Annesi ve babası kavga ederken yere oturup duvara yaslanmış, dizlerini göğsüne çekmiş, orada öylece duruyor. Ağlamıyor; kavgaları ve bağırışmaları kanıksamış.
Ama bir yerde de acı çektiğini tahmin edebiliyorum. Kavga işitmekten bıkkın.
Gidip saçlarını okşuyorum. “Büyüyünce hiç evlenmek istemiyorsun, değil mi?” diye soruyorum. Başını yukarı aşağı sallıyor.
Yaşı daha altı küsur — Piaget’nin işlem öncesi döneminde hâlâ. Doğum gününe az kalmış; yazın 7 olacak. Yazın artık “Somut işlemler evresi”ne geçecek. O zaman bazı şeyleri daha iyi anlayabilecek.
Mesela bir kız çocuğu tanırdım — yaşını tam bilemiyorum; yaşı işte çocuktu. Anne ve babasının her kavgasında onların ayrılmasını isterdi, boşanın diye gidip annesine yalvarırdı. Ama hep öyle değilmiş; erken çocukluk zamanlarında barışsınlar istermiş. Bakmış ki kavgalar hiç sönmüyor ve bu bir döngü. Çocuk o döngüyü anlayacak yaşa geldiğinde (ki yine yaşı çocuk — ilkokul çağları) “Boşanın anne, ne olur” diye yalvarırmış.
O kızı anımsattı bu küçük kız bana. Ama yaşı belki o çocuktan daha mı büyüktü, ne — rüyamdaki bu kız, birlikteliklerinin verdiği acıyı henüz algılayamamış olabilir. Rüyamda anne ve babasına “Hadi barışın” deyince mutlu oluyor gibi; hâlâ o uçsuz bucaksız kavgaların bitebileceğine kanabiliyor. Sınırda işte. Yakında o da bitsin, ayrılsınlar isteyecek; ama emin değilim şu an tam olarak nerede olduğundan. Hâlâ barışıp mutlu olabileceklerine inanan o çocuksu tarafı belki de daha baskın.
Başını okşuyorum. “Bir kız tanırdım, o da senin gibi kavga içinde büyümüş. Çok üzülürmüş ama büyüyünce çok güçlü bir kız olmuş. Sen de öyle olacaksın, merak etme,” diyorum.
O belki o an güçlü olmak istemiyor. Sadece kavganın yokluğunu istiyor.
Belki de çok öncelerde tanıdığım o kız gibi, iki ayrı evde kavgasız bir hayat hayal ediyor.
Belki de bunları düşünebilmek için hâlâ çok küçük.
Ama tek evde, bu kavgalarla hayat güzel geçmeyecek; bıkkınlığı yüzünden görülüyor.
O kızı bir daha görmek istiyorum. Onu kavgasız, neşeli müziklerle dolu yerlere götürüp dans ettirmek istiyorum. Bilmem… öyle işte.
Seni özleyip hıçkıra hıçkıra ağlarken bile sadece ağlayamıyorum, ağlarken birazdan yapmam gerekenleri düşünüyorum. Birazdan toparlanıp eyalet içinde gitmem gereken 2 farklı şehir ve o iki farklı şehirde katılmam gereken toplantı ve deneyleri düşünüyorum. Ananemi özleyerek ve o duygulara boğularak bu işleri yapamam. Acıyı tekrar konserve edip, basınçla bastırmam lazım. Sıkıştırmalıyım acıyı tekrar. Fonksiyonel olmak için acıyı hissetme lüksüm yok.
Sonra da sorguluyorum. Ananeme olan sevdamı- yeryüzünde hissettiğim o en derin duyguları- hissetmemek için yaptığım onca şey… Ona olan sevgime yakışıyor mu?
Daha mı çok konuşabilmeliyim onu? Gözlerime yaşlar gelmeden, anabilmeliyim yüce anısını?
