”Bahça” ve Ölüm

Hatice Ergün’ün ölümsüz anısına özlemle…

Gene tesadüf eseri bir roman okuyorum. Biri sipariş etmiş, annem ona alırken bana da almış işte. Annemin her yıl en az 1-2 kez bana böyle aldığı kitaplar olur. Bazılarını okumam, ama 1 tanesini mutlaka okurum. Bu yılın talihlisi de ”Bahçıvan ve Ölüm” kitabı. Bu arada kitap Metis yayınlarından çıkmış, demek ki var bir meziyeti dedim.

Kitabın daha başlarındayım. Annem kitabı bana Hamburg’tayken hediye verdi, orada başladım. Şimdi Almanya’nın pek sevmediğim sanayi eyaleyindeyim, NRW… Burada devam ediyorum.

Bir cümle beni şakak kemiğimden vurdu. Öyle bir cümle ki varlığını bildiğim ama asla sebebini anlayamadığım bir düşünceyi anlatıyordu. Yıllardır sorguladığım o düşünce.

”Bahçede yapılacak iş olduğu sürece koruma altındaki bir alanda yaşarsın, mevsimlik bir ölümsüzlüğün tadını çıkarırsın. Şu anda yapılacak onca şey varken insan nasıl ölür? Kışın işler bitince ölünmeli.

Şubatın ikinci haftasında, meyvesiz ve sebzesiz kalmış bahçesi gibi, ananem de kendisini nadasa aldı. Ondan önceki yaz, ve öncesindeki 10 yıllar boyunca yazlar gibi, ”Bakalım kışa kalacak mıyım?”, ”Ben ölünce bu bahçalara kim bakacak” diyip de gitti.

Deliliği Seçmek: Bir Karakterin İç Monoloğu

Karakter: Ela. 32 yaşında. Çevirmen, serbest çalışan bir yazar. Sessiz apartman dairelerinde yaşayıp kalabalık kafelerde yazmayı seven biri. Yalnızlıktan çok yalnızlık ihtimalini sever. İstanbul’un gri sokaklarında yürürken hayal kurar, Berlin’e gidip dönmeyi düşünür ama hiçbir yere tam yerleşemez. Hayatını bir başkasına anlatmak yerine, hissettirmeyi tercih eder.


“Deli gibi görünmekten korktuğum için diğer insanların tavsiyesini veya görüşlerini almaya cesaret edemedim.” demiş Turgenyev. Benim içinse bu korku çoktan anlamını yitirmişti. Deli gibi görünmekten korkmak yerine, bazen özellikle öyle görünmeyi tercih ettim. Fikirlerimi anlatırken onay beklemedim. Biriyle paylaştığımda fikrimin karşılık bulup bulmaması önemli değildi. Sadece kulaklarında bir iz bıraksın, yeterdi.

Bunun nedenini hâlâ tam olarak bilmiyorum. Ama zamanla içimde iki düşünce belirdi. Belki gerçekten farklıyım ve bunu gizleme ihtiyacı duymuyorum. Belki de ‘deli’ gibi davranmak, sıradanlığın beklentilerinden kaçmak için bilinçli bir stratejiye dönüştü. Çünkü ‘deli’ etiketi bazen insanı yükümlülüklerden azade kılabiliyor.

Bir tür rahatlık vardı bunda. Sorgulanmamak, açıklamak zorunda kalmamak… Deli gibi algılanınca insanlar çoğu zaman mesafe koyuyor ama bu mesafe bazen ihtiyaç duyduğum alana dönüşüyordu. Bu, görünür olup savunmasız kalmamanın bir yoluydu belki de.

Zamanla fark ettim ki, kendimle ilgili pek çok şeyi çözümleyebiliyorum ama duyguları doğrudan yaşamakta hâlâ zorlanıyorum. Düşünmek daha güvenli geliyor. Belki bu yüzden kelimelerimi birer düşünce olarak bırakıyorum, temas kurmaktan çok yönlendirici olmadan akmalarını istiyorum.

Delilik burada bir patoloji değil; tanı değil; daha çok bir pozisyon. Toplumun dışında konumlanmak değil belki ama içinde kendime özgü bir yer açmak gibi. Bu yer zaman zaman yalnızlık getiriyor ama aynı zamanda bana ait.

