Rüyamdaki küçük kız

Rüyamda o küçük kızı gördüm, daha 7’ye basmamış.

Annesi ve babası kavga ederken yere oturup duvara yaslanmış, dizlerini göğsüne çekmiş, orada öylece duruyor. Ağlamıyor; kavgaları ve bağırışmaları kanıksamış.

Ama bir yerde de acı çektiğini tahmin edebiliyorum. Kavga işitmekten bıkkın.

Gidip saçlarını okşuyorum. “Büyüyünce hiç evlenmek istemiyorsun, değil mi?” diye soruyorum. Başını yukarı aşağı sallıyor.

Yaşı daha altı küsur — Piaget’nin işlem öncesi döneminde hâlâ. Doğum gününe az kalmış; yazın 7 olacak. Yazın artık “Somut işlemler evresi”ne geçecek. O zaman bazı şeyleri daha iyi anlayabilecek.

Mesela bir kız çocuğu tanırdım — yaşını tam bilemiyorum; yaşı işte çocuktu. Anne ve babasının her kavgasında onların ayrılmasını isterdi, boşanın diye gidip annesine yalvarırdı. Ama hep öyle değilmiş; erken çocukluk zamanlarında barışsınlar istermiş. Bakmış ki kavgalar hiç sönmüyor ve bu bir döngü. Çocuk o döngüyü anlayacak yaşa geldiğinde (ki yine yaşı çocuk — ilkokul çağları) “Boşanın anne, ne olur” diye yalvarırmış.

O kızı anımsattı bu küçük kız bana. Ama yaşı belki o çocuktan daha mı büyüktü, ne — rüyamdaki bu kız, birlikteliklerinin verdiği acıyı henüz algılayamamış olabilir. Rüyamda anne ve babasına “Hadi barışın” deyince mutlu oluyor gibi; hâlâ o uçsuz bucaksız kavgaların bitebileceğine kanabiliyor. Sınırda işte. Yakında o da bitsin, ayrılsınlar isteyecek; ama emin değilim şu an tam olarak nerede olduğundan. Hâlâ barışıp mutlu olabileceklerine inanan o çocuksu tarafı belki de daha baskın.

Başını okşuyorum. “Bir kız tanırdım, o da senin gibi kavga içinde büyümüş. Çok üzülürmüş ama büyüyünce çok güçlü bir kız olmuş. Sen de öyle olacaksın, merak etme,” diyorum.

O belki o an güçlü olmak istemiyor. Sadece kavganın yokluğunu istiyor.

Belki de çok öncelerde tanıdığım o kız gibi, iki ayrı evde kavgasız bir hayat hayal ediyor.

Belki de bunları düşünebilmek için hâlâ çok küçük.

Ama tek evde, bu kavgalarla hayat güzel geçmeyecek; bıkkınlığı yüzünden görülüyor.

O kızı bir daha görmek istiyorum. Onu kavgasız, neşeli müziklerle dolu yerlere götürüp dans ettirmek istiyorum. Bilmem… öyle işte.

Dar Vakitlerde Ananem

Seni özleyip hıçkıra hıçkıra ağlarken bile sadece ağlayamıyorum, ağlarken birazdan yapmam gerekenleri düşünüyorum. Birazdan toparlanıp eyalet içinde gitmem gereken 2 farklı şehir ve o iki farklı şehirde katılmam gereken toplantı ve deneyleri düşünüyorum. Ananemi özleyerek ve o duygulara boğularak bu işleri yapamam. Acıyı tekrar konserve edip, basınçla bastırmam lazım. Sıkıştırmalıyım acıyı tekrar. Fonksiyonel olmak için acıyı hissetme lüksüm yok.

Sonra da sorguluyorum. Ananeme olan sevdamı- yeryüzünde hissettiğim o en derin duyguları- hissetmemek için yaptığım onca şey… Ona olan sevgime yakışıyor mu?

Daha mı çok konuşabilmeliyim onu? Gözlerime yaşlar gelmeden, anabilmeliyim yüce anısını?

Ama mümkün değil çoğu zaman -şakaları hariç- her anıda biraz da acı gizli. Zor hayatı, sıkıntılı evliliği, 4 çocuğunu yetiştirirken bir de dağlara bahçelere yetişmesi… Dağlar derken Küre dağları….Oralara çıkartmış hayvanlarını… Annemler onun dağdan inişini gözlermiş okuldan sonra…

Bak yazarken gene gözlerim doluyor. Halbuki buna vaktim yok. Birazdan bir konferansa yetişmeliyim. Sulu gözlere, acılara vakit yok işte!