Ama mümkün değil çoğu zaman -şakaları hariç- her anıda biraz da acı gizli. Zor hayatı, sıkıntılı evliliği, 4 çocuğunu yetiştirirken bir de dağlara bahçelere yetişmesi… Dağlar derken Küre dağları….Oralara çıkartmış hayvanlarını… Annemler onun dağdan inişini gözlermiş okuldan sonra…
Bak yazarken gene gözlerim doluyor. Halbuki buna vaktim yok. Birazdan bir konferansa yetişmeliyim. Sulu gözlere, acılara vakit yok işte!
Ah o çocukluğumun en sevdiğim şiirinin şairi Behçet Necatigil…
Bazen ben de senin hayıflandıklarına benziyorum, istemesem de…
”Siz geniş zamanlar umuyordunuz Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.”
Karakter: Ela. 32 yaşında. Çevirmen, serbest çalışan bir yazar. Sessiz apartman dairelerinde yaşayıp kalabalık kafelerde yazmayı seven biri. Yalnızlıktan çok yalnızlık ihtimalini sever. İstanbul’un gri sokaklarında yürürken hayal kurar, Berlin’e gidip dönmeyi düşünür ama hiçbir yere tam yerleşemez. Hayatını bir başkasına anlatmak yerine, hissettirmeyi tercih eder.
“Deli gibi görünmekten korktuğum için diğer insanların tavsiyesini veya görüşlerini almaya cesaret edemedim.” demiş Turgenyev. Benim içinse bu korku çoktan anlamını yitirmişti. Deli gibi görünmekten korkmak yerine, bazen özellikle öyle görünmeyi tercih ettim. Fikirlerimi anlatırken onay beklemedim. Biriyle paylaştığımda fikrimin karşılık bulup bulmaması önemli değildi. Sadece kulaklarında bir iz bıraksın, yeterdi.
Bunun nedenini hâlâ tam olarak bilmiyorum. Ama zamanla içimde iki düşünce belirdi. Belki gerçekten farklıyım ve bunu gizleme ihtiyacı duymuyorum. Belki de ‘deli’ gibi davranmak, sıradanlığın beklentilerinden kaçmak için bilinçli bir stratejiye dönüştü. Çünkü ‘deli’ etiketi bazen insanı yükümlülüklerden azade kılabiliyor.
Bir tür rahatlık vardı bunda. Sorgulanmamak, açıklamak zorunda kalmamak… Deli gibi algılanınca insanlar çoğu zaman mesafe koyuyor ama bu mesafe bazen ihtiyaç duyduğum alana dönüşüyordu. Bu, görünür olup savunmasız kalmamanın bir yoluydu belki de.
Zamanla fark ettim ki, kendimle ilgili pek çok şeyi çözümleyebiliyorum ama duyguları doğrudan yaşamakta hâlâ zorlanıyorum. Düşünmek daha güvenli geliyor. Belki bu yüzden kelimelerimi birer düşünce olarak bırakıyorum, temas kurmaktan çok yönlendirici olmadan akmalarını istiyorum.
Delilik burada bir patoloji değil; tanı değil; daha çok bir pozisyon. Toplumun dışında konumlanmak değil belki ama içinde kendime özgü bir yer açmak gibi. Bu yer zaman zaman yalnızlık getiriyor ama aynı zamanda bana ait.
Kendimi bu hâlde tanımak, bazen anlaşılmamayı göze almakla mümkün oluyor. Ama anlaşılmamak artık beni rahatsız etmiyor. Yalnızca müdahale edilmemesi yeterli. Çünkü ben bu hâlimle iyiyim. Ne bir isyan, ne de bir savunma bu. Sadece olduğum yerde durmayı öğrenmeye çalışıyorum.
Ve belki de bu, benim için yeterince sağlıklı bir denge.
Ela karakteri, farklı olmakla yalnız kalmak arasında kendi iç ritmini bulan bir kadının iç sesidir. Onu yazarken hem mesafeli hem derin, hem şefkatli hem ketum biri olarak düşündüm. Bazen kendi hayatlarımızda da ‘anlamlı bir yalnızlık’ ararken, onun gibi düşünmüyor muyuz?