Kendimi bu hâlde tanımak, bazen anlaşılmamayı göze almakla mümkün oluyor. Ama anlaşılmamak artık beni rahatsız etmiyor. Yalnızca müdahale edilmemesi yeterli. Çünkü ben bu hâlimle iyiyim. Ne bir isyan, ne de bir savunma bu. Sadece olduğum yerde durmayı öğrenmeye çalışıyorum.

Ve belki de bu, benim için yeterince sağlıklı bir denge.


Ela karakteri, farklı olmakla yalnız kalmak arasında kendi iç ritmini bulan bir kadının iç sesidir. Onu yazarken hem mesafeli hem derin, hem şefkatli hem ketum biri olarak düşündüm. Bazen kendi hayatlarımızda da ‘anlamlı bir yalnızlık’ ararken, onun gibi düşünmüyor muyuz?

Distimik ​​İnsanlar Daha mı Yaratıcı?

Depresyon Neden Beynin En Yanlış Anlaşılan Varyasyonu Olabilir?

Sizce depresyon veya distimi hastaları için her zaman olumsuz sonuçlar doğurur mu? Hadi bir kez daha düşünelim.


Düşük serotonin, genellikle düşük ruh haliyle ilişkilendirilse de, aynı zamanda benzersiz bir dürtüyü tetikleyebilir. Kişiyi daha düşünceli, daha huzursuz, anlam aramaya daha mecbur hale getirebilir. Birçoğu üzüntüleriyle sadece oturmaz; onu şekillendirir. Onu resmeder, yazar, ölçer. Onu bilime, şarkıya, hikayeye dönüştürür.


Tarih dünyanın en mutlu insanını hatırlıyor mu, ya da hiç dünyanın en mutlu insanı odur diye birilerini tanıdık mı? Bunun aksine, Virginia Woolf’u, Van Gogh’u, Sylvia Plath’ı, Dostoyevski’yi hatırlar ve biliriz. Onlar kendilerini iyi hissettikleri için değil, duyguyu forma dönüştürdükleri için tanıdık onları.
Birinin musmutlu bir romantik ilişki içerisindeyken yeni bir teoriyle akademiyi sarstığını veya bir şaheser resmettiğini nadiren duyarız. Ama tekrar tekrar şahit olduğumuz : kronik acı çeken insanların sanat eserleri inşa ettiğiydi.

Hikayeye dönüşen üzüntü.

Edebiyata dönüşen yalnızlık.

Distimi, yani günlük hayatı gölgeleyen yavaş yanan üzüntü, klinik bir rahatsızlıktan daha fazlası olabilir. Yaratıcılığın en eski motorlarından biri olabilir.
Araştırmalar, serotonin seviyesi düşük olan kişilerin daha fazla düşünmeye, derin hissetmeye ve daha fazla nüans algılamaya (bunu genelde alıngan olarak nitelendirsek de) eğilimli olduğunu gösteriyor. Bunlar hayatı onlar için çok daha zor hale getiriyor. Ancak onlara hiç ummadıkları öznel araçlar da veriyor. Bunlar sorgulayan, düşünen ve inşa eden beyinlerdir. Alkış aradıkları için değil. İhtiyaç duydukları için. Tıpkı nöroplastitisiste gibi. Kaybolan kortikal alanların yerine halihazırda bulunun başka alanları genişletmek gibi (körlerin görme alanlarının daha iyi duymaya dönüşmesi, eksik uzuvlu insanların o uzuvlara ayrılan beyin bölgelerinin başka uzuvlara dağıtılması gibi..) Acaba distimik insanlar da serotonin eksikliğine bağlı olarak kaybettikleri mutluluğu, sürekli telafi etmek için kıvranan ve yaratıcılğa döndürdüğü bölgelerle mi değiştiriyor?


Yüzyıllar boyunca yazarlar, ressamlar, mucitler ve düşünürler, ruh hallerine rağmen değil, ruh halleri yüzünden çalıştılar. Acı, eylem talep ediyordu. Huzursuzluğun ineceği bir yere ihtiyacı vardı. Sanat, fikirler ve yenilikler hobiler değildi aslında. Karanlık ruhlarından çıkışlardı.


Psikanaliz perspektifinden baktığımızda, bahsettiklerim daha önce tartışılmış ve hatta desteklenmiş.

Winnicott buna iç ve dış gerçekliklerin buluştuğu bölge olan “potansiyel alan” adını verdi.Yani kronik üzüntüyle yaşayanlar için bu alan olmazsa olmaz hale geliyor. Sıkıntının görünür bir şeye dönüştüğü yer burası. Defterle kalemle tuvalle veya müzik aletleriyle Paylaşılabilir bir şeye.