Ah o çocukluğumun en sevdiğim şiirinin şairi Behçet Necatigil…

Bazen ben de senin hayıflandıklarına benziyorum, istemesem de…

”Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.”

Ananem Hatice Ergün ve Annem – 1979, Ulus/Bartın

Beş Kuşu

Sabah (gece olmalı- kapkaranlık) beş buçuk gibi

neden ötüyorsun sen hep ‘kuş’? bahçemde.

Türünü dahi anlayamıyorum.

Kuşlara dair bilgim /ilgim öyle kısıtlı.

Ornitologlara yolum düşecek belli ki.

Onur hoca ile öğrenirim kuşların cinsini, seslerini ve çok şeyini..

Ötüyor kuş 5 buçuk ve 6 arası.

Susuyor sonra 6 olunca.

Sonra okuduğum kitapta,

Uyumaya yatıyorsun ve bir uyanıyorsun boşluk diyor.

Ananem keşke uyurken, … boşluğa uyansaydı.

Yazmaktan kork… mu.. yorum…

Kitap Okuyan Hırsız & Mini Longchamp

Yazmam için çok tekrar etti zihnimde, yazmalıyım sabahın beşinde.

Gece 12 gibi, bir dondurmacıda kitap okuyorum, bir oyun, Beckett’ten.

Beckett benim için Aziz Nesin gibi, akıcı, çarpıcı, sarsıcı.

Başlayınca okumaya, bırakamıyorum kolayca.

Abimle okuyalım diye oturduk.

Etraf genç dolu, çoğu Z jenerasyonu.

Ama dur, balık restoranları falan x-y dolu.

Genelleyemiyorum.

Kafeler, avantgarde restoranlarda işte bu sürekli dedikodu yapan z’ler.

Dur, x’ler de çok dedikocu.

Genelleyemiyorum…

Sürekli ilişki konuşan z’ler.

Kimin eli kimin cebinde konuşmaları sürekli yan masalarda.

Kitap okurken, dinlemeden edemiyorum.

Ne yapayım, zihnime bir şey az şey geliyor, oldum olası.

Sonra sigaralarını büyük nefeslerle bırakıyorlar, daracık oturma alanına.

Evet- açık alan, tabii hakkınız var(!)

Açık alanda üstüme gelmiyor dumanlarınız.

Yer değiştiriyoruz, bank gibi bir yere oturuyoruz.

Hala dondurmacıdayız ama, ışık var kitap için

Gecenin 12 si dedim ya,

Istanbul, bilirsiniz, Kuzey Avrupa gibi aydınlık değil buranın geceleri.

Çok uğultu var ama etkilenmiyorum hiç,

Varoluşsal sorgulara devam etmeliyim Beckett’le.

Ve etrafımdaki ”eski yazıştığım çocukla birliktelermiş, nasıl tepki vericem bilmiyorum!”

kulağıma çalınıyor.

Ondan biraz önce ”erkek arkadaşın sana dyson aldı, sen gittin karaca’dan bir fincan aldın annesine” diyorlar.

Halk neler konuşuyor bilmek lazım.

Halk’a ancak kafelerde kitap okurken rastgele temas ediyorum.

Onlara temas etmek pahalı iş.

Mutlaka dumanlarına değmelisin…

Bu paha fazla bir paha bana.

Sık sık halktan uzak kalıyorum.

Dyson’lar, snap’lemek ve minyatür boy Longchamp’ler.

Minicik bir alanda 2 tanesine rastlıyorum, siyah, minnacık.

İçine bir telefon bir anahtarlık sığıyor herhalde.

Neyse, banka geçince, abim dört bir taraftan sigarayı solumak istemiyor,

ben kalkıyorum, çok duman var diyor.

ben de istemiyorum ama, hiç kitap okuyamadım, biraz daha okumazsam

kötü hissedeceğim.

sigara dumanı ve kitap arasında girdiğim düellodan,

kitapla çıkıyorum.

kitap biraz daha okunmalı.

abime 5 dakika daha oturacağımı söylüyorum.

sonra gelip hadi Pınar diye sesleniyor.