Bazı insanlar, bir görüşmeye birkaç dakika geç kalındığında bütün ilişkinin ağırlığını o ana yükler. Oysa ortada ne bir kriz vardır ne de bir hakaret. Sadece zamanın biraz yer değiştirmiş hâli.
İnsan geç kalabilir. Bazen trafik vardır, bazen içsel bir dağınıklık ya da beklenmedik bir durum. Bu, yaşamanın doğal bir parçasıdır. Zaman, mutlak bir çizelge değil; içinde insanın kendi ritmini taşıdığı bir akıştır. Ne var ki, bu akışa katı anlamlar yükleyenler, zamanın küçük oynamalarını kişisel bir saldırı gibi algılayabilir. Oysa ki insan ilişkilerinde esneklik, güvenin, anlayışın ve olgunluğun temelidir.
Geç kalan biri olduğunda, o boşluk bana bir armağan gibi gelir. Kitabımı okurum, notlarımı gözden geçiririm, sessiz kalan maillerime dönerim ya da sadece iç dünyamla kalırım. Zamanın bana bıraktığı bu aralıkta, üretkenlik ya da derinlik eksilmez; aksine çoğalır. Çünkü beklemek, sadece birini beklemek değil, kendini de dinlemeye bir fırsattır.
Ne var ki, bazıları bu süreyi şikayetle, sitemle, kırılganlıkla doldurur. Ve bu, ilişkinin özünü zehirler. Oysa biz, bir araya gelerek zamanı değil, birbirimizi onarmaya çalışıyoruz. Görüşmelerin amacı, zamanı disipline etmek değil, ilişkisel anlamda birbirimizi esnetebilmek olmalı. Esneklik, gelişimin ön koşuludur.
İnsan ilişkilerinde karşılıklı niyet, zamanlamadan daha belirleyicidir. On dakikalık bir gecikmeyi ilişkiselliğin önüne koymak, karşıdaki kişiyi değil, ilişkiyi cezalandırır. Hele ki insan merkezli mesleklerde, terapötik ilişkilerde ya da dostluklarda bu tür katı tepkiler, çoğunlukla birikmiş başka duyguların dışavurumudur.
Virginia Satir, insan ilişkilerinde esnekliği bir hayatta kalma yetisi olarak görürdü. Ona göre insanlar tehdit altında hissettiklerinde katılaşır, rollerine sığınır, spontane olma kapasitelerini yitirirler. Oysa gelişim ancak güvenli bir ilişki içinde, esneyebildiğimiz noktada başlar. Zaman konusunda gösterilen anlayış da bu güvenin en temel göstergelerindendir.
Satir’in şu sözü, ilişkide esneklik ve koşulsuz kabulün ne denli dönüştürücü olduğunu anlatır:
“Seni tutunmadan sevmek, yargılamadan takdir etmek, müdahale etmeden yanında olmak, dayatmadan davet etmek, suçluluk yüklemeden ayrılmak, suçlamadan eleştirmek ve aşağılamadan yardımcı olmak istiyorum.”
Geç kalmak, çoğu zaman yalnızca zamansal bir kayma değil, içsel bir karmaşanın izidir. Ve bu karmaşaya alan açmak, yargılamak yerine anlayabilmek, ilişkinin gerçek kıymetini gösterir. O beş dakika bir sınav değil; bir ilişki testi de değil. Ama belki de en çok o anda ortaya çıkan tepki, ilişkinin derinliğini belirler.
Bu yüzden artık, esnekliğe yer bırakmayan yapılarla çalışmamayı seçiyorum. Zamanı takvimsel bir dayatma olarak değil, insani bir buluşma zemini olarak görenlerle birlikte yürümek istiyorum.
Çünkü dakik olmak önemlidir, ama ondan da önemlisi insan kalabilmektir.
Zamanla kurduğumuz ilişki, insanla kurduğumuz ilişkinin aynasıdır.
Ve bazen gerçek profesyonellik, dakikliği değil, anlayışı tercih edebilmektir.
Depresyon Neden Beynin En Yanlış Anlaşılan Varyasyonu Olabilir?
Sizce depresyon veya distimi hastaları için her zaman olumsuz sonuçlar doğurur mu? Hadi bir kez daha düşünelim.