Lacan ise depresyonun anlamla olan bağlantımız koptuğunda geldiğine inanıyordu. Ancak yaratıcı ifade o kırılmayı onarıyordu. Kaybolan sesi (belki de biraz farklı bir tonda) geri kazandırıyordu. Klasik müzikteki hüzünlü ruhu, bir jazz müziğe çeviriyor ve kendisini ifade ediyordu mesela.

Çok sevdiğim Kernberg de parçalanma ve içsel kaostan bahsetmiştir; tam da yaratılışın bir araya getirdiği türden bir kaos. Anna Freud ise buna (tıpkı babası gibi) süblimasyon adını vermiştir: İçsel gerginliği bir savunma mekanizması olarak üretken, hatta güzel bir şeye dönüştürmek; babası S. Freud ise bunu sanat, bilim ve beşeri bilimlerde medeniyetin temel taşı olarak tanımlamıştır.

Tıpkı gözlerinizin önünde resmetmeye çalıştığım şey gibi. Her zaman daha yeşil bir taraf vardır ve hiçbir şey bedelsiz gelmez. Yaratıcılık genellikle depresif durumla birlikte gelir ve mutluluk yaratıcı ve üretken dürtüleri kaybetmenin bedeliyle gelir.


Depresyonu genellikle ortadan kaldırılması gereken bir bozukluk olarak çerçeveleriz. (Ki bir çok ruh çalışanı için öyledir, önemli olan bireyi huzurlu kılmaktır) Ama sınırları zorlamak istiyorum, çünkü zihnim ilerisini sorgulamadan duramıyor…

Ya distimi tercüme edilmesi gereken bir varyasyonsa?

Ya dengelemeye çalıştığımız durum, tüm kültürleri şekillendiren durumla aynıysa?


Lityum gibi kimyasalların ruh hali dengeleyici (mood stabiliser) olarak adlandırılmasına şaşmamalı. Gerçekten de ruh halini bir dereceye kadar dengelerler. Ancak dindirlikleri sadece acı değil bireyin ruhsal devinimleri de dindirilir. Yani bireyi birey yapan, o öz de bir dereceye kadar diner. Susar o gerçekleşmeye çalışan potansiyel. O potansiyelin yaratıcılığa gideceğini düşünmeden ilaçlar yazılır, reçetelenir, ve yutturulur milyarlarca kişiye. Ve o sırada tek amaç topluma uyumlu, kendi kendine de huzursuzluk hissetmeyecek yeni nörokimyasal yapılanmalar oluşturmak. Bir nevi kişilik değişimine sebep olmak kişide. (Kişinin kendine zararı kesin olmadıkça ya da yüksek ihtimalle öngörülemedikçe verilmemsinden yanayım birçok ruh sağlığı ilaçlarının…)


Mutluluğun durağanlık olduğuna inanıyorum. Dalgalara veya yerçekimine karşı yüzmeye çalışmadan su üzerinde kalma hali gibi. Mutluluk, sizi sabit tutmak için yeterli hacme sahiptir, sadece nefesinizi tutun ve eşlik eden yaratıcı güçlerinizin çoğunu da…
Hüzünse hareket ediyor.. İnsanları kalıcı şeyler yapmaya müthiş bir itki veriyor.


Alışılagelmemiş bir psikoterapist olarak bunu tekrar tekrar gördüm. En çok mücadele eden danışanlar genellikle en fazla içgörüyü, en fazla dürtüyü, söylenemez olanı ifade etmek için en fazla cesareti getiriyolarlar. Oldukları yerde kalmak istemiyorlar ve inşa etmek istiyorlar.


Söylediklerimi yanlış yerlere çekmeyin, distimik veya depresif ​​olan herkes sanatçı değildir. Ama dünyayı değiştirenlerin çoğu anormal diye nitelendirdiğimiz ruh hallerine ve kişiliklere sahipti… Ne mutlu ki, bazıları bu farklılıklarını tuvallerde, kağıtlarda ve laboratuvar gömleklerinde normalleştirmişler. Tarihe adını kazımış bilim insanları, sanatkarlar ve yazarlar tedavi görseydi, Türlerin Kökenini okuyup hayvanların evrimini bilemeyecek, Suç ve Ceza ile ahlakın göreliliğini anlayamacak ve frengiyi tedavi edemeyecektik…

Bkz: Paul Ehrlich, Dostoyevski, C. Darwin.