Onun kalktığı yere siyah minyatür longchampli bir kız oturdu.

Longchampini aramıza koydu idi.

Abim seslenince hızımı alamamıştım akıştan,

1 dakika diye seslendim, devam ettim sayfaya.

El mahkum- sağ gözümün sağ lateral alanına giren kız,

ben 1 dakika diye kitap okumaya devam ettiğimde,

herhalde çok garipsiyor olmalı ki-

longchampciğini sırtının arkasına itiyor,

dondurmasını yerken.

yani korumaya alıyor çantayı.

tam ben 1 dakika dedikten sonra,

etki tepki gibi.

Garip geliyor-

gece 12’de

dondurmacıda,

elinde kitap, tek başına oturup,

bekleyenini bekleten bir kız,

gecenin de köründe neden kitap okusun?

kesin bir bit yeniği olmalı bu işte!

çantasını benden uzaklaştırıyor.

halbuki gözüme kestirmiştim,

Beckett’e aşkımı itiraf ederken…

Sonra kalkıyorum,

E içim burkuk gene, insanlığa.

Alışıldık hisler.

Şaşırtmıyor.

Her gün olağan şekilde akıyor hayat.

Şimdi beni üzen ne biliyor musunuz?

(ki gecenin 12sinde bir dondurmacıda kitap okumanın sıradan olmadığını kabul ederek söylüyorum bunları… )

Gece gece kitap okuyan kız anormal/ sıra dışı/ beklenmedik oluyor da…

Gece gece kafe/restoran/bar dopdolu, fahiş fiyatlara alkol içenler,

sigara dumanında boğulanlar,

dondurma yiyenler mi normal?

Asıl benim, kitabımı sizlerden uzağa çekmem gerekiyor.

Kitabıma eğitimsizliğiniz bulaşmasın diye.

Deliliği Seçmek: Bir Karakterin İç Monoloğu

Karakter: Ela. 32 yaşında. Çevirmen, serbest çalışan bir yazar. Sessiz apartman dairelerinde yaşayıp kalabalık kafelerde yazmayı seven biri. Yalnızlıktan çok yalnızlık ihtimalini sever. İstanbul’un gri sokaklarında yürürken hayal kurar, Berlin’e gidip dönmeyi düşünür ama hiçbir yere tam yerleşemez. Hayatını bir başkasına anlatmak yerine, hissettirmeyi tercih eder.


“Deli gibi görünmekten korktuğum için diğer insanların tavsiyesini veya görüşlerini almaya cesaret edemedim.” demiş Turgenyev. Benim içinse bu korku çoktan anlamını yitirmişti. Deli gibi görünmekten korkmak yerine, bazen özellikle öyle görünmeyi tercih ettim. Fikirlerimi anlatırken onay beklemedim. Biriyle paylaştığımda fikrimin karşılık bulup bulmaması önemli değildi. Sadece kulaklarında bir iz bıraksın, yeterdi.

Bunun nedenini hâlâ tam olarak bilmiyorum. Ama zamanla içimde iki düşünce belirdi. Belki gerçekten farklıyım ve bunu gizleme ihtiyacı duymuyorum. Belki de ‘deli’ gibi davranmak, sıradanlığın beklentilerinden kaçmak için bilinçli bir stratejiye dönüştü. Çünkü ‘deli’ etiketi bazen insanı yükümlülüklerden azade kılabiliyor.

Bir tür rahatlık vardı bunda. Sorgulanmamak, açıklamak zorunda kalmamak… Deli gibi algılanınca insanlar çoğu zaman mesafe koyuyor ama bu mesafe bazen ihtiyaç duyduğum alana dönüşüyordu. Bu, görünür olup savunmasız kalmamanın bir yoluydu belki de.

Zamanla fark ettim ki, kendimle ilgili pek çok şeyi çözümleyebiliyorum ama duyguları doğrudan yaşamakta hâlâ zorlanıyorum. Düşünmek daha güvenli geliyor. Belki bu yüzden kelimelerimi birer düşünce olarak bırakıyorum, temas kurmaktan çok yönlendirici olmadan akmalarını istiyorum.

Delilik burada bir patoloji değil; tanı değil; daha çok bir pozisyon. Toplumun dışında konumlanmak değil belki ama içinde kendime özgü bir yer açmak gibi. Bu yer zaman zaman yalnızlık getiriyor ama aynı zamanda bana ait.