Düşük serotonin, genellikle düşük ruh haliyle ilişkilendirilse de, aynı zamanda benzersiz bir dürtüyü tetikleyebilir. Kişiyi daha düşünceli, daha huzursuz, anlam aramaya daha mecbur hale getirebilir. Birçoğu üzüntüleriyle sadece oturmaz; onu şekillendirir. Onu resmeder, yazar, ölçer. Onu bilime, şarkıya, hikayeye dönüştürür.
Tarih dünyanın en mutlu insanını hatırlıyor mu, ya da hiç dünyanın en mutlu insanı odur diye birilerini tanıdık mı? Bunun aksine, Virginia Woolf’u, Van Gogh’u, Sylvia Plath’ı, Dostoyevski’yi hatırlar ve biliriz. Onlar kendilerini iyi hissettikleri için değil, duyguyu forma dönüştürdükleri için tanıdık onları. Birinin musmutlu bir romantik ilişki içerisindeyken yeni bir teoriyle akademiyi sarstığını veya bir şaheser resmettiğini nadiren duyarız. Ama tekrar tekrar şahit olduğumuz : kronik acı çeken insanların sanat eserleri inşa ettiğiydi.
Hikayeye dönüşen üzüntü.
Edebiyata dönüşen yalnızlık.
Distimi, yani günlük hayatı gölgeleyen yavaş yanan üzüntü, klinik bir rahatsızlıktan daha fazlası olabilir. Yaratıcılığın en eski motorlarından biri olabilir. Araştırmalar, serotonin seviyesi düşük olan kişilerin daha fazla düşünmeye, derin hissetmeye ve daha fazla nüans algılamaya (bunu genelde alıngan olarak nitelendirsek de) eğilimli olduğunu gösteriyor. Bunlar hayatı onlar için çok daha zor hale getiriyor. Ancak onlara hiç ummadıkları öznel araçlar da veriyor. Bunlar sorgulayan, düşünen ve inşa eden beyinlerdir. Alkış aradıkları için değil. İhtiyaç duydukları için. Tıpkı nöroplastitisiste gibi. Kaybolan kortikal alanların yerine halihazırda bulunun başka alanları genişletmek gibi (körlerin görme alanlarının daha iyi duymaya dönüşmesi, eksik uzuvlu insanların o uzuvlara ayrılan beyin bölgelerinin başka uzuvlara dağıtılması gibi..) Acaba distimik insanlar da serotonin eksikliğine bağlı olarak kaybettikleri mutluluğu, sürekli telafi etmek için kıvranan ve yaratıcılğa döndürdüğü bölgelerle mi değiştiriyor?
Yüzyıllar boyunca yazarlar, ressamlar, mucitler ve düşünürler, ruh hallerine rağmen değil, ruh halleri yüzünden çalıştılar. Acı, eylem talep ediyordu. Huzursuzluğun ineceği bir yere ihtiyacı vardı. Sanat, fikirler ve yenilikler hobiler değildi aslında. Karanlık ruhlarından çıkışlardı.
Psikanaliz perspektifinden baktığımızda, bahsettiklerim daha önce tartışılmış ve hatta desteklenmiş.
Winnicott buna iç ve dış gerçekliklerin buluştuğu bölge olan “potansiyel alan” adını verdi.Yani kronik üzüntüyle yaşayanlar için bu alan olmazsa olmaz hale geliyor. Sıkıntının görünür bir şeye dönüştüğü yer burası. Defterle kalemle tuvalle veya müzik aletleriyle Paylaşılabilir bir şeye.
Lacan ise depresyonun anlamla olan bağlantımız koptuğunda geldiğine inanıyordu. Ancak yaratıcı ifade o kırılmayı onarıyordu. Kaybolan sesi (belki de biraz farklı bir tonda) geri kazandırıyordu. Klasik müzikteki hüzünlü ruhu, bir jazz müziğe çeviriyor ve kendisini ifade ediyordu mesela.