Yalnızlık ve hüzünle onu asla bulamadım.

Bulabildiğim tek şey…

Salt yaratıcılığımdı!

π

Pınar Şengül
Nörobilimci | Nöropsikolog | Aile Terapisti

Vur Parlak Çocuğa!..

Dilimizin yılmaz savunucusu Feyza Hepçilingirler, çok severek okuduğum, dilimize ve kültürümüze büyük önem veren, özellikle Türkçeye sahip çıkmamız gerektiğini vurgulayan çok değerli bir Türk edebiyatçısıdır. 26 Ocak 1948’de Ayvalık’ta doğan Hepçilingirler, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu, hayatı boyunca öğretmenlik yapmış ve yazarlığa devam etmiş biridir. “Türkçe “Off!”” ve “Yıldızların Suya Döküldüğü” gibi eserleriyle dilimizin zenginliklerini ve inceliklerini gözler önüne sermiştir.

Hepçilingirler’in “Belki de Kovulmuştur Cennetten” adlı denemesinden yola çıkarak yazdığım bu metinde, fiziksel şiddetin, aşağılamanın ve çocukları kendilerini kötü hissettirmenin gelecekte yaratacağı zararlara odaklanıyorum. 1948 doğumlu olan Hepçilingirler, Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti gibi Türk şiirinde ve yazınında geleceğe umutla bakan ekollerin eserleriyle büyümüştür. Tanzimat, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk yılları gibi dönemler de onun edebi anlayışını şekillendirmiştir. Bu dönemlerde, Namık Kemal, Ömer Seyfettin ve Halide Edip Adıvar gibi yazarlar, geleceğe dair umutlu bir bakış açısıyla eserler vermişlerdir.

Ancak, 2000’li yıllara doğmuş gençler, bu idealist yazarlarımızın aksine, geleceğe aynı umutla bakmakta zorlanıyor. Hepçilingirler’in yazılarında gördüğüm idealizm ve memleketimizin geleceğine dair iyimserlik, bu pessimist döneme doğmuş biri olarak beni yer yer fazla iyi niyetli düşünmeye itiyor.

3 sayfalık denemesinde, bir babanın çocuğunu dövmesi ve kendi anılarından yola çıkarak, ilkokuldayken arkadaşlarını güldürmek için yaptığı şakaları duyan bir hocanın ensesine indirdiği tokadın onda yarattığı travmayı anlatıyor. Bu tokat, yazarın dışa dönük ve cesur olabilecekken içe kapanık ve çekingen birine dönüşmesine neden olmuş. Hepçilingirler, “O tokat kişiliğimde nasıl bir iz bıraktı, kim bilebilir?” diyerek, bu tür deneyimlerin insan hayatındaki derin etkilerine dikkat çekiyor.

Bir ruh bilimci olarak, bu tür travmaların insan kişiliği üzerindeki etkilerine tamamen katılıyorum. Cezalandırma, birçok çocuğu ve insanı içe kapatır, cesaretlerini kırar. Ancak, bazı insanların savunma mekanizmaları farklı çalışır ve tokat yedikleri yerden güçlenirler. Bu, istisnai bir durum olsa da, var olan bir gerçektir.

Hepçilingirler’in idealist ve iyimser bakış açısı, onun döneminin yazarlarında sıkça görülen bir özelliktir. Onlar, her zaman geleceğe umutla bakmış ve çocuklara yatırım yapılması gerektiğine inanmışlardır. Ancak, bizim neslimiz, bu idealizmin yerini realizme bıraktığı bir dönemde yaşıyor. 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da doğan realizm akımı, gerçekliğin nesnel bir şekilde tasvir edilmesini savunur ve o dönemlerde pratiğe dökülemeyen teorik bir akımdı.

Ancak şöyle bir savda bulunabilirim ki; her ne kadar realizm 1850’lerde Fransa’da başlamış olsa da, 21. yüzyılda toplumsal gerçekçilik akımları, bireysellik, kimlik arayışı ve küreselleşme ile doruk noktasına ulaşmıştır. Bu yeni dönem, edebiyatta daha önce görülmemiş bir gerçekçilik anlayışını beraberinde getirmiştir. Bu yeni gerçekçilik anlayışına örnek olarak, Karl Ove Knausgård’ın “Kavgam”, Elena Ferrante’nin Napoli Romanları ve Michel Houellebecq’in “Element Parçacıkları” gibi eserler verilebilir.