Kendimi bu hâlde tanımak, bazen anlaşılmamayı göze almakla mümkün oluyor. Ama anlaşılmamak artık beni rahatsız etmiyor. Yalnızca müdahale edilmemesi yeterli. Çünkü ben bu hâlimle iyiyim. Ne bir isyan, ne de bir savunma bu. Sadece olduğum yerde durmayı öğrenmeye çalışıyorum.

Ve belki de bu, benim için yeterince sağlıklı bir denge.


Ela karakteri, farklı olmakla yalnız kalmak arasında kendi iç ritmini bulan bir kadının iç sesidir. Onu yazarken hem mesafeli hem derin, hem şefkatli hem ketum biri olarak düşündüm. Bazen kendi hayatlarımızda da ‘anlamlı bir yalnızlık’ ararken, onun gibi düşünmüyor muyuz?

Zamanla Sınanmak: Geç Kalmaya Psikolojik Bir Bakış

Bazı insanlar, bir görüşmeye birkaç dakika geç kalındığında bütün ilişkinin ağırlığını o ana yükler. Oysa ortada ne bir kriz vardır ne de bir hakaret. Sadece zamanın biraz yer değiştirmiş hâli.

İnsan geç kalabilir. Bazen trafik vardır, bazen içsel bir dağınıklık ya da beklenmedik bir durum. Bu, yaşamanın doğal bir parçasıdır. Zaman, mutlak bir çizelge değil; içinde insanın kendi ritmini taşıdığı bir akıştır. Ne var ki, bu akışa katı anlamlar yükleyenler, zamanın küçük oynamalarını kişisel bir saldırı gibi algılayabilir. Oysa ki insan ilişkilerinde esneklik, güvenin, anlayışın ve olgunluğun temelidir.

Geç kalan biri olduğunda, o boşluk bana bir armağan gibi gelir. Kitabımı okurum, notlarımı gözden geçiririm, sessiz kalan maillerime dönerim ya da sadece iç dünyamla kalırım. Zamanın bana bıraktığı bu aralıkta, üretkenlik ya da derinlik eksilmez; aksine çoğalır. Çünkü beklemek, sadece birini beklemek değil, kendini de dinlemeye bir fırsattır.

Ne var ki, bazıları bu süreyi şikayetle, sitemle, kırılganlıkla doldurur. Ve bu, ilişkinin özünü zehirler. Oysa biz, bir araya gelerek zamanı değil, birbirimizi onarmaya çalışıyoruz. Görüşmelerin amacı, zamanı disipline etmek değil, ilişkisel anlamda birbirimizi esnetebilmek olmalı. Esneklik, gelişimin ön koşuludur.

İnsan ilişkilerinde karşılıklı niyet, zamanlamadan daha belirleyicidir. On dakikalık bir gecikmeyi ilişkiselliğin önüne koymak, karşıdaki kişiyi değil, ilişkiyi cezalandırır. Hele ki insan merkezli mesleklerde, terapötik ilişkilerde ya da dostluklarda bu tür katı tepkiler, çoğunlukla birikmiş başka duyguların dışavurumudur.

Virginia Satir, insan ilişkilerinde esnekliği bir hayatta kalma yetisi olarak görürdü. Ona göre insanlar tehdit altında hissettiklerinde katılaşır, rollerine sığınır, spontane olma kapasitelerini yitirirler. Oysa gelişim ancak güvenli bir ilişki içinde, esneyebildiğimiz noktada başlar. Zaman konusunda gösterilen anlayış da bu güvenin en temel göstergelerindendir.

Satir’in şu sözü, ilişkide esneklik ve koşulsuz kabulün ne denli dönüştürücü olduğunu anlatır:

“Seni tutunmadan sevmek, yargılamadan takdir etmek, müdahale etmeden yanında olmak, dayatmadan davet etmek, suçluluk yüklemeden ayrılmak, suçlamadan eleştirmek ve aşağılamadan yardımcı olmak istiyorum.”

Geç kalmak, çoğu zaman yalnızca zamansal bir kayma değil, içsel bir karmaşanın izidir. Ve bu karmaşaya alan açmak, yargılamak yerine anlayabilmek, ilişkinin gerçek kıymetini gösterir. O beş dakika bir sınav değil; bir ilişki testi de değil. Ama belki de en çok o anda ortaya çıkan tepki, ilişkinin derinliğini belirler.