Çok sevdiğim Kernberg de parçalanma ve içsel kaostan bahsetmiştir; tam da yaratılışın bir araya getirdiği türden bir kaos. Anna Freud ise buna (tıpkı babası gibi) süblimasyon adını vermiştir: İçsel gerginliği bir savunma mekanizması olarak üretken, hatta güzel bir şeye dönüştürmek; babası S. Freud ise bunu sanat, bilim ve beşeri bilimlerde medeniyetin temel taşı olarak tanımlamıştır.
Tıpkı gözlerinizin önünde resmetmeye çalıştığım şey gibi. Her zaman daha yeşil bir taraf vardır ve hiçbir şey bedelsiz gelmez. Yaratıcılık genellikle depresif durumla birlikte gelir ve mutluluk yaratıcı ve üretken dürtüleri kaybetmenin bedeliyle gelir.
Depresyonu genellikle ortadan kaldırılması gereken bir bozukluk olarak çerçeveleriz. (Ki bir çok ruh çalışanı için öyledir, önemli olan bireyi huzurlu kılmaktır) Ama sınırları zorlamak istiyorum, çünkü zihnim ilerisini sorgulamadan duramıyor…
Ya distimi tercüme edilmesi gereken bir varyasyonsa?
Ya dengelemeye çalıştığımız durum, tüm kültürleri şekillendiren durumla aynıysa?
Lityum gibi kimyasalların ruh hali dengeleyici (mood stabiliser) olarak adlandırılmasına şaşmamalı. Gerçekten de ruh halini bir dereceye kadar dengelerler. Ancak dindirlikleri sadece acı değil bireyin ruhsal devinimleri de dindirilir. Yani bireyi birey yapan, o öz de bir dereceye kadar diner. Susar o gerçekleşmeye çalışan potansiyel. O potansiyelin yaratıcılığa gideceğini düşünmeden ilaçlar yazılır, reçetelenir, ve yutturulur milyarlarca kişiye. Ve o sırada tek amaç topluma uyumlu, kendi kendine de huzursuzluk hissetmeyecek yeni nörokimyasal yapılanmalar oluşturmak. Bir nevi kişilik değişimine sebep olmak kişide. (Kişinin kendine zararı kesin olmadıkça ya da yüksek ihtimalle öngörülemedikçe verilmemsinden yanayım birçok ruh sağlığı ilaçlarının…)
Mutluluğun durağanlık olduğuna inanıyorum. Dalgalara veya yerçekimine karşı yüzmeye çalışmadan su üzerinde kalma hali gibi. Mutluluk, sizi sabit tutmak için yeterli hacme sahiptir, sadece nefesinizi tutun ve eşlik eden yaratıcı güçlerinizin çoğunu da… Hüzünse hareket ediyor.. İnsanları kalıcı şeyler yapmaya müthiş bir itki veriyor.
Alışılagelmemiş bir psikoterapist olarak bunu tekrar tekrar gördüm. En çok mücadele eden danışanlar genellikle en fazla içgörüyü, en fazla dürtüyü, söylenemez olanı ifade etmek için en fazla cesareti getiriyolarlar. Oldukları yerde kalmak istemiyorlar ve inşa etmek istiyorlar.
Söylediklerimi yanlış yerlere çekmeyin, distimik veya depresif olan herkes sanatçı değildir. Ama dünyayı değiştirenlerin çoğu anormal diye nitelendirdiğimiz ruh hallerine ve kişiliklere sahipti… Ne mutlu ki, bazıları bu farklılıklarını tuvallerde, kağıtlarda ve laboratuvar gömleklerinde normalleştirmişler. Tarihe adını kazımış bilim insanları, sanatkarlar ve yazarlar tedavi görseydi, Türlerin Kökenini okuyup hayvanların evrimini bilemeyecek, Suç ve Ceza ile ahlakın göreliliğini anlayamacak ve frengiyi tedavi edemeyecektik…
Bkz: Paul Ehrlich, Dostoyevski, C. Darwin.
Yalnızlık ve hüzünle onu asla bulamadım.
Bulabildiğim tek şey…
Salt yaratıcılığımdı!