21. yüzyıl, realizmin sadece edebi bir akım olarak kalmayıp, hayatın her alanına sirayet ettiği bir dönemdir. Bu dönemde, gerçeklik, tüm çıplaklığıyla ve karmaşıklığıyla ele alınmakta ve edebiyat, bu gerçekliği yansıtmak için yeni yollar ve anlatım biçimleri aramaktadır.

Hepçilingirler, denemesinin sonunda, “Çocuğa vurulan her tokat, belki yarının başbakanına, fizik bilginine, opera bestecisine, ressamına, yazarına, şairine vuruluyor aslında…” diyor. Bu sözlerle, bir çocuğa yapılan her türlü şiddetin, onun potansiyelini yok ettiğini ima ediyor. Ancak, günümüzde fiziksel tokatların yerini sözel şiddet ve zorbalık almıştır.

Hepçilingirler’in asıl anlatmak istediği, bir çocuğa atılan her tokadın, maddi veya manevi, aslında o çocuğun geleceğine, dolayısıyla toplumun geleceğine etki edeceğidir. Ancak, bu derin anlam, maalesef, bazen kötü niyetli kişiler tarafından parlak gençleri travmatize etmek için bir araç olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar, özellikle de kendi çevrelerindekiler, başkalarının başarılarını kıskanabiliyorlar. Kendi yetiştirdikleri kişilerin kendilerini geçmesini istemeyen bir rekabet duygusu içinde olabiliyorlar. Bu durum, psikolojide “narsisistik rekabet” olarak adlandırılır. Narsisistik rekabet, kişinin kendisini veya kendi uzantılarını (çocukları, öğrencileri vb.) başkalarından üstün görme ve başkalarının başarılarını tehdit olarak algılama eğilimidir. Bu eğilim, kişinin kendilik değerini koruma ve yüceltme ihtiyacından kaynaklanır.

Birçok öğretmen bile, “Bu öğrencim ileride çok başarılı olacak” denildiğinde, içten içe bir kıskançlık hissedebilir ve o öğrenciye daha mesafeli davranabilir. Başarılı çocukların ve gençlerin, hem maddi hem de manevi tokatlara maruz kalması kaçınılmaz hale geliyor. Onlar, yaramazlıklarından değil, başarılarının hazmedilememesinden dolayı cezalandırılıyorlar. Üniversite ve yüksek lisans düzeyindeki öğrencilerin bile sözel şiddete maruz kalması, bu durumun ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.

Hepçilingirler, “belki daha cesur olurdum, daha konuşkan olurdum” derken aslında ne kadar mütevazı olduğunu görüyoruz. Kendisi, başarılarıyla edebiyat dünyasında kendini kanıtlamış bir kişilik. Yazılarından anladığımız kadarıyla sürekli okuyan ve yazan biri olarak, o tokadı çoktan geride bırakmış. “Belki daha başarılı olurdum” diye düşünmesi de, başarının sınırının olmadığını gösteriyor. Biz okurları için kendisi zaten Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış bir yazardan farksız. Belki de o tokat, onun daha da çok çalışmasını ve kendini kanıtlamasını sağlamıştır.

Hepçilingirler’in ima ettiği gibi, bir çocuğa atılan her tokat geleceğe tesir eder. İnsanlar, kendi başarılarını ve çıkarlarını her şeyin üstünde tuttuğu sürece, geleceğin potansiyel liderleri, bilim insanları ve sanatçıları, engellerle karşılaşmaya devam edecekler. Toplum olarak, bu kısır döngüyü kırmadığımız sürece, Hepçilingirler’in idealindeki aydınlık geleceğe ulaşmamız zor görünüyor.

Çünkü gerçek başarı engelleri aştığımız kadardır. Bu, sadece gençlerin değil, toplumun her kesiminin içinde olan bir eğilimdir ve narsisistik rekabetin acımasız yüzünü yansıtır.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Şengül

The Prologue of The Virgin Man

When we first met, he was a virgin. He told me this with a deep sense of embarrassment in his voice: “I’d understand if you didn’t want to date me, as I’ve never had a girlfriend before.”

I found this appealing. Why should he be embarrassed about being untouched, entirely pure, and all the more promising for a lasting bond? Now, nearly four years on, I see why he was so embarrassed. With those words, he meant that he could not commit to the first woman he fell in love with, as he needed to explore different kinds of women – one who spends a fortune on shopping, one who doesn’t love him as their other half, one who floods social media with endless selfies, one who parties and gets drunk, one who bamboozles, and one who is NOT ME.

