?

Yoksa zaten hiçbir zaman gerçek bilgiye ulaşamayacağını kabul ettiğin bu sınırlı hâle mi?

Sanıyorum birincisine.

Ama yine de tam olarak aklım almıyor.

İnsan nasıl aklının almayışına minnettar olabilir?

Daha iyisi mümkünken daha azına razı olmak – hele konu akıl gibi büyülü bir mesele olduğunda?

Az yemeğe sahip olmak hiç yemeğe sahip olmamaktan daha iyidir derler ya, belki bu da öyle bir şeydir.

Ama o da tartışılır. Kıtlıkla yaşamanın psikolojisinin yaratabileceği hasarlarla hayatta kalmanın değeri kıyaslanabilir mi?

Ölmektense azıcık yiyerek hayatta kalmak bir şükür sebebi olabilir dersek,

hiç düşünememektense biraz düşünebilmek de öyledir belki.

Böyle düşününce, Voltaire’i değil de, onu bazen anlayamayan kendimi çürütüyor oluyorum.

Ama bir de şu taraftan bakalım son kez…

Kıtlıkla yaşamaktansa hiç yaşamamak, sürekli savaş vererek ayakta kalmak yerine hiç var olmamak;

bu yokluk, açlık ve konforsuzluğa hiç düşmemiş olmayı tercih etmek de mümkün değil mi?

Eğer düşük bir yaşam kalitesine razı değilsen, azıcık bir akla da razı olmayı neden kabul edesin?

Sınırlı olduğunu bildiğin bir akıl, nasıl bir hediye olabilir ki?

Bir cezadan başka…

Bu yüzden, bana bu sınırlı aklı veren Tanrı’ya tapmasını tuhaf buluyorum Voltaire gibi üstün bir zekânın.

Kısıtlayıcı, cahil ve yetersiz olduğumuz bir akılla yaşamayı biz istemedik.

İstemiş olamayız, değil mi?

Sınırlı aklını ona veren Tanrısına tapan Voltaire’e bir selam yolluyorum.

Ben bu sınırlı akıldan hiç memnun olamadım.

Bkz. Voltaire – Cahil Filozof, Türk İş Bankası Yayınları, sf. 21.

Deliliği Seçmek: Bir Karakterin İç Monoloğu

Karakter: Ela. 32 yaşında. Çevirmen, serbest çalışan bir yazar. Sessiz apartman dairelerinde yaşayıp kalabalık kafelerde yazmayı seven biri. Yalnızlıktan çok yalnızlık ihtimalini sever. İstanbul’un gri sokaklarında yürürken hayal kurar, Berlin’e gidip dönmeyi düşünür ama hiçbir yere tam yerleşemez. Hayatını bir başkasına anlatmak yerine, hissettirmeyi tercih eder.


“Deli gibi görünmekten korktuğum için diğer insanların tavsiyesini veya görüşlerini almaya cesaret edemedim.” demiş Turgenyev. Benim içinse bu korku çoktan anlamını yitirmişti. Deli gibi görünmekten korkmak yerine, bazen özellikle öyle görünmeyi tercih ettim. Fikirlerimi anlatırken onay beklemedim. Biriyle paylaştığımda fikrimin karşılık bulup bulmaması önemli değildi. Sadece kulaklarında bir iz bıraksın, yeterdi.

Bunun nedenini hâlâ tam olarak bilmiyorum. Ama zamanla içimde iki düşünce belirdi. Belki gerçekten farklıyım ve bunu gizleme ihtiyacı duymuyorum. Belki de ‘deli’ gibi davranmak, sıradanlığın beklentilerinden kaçmak için bilinçli bir stratejiye dönüştü. Çünkü ‘deli’ etiketi bazen insanı yükümlülüklerden azade kılabiliyor.

Bir tür rahatlık vardı bunda. Sorgulanmamak, açıklamak zorunda kalmamak… Deli gibi algılanınca insanlar çoğu zaman mesafe koyuyor ama bu mesafe bazen ihtiyaç duyduğum alana dönüşüyordu. Bu, görünür olup savunmasız kalmamanın bir yoluydu belki de.

Zamanla fark ettim ki, kendimle ilgili pek çok şeyi çözümleyebiliyorum ama duyguları doğrudan yaşamakta hâlâ zorlanıyorum. Düşünmek daha güvenli geliyor. Belki bu yüzden kelimelerimi birer düşünce olarak bırakıyorum, temas kurmaktan çok yönlendirici olmadan akmalarını istiyorum.

Delilik burada bir patoloji değil; tanı değil; daha çok bir pozisyon. Toplumun dışında konumlanmak değil belki ama içinde kendime özgü bir yer açmak gibi. Bu yer zaman zaman yalnızlık getiriyor ama aynı zamanda bana ait.

Kendimi bu hâlde tanımak, bazen anlaşılmamayı göze almakla mümkün oluyor. Ama anlaşılmamak artık beni rahatsız etmiyor. Yalnızca müdahale edilmemesi yeterli. Çünkü ben bu hâlimle iyiyim. Ne bir isyan, ne de bir savunma bu. Sadece olduğum yerde durmayı öğrenmeye çalışıyorum.

Ve belki de bu, benim için yeterince sağlıklı bir denge.


Ela karakteri, farklı olmakla yalnız kalmak arasında kendi iç ritmini bulan bir kadının iç sesidir. Onu yazarken hem mesafeli hem derin, hem şefkatli hem ketum biri olarak düşündüm. Bazen kendi hayatlarımızda da ‘anlamlı bir yalnızlık’ ararken, onun gibi düşünmüyor muyuz?

“What Do We Lose, and What Do We Keep?”: Remembering Bente Pakkenberg’s Legacy in Brain Ageing

In the history of neuroscience, few voices have combined quantitative precision with bold curiosity quite like the late Professor Bente Pakkenberg. A pioneer in the field of neurostereology, she revolutionised our understanding of the ageing brain, dedicating her life to mapping its intricate architecture with clarity and compassion.

Through meticulous stereological analyses of over 1,400 human brains, she charted how neuron numbers change over time. Her research revealed a 10% loss of neocortical neurons with age, yet fascinatingly, those who reached 100 years of age experienced no additional decline after age 90. This raised profound questions about cognitive reserve, resilience, and the biology of successful ageing.

Pakkenberg’s findings went further, showing that while fetal brains accumulate an average of 171 million neurons per day from week 22 until birth, adult brains retain the full neuronal count even as glial cell populations triple. Such data challenge simplified narratives of brain development and loss, offering instead a layered picture of neuroplasticity, support systems, and functional adaptation.

Her voice continues to echo not just in the field of ageing but in feminist neuroscience. She showed us that it’s not the number of neurons that defines capacity, but how they are used, supported, and sustained across a lifetime. In a field often overrun by reductionism, Bente Pakkenberg brought clarity, nuance, and a rare poetic truth.

She passed away in 14 April 2023, but the legacy she leaves is neuronal, indeed: enduring, deeply interconnected, and quietly powerful.

Written in remembrance — and admiration.

Pinar Sengul ~ Neuroscientist