π
Pınar Şengül Nörobilimci | Nöropsikolog | Aile Terapisti
Dilimizin yılmaz savunucusu Feyza Hepçilingirler, çok severek okuduğum, dilimize ve kültürümüze büyük önem veren, özellikle Türkçeye sahip çıkmamız gerektiğini vurgulayan çok değerli bir Türk edebiyatçısıdır. 26 Ocak 1948’de Ayvalık’ta doğan Hepçilingirler, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu, hayatı boyunca öğretmenlik yapmış ve yazarlığa devam etmiş biridir. “Türkçe “Off!”” ve “Yıldızların Suya Döküldüğü” gibi eserleriyle dilimizin zenginliklerini ve inceliklerini gözler önüne sermiştir.
Hepçilingirler’in “Belki de Kovulmuştur Cennetten” adlı denemesinden yola çıkarak yazdığım bu metinde, fiziksel şiddetin, aşağılamanın ve çocukları kendilerini kötü hissettirmenin gelecekte yaratacağı zararlara odaklanıyorum. 1948 doğumlu olan Hepçilingirler, Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti gibi Türk şiirinde ve yazınında geleceğe umutla bakan ekollerin eserleriyle büyümüştür. Tanzimat, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk yılları gibi dönemler de onun edebi anlayışını şekillendirmiştir. Bu dönemlerde, Namık Kemal, Ömer Seyfettin ve Halide Edip Adıvar gibi yazarlar, geleceğe dair umutlu bir bakış açısıyla eserler vermişlerdir.
Ancak, 2000’li yıllara doğmuş gençler, bu idealist yazarlarımızın aksine, geleceğe aynı umutla bakmakta zorlanıyor. Hepçilingirler’in yazılarında gördüğüm idealizm ve memleketimizin geleceğine dair iyimserlik, bu pessimist döneme doğmuş biri olarak beni yer yer fazla iyi niyetli düşünmeye itiyor.
3 sayfalık denemesinde, bir babanın çocuğunu dövmesi ve kendi anılarından yola çıkarak, ilkokuldayken arkadaşlarını güldürmek için yaptığı şakaları duyan bir hocanın ensesine indirdiği tokadın onda yarattığı travmayı anlatıyor. Bu tokat, yazarın dışa dönük ve cesur olabilecekken içe kapanık ve çekingen birine dönüşmesine neden olmuş. Hepçilingirler, “O tokat kişiliğimde nasıl bir iz bıraktı, kim bilebilir?” diyerek, bu tür deneyimlerin insan hayatındaki derin etkilerine dikkat çekiyor.
Bir ruh bilimci olarak, bu tür travmaların insan kişiliği üzerindeki etkilerine tamamen katılıyorum. Cezalandırma, birçok çocuğu ve insanı içe kapatır, cesaretlerini kırar. Ancak, bazı insanların savunma mekanizmaları farklı çalışır ve tokat yedikleri yerden güçlenirler. Bu, istisnai bir durum olsa da, var olan bir gerçektir.
Hepçilingirler’in idealist ve iyimser bakış açısı, onun döneminin yazarlarında sıkça görülen bir özelliktir. Onlar, her zaman geleceğe umutla bakmış ve çocuklara yatırım yapılması gerektiğine inanmışlardır. Ancak, bizim neslimiz, bu idealizmin yerini realizme bıraktığı bir dönemde yaşıyor. 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da doğan realizm akımı, gerçekliğin nesnel bir şekilde tasvir edilmesini savunur ve o dönemlerde pratiğe dökülemeyen teorik bir akımdı.
Ancak şöyle bir savda bulunabilirim ki; her ne kadar realizm 1850’lerde Fransa’da başlamış olsa da, 21. yüzyılda toplumsal gerçekçilik akımları, bireysellik, kimlik arayışı ve küreselleşme ile doruk noktasına ulaşmıştır. Bu yeni dönem, edebiyatta daha önce görülmemiş bir gerçekçilik anlayışını beraberinde getirmiştir. Bu yeni gerçekçilik anlayışına örnek olarak, Karl Ove Knausgård’ın “Kavgam”, Elena Ferrante’nin Napoli Romanları ve Michel Houellebecq’in “Element Parçacıkları” gibi eserler verilebilir.