Back then, I was innocent enough not to see this when he “confessed” his inexperience to me so shyly. He seemed certain I would leave him over it. Honestly, if I were to meet him now, or anyone else inexperienced or still a virgin, I’d leave immediately. But only after all the hard lessons – the foreshadowing of infidelity.

With my innocent mind at the time, I thought that was it: I’d found the purest man, aged 28, untainted by the touch of other women, in heart and body. He was clean, meant only for me. I felt exhilarated rather than wary when I learned he was untouched. And that was the beginning of all the heartache and tears that would follow in the years to come…

Bir Filiz vardı.

Türk yazının usta romancısı Orhan Kemal’in Bir Filiz vardı adlı romanında şöyle bir cümle geçer:

Sende güzelden de başka bir şeyler var.

Hayranlıkla sevince insan aynı böyle seviyor…

Benim de gönlümde bir Filiz var.

Etrafında zaman, mekan ve tüm insanlar bükülüyor.

Öylesi bir filiz ki bu, salt var oluşuyla, kahakahalarıyla, seslenişiyle, ve yüksek bilinciyle, filizlerinden envai çeşit fide, fidelerinden ise sonsuz neşe, bilgelik ve sevi büyüyor.

Filiz oluşu ne güzel…

Filiz olmak tıpkı pluripotent bir hücre gibi her hücreye dönüşüp her türlü dokuyu oluşturabiliyor. Sanmayın ki, sözlerinden bir tek bilim akıyor, bilimi bildiği kadar insanları da iyi biliyor.

İnsanlara bir seslenişi var, balkon konuşması yapsa daha fazla ilgi çekemez.

Tek bir cümlesiyle, etraf kıt’a dur’a geçiyor.

Yani bilge olduğu kadar, muhteşem bir komutan da o.

Hayatımda yanındayken bir şeyleri düzeltme ihtiyacında, hissetmediğim tek insan olsa gerek. Öyle güzel nizama sokuyor ki etrafındakileri, benim ona hayran olmaktan başka işim kalmıyor…

Ah ne güzel, bir insanı yönlendirmek zorunda kalmadan o insanın her şeyi yapıyor olabildiğini izleyebilmek…

Atatürk’ü izlemek gibi…

O yönetsin, düzeltsin, planlasın…

Etrafındaki Sorbonne’lu hukukçu cananı Latife’ye, ekonomist ve devlet adamı dostu Celal’e bir tek hayran olmak kalsın..

Böylesi kudret ve bilgi sahibi birine hayran olmamak ne mümkündü?

Bilgeliğin, insanları yönetme ve yönlendirme yetisiyle muhteşem birleşmesi yani…

Böyle önderlere hasret Türkiye. Bilerek, bilgiyi doğru yönlendirerek, insanlara iletmeyi bilen önderlere…

Keşke bilime ve bilim insanlarına olduğu kadar, TBMM’ye de dokunsa.

O siyasete girince kirlenmeyecek kadar bilge…

İnanın, okur yazarlık oranı fazlasıyla artar.

Biz, insanlar,ne içine içine konuşanlardan ne de bağırıp çağıranlarla yola geliriz.

Biz anca, kendinden emin ve bilge önderlerle ilerleyebiliiriz.

İçi boş, sesi detone konuşanları indirip, içi dolu ve sesi gür eğitmenleri istiyoruz ülkemizde, evrenkentlerimizde ve meclisimizde.

Evet, o belki hepimizin. Filiz’i, Fidesi, Fidanı ve çiçekleri!

Ancak bir tek benim bütün renklerim…

Onunla konuşurken dünyam,

Vermeer’in huzurlu sadeliğinde dinginleşiyor,

Degas’nın zarif hareketleriyle canlanıyor.

Raphael’in anaç Meryerm’inde maneviyatı hissediyor,

Da Vinci’nin çok yönlü dehası içimde filizlenen bir fide gibi büyüyor.

Ve bir kahkahasının sesiyle Courbet’in gerçekçiliğiyle her şey somutlaşıyor.

İçimde renkler ve kahkahaları kaynaşıyor.

-Bir Tohum vardı adı Pi.

Yaşının Ötesinde ve Gerisinde Kalanlar

Nature dergisinde muhtelif makaleler yazmış biyolog ve aynı zamanda bilim kurgu türündeki kitaplarıyla tanınmış H.G. Wells’in bir öyküsünden bahsetmek istiyorum.