Bu yüzden artık, esnekliğe yer bırakmayan yapılarla çalışmamayı seçiyorum. Zamanı takvimsel bir dayatma olarak değil, insani bir buluşma zemini olarak görenlerle birlikte yürümek istiyorum.

Çünkü dakik olmak önemlidir, ama ondan da önemlisi insan kalabilmektir.

Zamanla kurduğumuz ilişki, insanla kurduğumuz ilişkinin aynasıdır.

Ve bazen gerçek profesyonellik, dakikliği değil, anlayışı tercih edebilmektir.

Uzm. Psk. Pınar Şengül

Distimik ​​İnsanlar Daha mı Yaratıcı?

Depresyon Neden Beynin En Yanlış Anlaşılan Varyasyonu Olabilir?

Sizce depresyon veya distimi hastaları için her zaman olumsuz sonuçlar doğurur mu? Hadi bir kez daha düşünelim.


Düşük serotonin, genellikle düşük ruh haliyle ilişkilendirilse de, aynı zamanda benzersiz bir dürtüyü tetikleyebilir. Kişiyi daha düşünceli, daha huzursuz, anlam aramaya daha mecbur hale getirebilir. Birçoğu üzüntüleriyle sadece oturmaz; onu şekillendirir. Onu resmeder, yazar, ölçer. Onu bilime, şarkıya, hikayeye dönüştürür.


Tarih dünyanın en mutlu insanını hatırlıyor mu, ya da hiç dünyanın en mutlu insanı odur diye birilerini tanıdık mı? Bunun aksine, Virginia Woolf’u, Van Gogh’u, Sylvia Plath’ı, Dostoyevski’yi hatırlar ve biliriz. Onlar kendilerini iyi hissettikleri için değil, duyguyu forma dönüştürdükleri için tanıdık onları.
Birinin musmutlu bir romantik ilişki içerisindeyken yeni bir teoriyle akademiyi sarstığını veya bir şaheser resmettiğini nadiren duyarız. Ama tekrar tekrar şahit olduğumuz : kronik acı çeken insanların sanat eserleri inşa ettiğiydi.

Hikayeye dönüşen üzüntü.

Edebiyata dönüşen yalnızlık.

Distimi, yani günlük hayatı gölgeleyen yavaş yanan üzüntü, klinik bir rahatsızlıktan daha fazlası olabilir. Yaratıcılığın en eski motorlarından biri olabilir.
Araştırmalar, serotonin seviyesi düşük olan kişilerin daha fazla düşünmeye, derin hissetmeye ve daha fazla nüans algılamaya (bunu genelde alıngan olarak nitelendirsek de) eğilimli olduğunu gösteriyor. Bunlar hayatı onlar için çok daha zor hale getiriyor. Ancak onlara hiç ummadıkları öznel araçlar da veriyor. Bunlar sorgulayan, düşünen ve inşa eden beyinlerdir. Alkış aradıkları için değil. İhtiyaç duydukları için. Tıpkı nöroplastitisiste gibi. Kaybolan kortikal alanların yerine halihazırda bulunun başka alanları genişletmek gibi (körlerin görme alanlarının daha iyi duymaya dönüşmesi, eksik uzuvlu insanların o uzuvlara ayrılan beyin bölgelerinin başka uzuvlara dağıtılması gibi..) Acaba distimik insanlar da serotonin eksikliğine bağlı olarak kaybettikleri mutluluğu, sürekli telafi etmek için kıvranan ve yaratıcılğa döndürdüğü bölgelerle mi değiştiriyor?


Yüzyıllar boyunca yazarlar, ressamlar, mucitler ve düşünürler, ruh hallerine rağmen değil, ruh halleri yüzünden çalıştılar. Acı, eylem talep ediyordu. Huzursuzluğun ineceği bir yere ihtiyacı vardı. Sanat, fikirler ve yenilikler hobiler değildi aslında. Karanlık ruhlarından çıkışlardı.


Psikanaliz perspektifinden baktığımızda, bahsettiklerim daha önce tartışılmış ve hatta desteklenmiş.