21. yüzyıl, realizmin sadece edebi bir akım olarak kalmayıp, hayatın her alanına sirayet ettiği bir dönemdir. Bu dönemde, gerçeklik, tüm çıplaklığıyla ve karmaşıklığıyla ele alınmakta ve edebiyat, bu gerçekliği yansıtmak için yeni yollar ve anlatım biçimleri aramaktadır.
Hepçilingirler, denemesinin sonunda, “Çocuğa vurulan her tokat, belki yarının başbakanına, fizik bilginine, opera bestecisine, ressamına, yazarına, şairine vuruluyor aslında…” diyor. Bu sözlerle, bir çocuğa yapılan her türlü şiddetin, onun potansiyelini yok ettiğini ima ediyor. Ancak, günümüzde fiziksel tokatların yerini sözel şiddet ve zorbalık almıştır.
Hepçilingirler’in asıl anlatmak istediği, bir çocuğa atılan her tokadın, maddi veya manevi, aslında o çocuğun geleceğine, dolayısıyla toplumun geleceğine etki edeceğidir. Ancak, bu derin anlam, maalesef, bazen kötü niyetli kişiler tarafından parlak gençleri travmatize etmek için bir araç olarak kullanılabiliyor.
İnsanlar, özellikle de kendi çevrelerindekiler, başkalarının başarılarını kıskanabiliyorlar. Kendi yetiştirdikleri kişilerin kendilerini geçmesini istemeyen bir rekabet duygusu içinde olabiliyorlar. Bu durum, psikolojide “narsisistik rekabet” olarak adlandırılır. Narsisistik rekabet, kişinin kendisini veya kendi uzantılarını (çocukları, öğrencileri vb.) başkalarından üstün görme ve başkalarının başarılarını tehdit olarak algılama eğilimidir. Bu eğilim, kişinin kendilik değerini koruma ve yüceltme ihtiyacından kaynaklanır.
Birçok öğretmen bile, “Bu öğrencim ileride çok başarılı olacak” denildiğinde, içten içe bir kıskançlık hissedebilir ve o öğrenciye daha mesafeli davranabilir. Başarılı çocukların ve gençlerin, hem maddi hem de manevi tokatlara maruz kalması kaçınılmaz hale geliyor. Onlar, yaramazlıklarından değil, başarılarının hazmedilememesinden dolayı cezalandırılıyorlar. Üniversite ve yüksek lisans düzeyindeki öğrencilerin bile sözel şiddete maruz kalması, bu durumun ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.
Hepçilingirler, “belki daha cesur olurdum, daha konuşkan olurdum” derken aslında ne kadar mütevazı olduğunu görüyoruz. Kendisi, başarılarıyla edebiyat dünyasında kendini kanıtlamış bir kişilik. Yazılarından anladığımız kadarıyla sürekli okuyan ve yazan biri olarak, o tokadı çoktan geride bırakmış. “Belki daha başarılı olurdum” diye düşünmesi de, başarının sınırının olmadığını gösteriyor. Biz okurları için kendisi zaten Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış bir yazardan farksız. Belki de o tokat, onun daha da çok çalışmasını ve kendini kanıtlamasını sağlamıştır.
Hepçilingirler’in ima ettiği gibi, bir çocuğa atılan her tokat geleceğe tesir eder. İnsanlar, kendi başarılarını ve çıkarlarını her şeyin üstünde tuttuğu sürece, geleceğin potansiyel liderleri, bilim insanları ve sanatçıları, engellerle karşılaşmaya devam edecekler. Toplum olarak, bu kısır döngüyü kırmadığımız sürece, Hepçilingirler’in idealindeki aydınlık geleceğe ulaşmamız zor görünüyor.
Çünkü gerçek başarı engelleri aştığımız kadardır. Bu, sadece gençlerin değil, toplumun her kesiminin içinde olan bir eğilimdir ve narsisistik rekabetin acımasız yüzünü yansıtır.