Ama öncesinde H.G. Wells’in nasıl kendini bir biyolog olarak tanımlamayıp gazeteci olarak tanımladığından da öte,

Bence fantasitk ve bilim kurgu yazımından daha da iyi olduğu bir yer var, o da tıpkı C.S. Lewis gibi gerçeküstü yazının içine kattıkları ansızın gelen o absürt ve gülünç teşbihler.

C.S. Lewis okurken gülmek çok daha beklendik. H.G. Wells ise trajikomik gülümsemeleri ortaya çıkarıyor. İkisi de oysa kendilerini fantastik yazar olarak nitelerler. Ancak asla fantastik kurguyla yetinmezler. Mutlaka arasına gülmenizi ve düşünmenizi sağlayacak cümleler eklerler.

”Aman Tanrım! Mendil yerine küçük kızı almışım, Özür dilerim bayan, sizi mendil sanmıştım.” cümlesiyle ,olay örgüsüne kaptırmış giderken, karşılaşınca kim gülümsemez ki? C.S. Lewis’i iyi bir komedya yazarı yapan da bu ansızın ve olağanca doğal akıveren yazıları olmalı.

Bazen ne olarak tanımlandığımız bizim tanımımıza yetmez. Hiç kimse zaten tek bir şey değildir ki. Bir mimar sadece mimar mıdır? Pek ala başarılı bir yazar, oyuncu ve anne de olabilir aynı anda. Ve mimar tanımı onun asıl tanımı olmakta yetersizdir, çünkü bizi tanımlayan şey neyden para kazandığımızdan çok neyden zevk aldığımız olmalı. Çünkü insan hedonistik bir varlıktır ve her ne kadar sıkıcı sistemlere adapte olabilse de, eninde sonunda zevk aldığı şeyi tekrarlayacaktır.

Gene kalemim nörobilimsel konuşmalara kayacak oldu. Herkese seslenebilmek için durduruyorum orada kendimi. Özgürlük ne imkansız şey.

Ket vurmalıyım çevreyoluna akan tüm tali yollara.

Şimdi size H.G. Wells’in ”Son Mr. Elwesham’in Hikayesi”nden bahsetmek istiyorum. Hikaye yaşlandıkça, gençlerin bedenlerine geçen bir ruh olan Mr. Elwesham’den bahsediyor. Bir de son kez bedenini çaldığı delikanlı Eden’den.

Eden, genç ruhunu yaşlı adamın bedeninde bulunca bunalıma giriyor. Ve bu bunalımı şu muhteşem cümlelerle anlatıyor:

” Zihniyle bedeni bir olan, yaşının gerektirdiği bedene sahip olan sizler, bu gaddar esaretin benim için ne demek olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Genç olmak, gençliğin tüm arzu ve enerjisiyle dolu olmak ve aniden harap bir bedene kıstırılmak…”

Yazıma başlarken söylediğim gibi, kanaatimce bu iki yazar aslında fantastik yazarlar değildirler, fantastik yazımı bir kisve olarak giyerler. Bu cümlede her ne kadar bir beden değişimine işaret edilse de, bu ruh hali mutlaka H.G. Wells’in kendi hisleri olmalı. Yaşlı bir bedene kıstırılmış genç bir ruh olarak hissediyor olmalıydı kendini.

Bu ruh halini anlayabilmek için yaşlandırmak lazım bedeni (ve ruh pek ala genç kalabilir- zaten çoğu insan demez mi yaşım 50 ama ruhum 18, diye…)

Ama bir de, pek erken yaşta hissedilebilecek bir tezatlığı daha vardır ruh-beden uyumunun.

O da gencecik bir vücutta- hayata tutunmak için sisteme dahil olmak gibi tüm o yorucu merhaleleri aşmak zorunda olan, hayatın neredeyse bütün heyecan ve vesveselerine doymuş yaşlı bir ruhu taşımak…

Dipnot: Ben bir fantastik edebiyat yazarı değilim ve genelde cümlelerim dolaylı anlatımdan uzaktır. Cümlelerimde aktarımlar ve yansıtmalar aramak size doğru analizler yaptırabilir.

  • Kendini yazar olarak tanımlayan ve yazmaktan tek bir kuruş dahi kazanmayan bir yazar.