Winnicott buna iç ve dış gerçekliklerin buluştuğu bölge olan “potansiyel alan” adını verdi.Yani kronik üzüntüyle yaşayanlar için bu alan olmazsa olmaz hale geliyor. Sıkıntının görünür bir şeye dönüştüğü yer burası. Defterle kalemle tuvalle veya müzik aletleriyle Paylaşılabilir bir şeye.


Lacan ise depresyonun anlamla olan bağlantımız koptuğunda geldiğine inanıyordu. Ancak yaratıcı ifade o kırılmayı onarıyordu. Kaybolan sesi (belki de biraz farklı bir tonda) geri kazandırıyordu. Klasik müzikteki hüzünlü ruhu, bir jazz müziğe çeviriyor ve kendisini ifade ediyordu mesela.

Çok sevdiğim Kernberg de parçalanma ve içsel kaostan bahsetmiştir; tam da yaratılışın bir araya getirdiği türden bir kaos. Anna Freud ise buna (tıpkı babası gibi) süblimasyon adını vermiştir: İçsel gerginliği bir savunma mekanizması olarak üretken, hatta güzel bir şeye dönüştürmek; babası S. Freud ise bunu sanat, bilim ve beşeri bilimlerde medeniyetin temel taşı olarak tanımlamıştır.

Tıpkı gözlerinizin önünde resmetmeye çalıştığım şey gibi. Her zaman daha yeşil bir taraf vardır ve hiçbir şey bedelsiz gelmez. Yaratıcılık genellikle depresif durumla birlikte gelir ve mutluluk yaratıcı ve üretken dürtüleri kaybetmenin bedeliyle gelir.


Depresyonu genellikle ortadan kaldırılması gereken bir bozukluk olarak çerçeveleriz. (Ki bir çok ruh çalışanı için öyledir, önemli olan bireyi huzurlu kılmaktır) Ama sınırları zorlamak istiyorum, çünkü zihnim ilerisini sorgulamadan duramıyor…

Ya distimi tercüme edilmesi gereken bir varyasyonsa?

Ya dengelemeye çalıştığımız durum, tüm kültürleri şekillendiren durumla aynıysa?


Lityum gibi kimyasalların ruh hali dengeleyici (mood stabiliser) olarak adlandırılmasına şaşmamalı. Gerçekten de ruh halini bir dereceye kadar dengelerler. Ancak dindirlikleri sadece acı değil bireyin ruhsal devinimleri de dindirilir. Yani bireyi birey yapan, o öz de bir dereceye kadar diner. Susar o gerçekleşmeye çalışan potansiyel. O potansiyelin yaratıcılığa gideceğini düşünmeden ilaçlar yazılır, reçetelenir, ve yutturulur milyarlarca kişiye. Ve o sırada tek amaç topluma uyumlu, kendi kendine de huzursuzluk hissetmeyecek yeni nörokimyasal yapılanmalar oluşturmak. Bir nevi kişilik değişimine sebep olmak kişide. (Kişinin kendine zararı kesin olmadıkça ya da yüksek ihtimalle öngörülemedikçe verilmemsinden yanayım birçok ruh sağlığı ilaçlarının…)


Mutluluğun durağanlık olduğuna inanıyorum. Dalgalara veya yerçekimine karşı yüzmeye çalışmadan su üzerinde kalma hali gibi. Mutluluk, sizi sabit tutmak için yeterli hacme sahiptir, sadece nefesinizi tutun ve eşlik eden yaratıcı güçlerinizin çoğunu da…
Hüzünse hareket ediyor.. İnsanları kalıcı şeyler yapmaya müthiş bir itki veriyor.


Alışılagelmemiş bir psikoterapist olarak bunu tekrar tekrar gördüm. En çok mücadele eden danışanlar genellikle en fazla içgörüyü, en fazla dürtüyü, söylenemez olanı ifade etmek için en fazla cesareti getiriyolarlar. Oldukları yerde kalmak istemiyorlar ve inşa etmek istiyorlar.