2024 Doğan Hızlan Edebiyat Eleştiri ve İnceleme Ödül Töreni

Kıymetli sanat eleştirmeni Doğan Hızlan amcamın da eşliğinde dün gerçekleştirilen Eleştiri ve İnceleme Ödül törenine dair bir anı olarak bu yazıyı paylaşıyorum.

Bir şeyi eleştirebilmek için onu iyi bilmek ve takip etmek gerekir. Sanatı ika edenler kadar sanatı takip edenler de gereklidir. Her sanat dalı seyirciye ihtiyaç duyar diyemem. Bazen sanat eseri sadece sanatçısı için vardır. Ancak, edebiyat ve siyasi söylevleri içeren yazılar mutlaka okuyucuya muhtaçtır. Bu yüzden, edebiyat gibi insan ve toplum bilimlerinin varoluş sebebi onu okura ulaştırmaktır.

Edebiyatı ve siyaseti takip edenler kadar bunu olabildiğince tarafsız eleştirebilenler de iyi ki var.

Doğan amca da bu kıymetli yazarlardan biri. Bize sanattan haber verdiği için ona teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Yeni güzelliklere kapalıyız.

Hayatta güzel şeylerin bağımlılık yarattığını yaşayarak anladığımdan beri (bırakalım teorik kısmını bir kenara) güzel şeylerden (artık) uzak duruyorum.

Hayatımda alıştığım ve vazgeçemediğim birkaç güzel şey hariç yeni güzellikler eklememeliyim. Her güzele olan istenç, bir acıyı beraberinde geririr. Daha önce tadına bakılmış her güzel şey, yokluğuyla acıyı yaşatır.

Güzellik varken iyidir, keyiflidir. Yokken tam bir târumârdır insanın bedeninde ve ruhunda.

Bunun içindir, her güzel şey keyif verir, keyif veren her şey alışkanlığa dönme meylindedir, alışkanlık bağımlılığa dönüşür…

Ve bu bağımlılıkların yoklukları dayanılmaz bir eziyettir.

Yeni güzellikleri hayatıma eklemeye isteksiz değilim, ekseriyetle dirençliyim. Yokluğuyla canımı yakabilecek hiçbir şeyin keyfine varmak istemiyorum.

Aza kanaat etmek, çok daha az riskli acı söz konusu olunca.

Bu uzak duruşu, çok sevdiğim bir dostumu görmemek isteyişimle daha çok ortaya çıktı. Onu uzaktan sevmenin acısızlığını farkettim. Ya görürsem, ona sarılırsam, birlikte dinlersek o güzel şarkıları, birlikte güler geçersek yaşamın absürtlüğüne… o zaman bunu tekrar ve tekrar istemeyecek miyim? Hayır- istemek istemiyorum. Uzakta olmasına öylesine alıştım ki, artık onun fiziksel mevcudiyetini de aramıyorum. İstemiyorum bunu zihnime hatırlatmayı. O mükemmel dost, hep uzakta kalmalı. Bir telefon, bir e-posta, bir mesaj kadar uzakta. Ama hep uzakta. Ne güzel (ne acısız demek istiyor yazar belki de burada)!

Çok güzel kişileri sevdikten sonra insan bir daha çok güzel insan sevmek istemiyor. Acısı da güzelliğince büyük oluyor da ondan!

Orhan Veli ne doğru demiş oysa: Beni bu güzel havalar mahvetti!

Beni de Orhan, beni de!

Beni bu güzel insanlar mahvetti!

Çocuk yaşımda şefkatli teyzemi, gencecik yaşımda candan öte ananeciğimi ve bir de üstüne kendimden bir parçaymışcasına sevdiğim sevgiliyi sevme hissini kaybedince…

Güzel insanların getirdiği güzel duyguların yok olur olmaz ne travmatize edici olduğunu öğrendim…

Yoklukları bunca zamandır-nöbetlerle gelen- acı dalgalarından ibaret.

Güzel şeyler alışkanlık yapar. Bir yerden sonra sevgi mi alışkanlık mı diye sorarsınız ya. Her ikisi de olmalı aslında cevap. İnsana (zihne) tanıtılmış ve alışkanlık olmayan şey, güzel bir şey olamaz. Alışkanlık olamamışsa ve bilindik olmuşsa, yeterince güzel değildir.

Bana geri dönersek, bir süre daha temel ve zorunlu güzelliklerimle yaşamak istiyorum.

Kitaplar. Gazeteler. Dergiler.

Türk çayı. Yeşil çay. Soya sütlü ingiliz çayı.

ve,

Anne.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.