Söylediklerimi yanlış yerlere çekmeyin, distimik veya depresif ​​olan herkes sanatçı değildir. Ama dünyayı değiştirenlerin çoğu anormal diye nitelendirdiğimiz ruh hallerine ve kişiliklere sahipti… Ne mutlu ki, bazıları bu farklılıklarını tuvallerde, kağıtlarda ve laboratuvar gömleklerinde normalleştirmişler. Tarihe adını kazımış bilim insanları, sanatkarlar ve yazarlar tedavi görseydi, Türlerin Kökenini okuyup hayvanların evrimini bilemeyecek, Suç ve Ceza ile ahlakın göreliliğini anlayamacak ve frengiyi tedavi edemeyecektik…

Bkz: Paul Ehrlich, Dostoyevski, C. Darwin.

Yalnızlık ve hüzünle onu asla bulamadım.

Bulabildiğim tek şey…

Salt yaratıcılığımdı!

π

Pınar Şengül
Nörobilimci | Nöropsikolog | Aile Terapisti

Vur Parlak Çocuğa!..

Dilimizin yılmaz savunucusu Feyza Hepçilingirler, çok severek okuduğum, dilimize ve kültürümüze büyük önem veren, özellikle Türkçeye sahip çıkmamız gerektiğini vurgulayan çok değerli bir Türk edebiyatçısıdır. 26 Ocak 1948’de Ayvalık’ta doğan Hepçilingirler, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu, hayatı boyunca öğretmenlik yapmış ve yazarlığa devam etmiş biridir. “Türkçe “Off!”” ve “Yıldızların Suya Döküldüğü” gibi eserleriyle dilimizin zenginliklerini ve inceliklerini gözler önüne sermiştir.

Hepçilingirler’in “Belki de Kovulmuştur Cennetten” adlı denemesinden yola çıkarak yazdığım bu metinde, fiziksel şiddetin, aşağılamanın ve çocukları kendilerini kötü hissettirmenin gelecekte yaratacağı zararlara odaklanıyorum. 1948 doğumlu olan Hepçilingirler, Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti gibi Türk şiirinde ve yazınında geleceğe umutla bakan ekollerin eserleriyle büyümüştür. Tanzimat, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk yılları gibi dönemler de onun edebi anlayışını şekillendirmiştir. Bu dönemlerde, Namık Kemal, Ömer Seyfettin ve Halide Edip Adıvar gibi yazarlar, geleceğe dair umutlu bir bakış açısıyla eserler vermişlerdir.

Ancak, 2000’li yıllara doğmuş gençler, bu idealist yazarlarımızın aksine, geleceğe aynı umutla bakmakta zorlanıyor. Hepçilingirler’in yazılarında gördüğüm idealizm ve memleketimizin geleceğine dair iyimserlik, bu pessimist döneme doğmuş biri olarak beni yer yer fazla iyi niyetli düşünmeye itiyor.

3 sayfalık denemesinde, bir babanın çocuğunu dövmesi ve kendi anılarından yola çıkarak, ilkokuldayken arkadaşlarını güldürmek için yaptığı şakaları duyan bir hocanın ensesine indirdiği tokadın onda yarattığı travmayı anlatıyor. Bu tokat, yazarın dışa dönük ve cesur olabilecekken içe kapanık ve çekingen birine dönüşmesine neden olmuş. Hepçilingirler, “O tokat kişiliğimde nasıl bir iz bıraktı, kim bilebilir?” diyerek, bu tür deneyimlerin insan hayatındaki derin etkilerine dikkat çekiyor.

Bir ruh bilimci olarak, bu tür travmaların insan kişiliği üzerindeki etkilerine tamamen katılıyorum. Cezalandırma, birçok çocuğu ve insanı içe kapatır, cesaretlerini kırar. Ancak, bazı insanların savunma mekanizmaları farklı çalışır ve tokat yedikleri yerden güçlenirler. Bu, istisnai bir durum olsa da, var olan bir gerçektir.

Hepçilingirler’in idealist ve iyimser bakış açısı, onun döneminin yazarlarında sıkça görülen bir özelliktir. Onlar, her zaman geleceğe umutla bakmış ve çocuklara yatırım yapılması gerektiğine inanmışlardır. Ancak, bizim neslimiz, bu idealizmin yerini realizme bıraktığı bir dönemde yaşıyor. 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da doğan realizm akımı, gerçekliğin nesnel bir şekilde tasvir edilmesini savunur ve o dönemlerde pratiğe dökülemeyen teorik bir akımdı.

Ancak şöyle bir savda bulunabilirim ki; her ne kadar realizm 1850’lerde Fransa’da başlamış olsa da, 21. yüzyılda toplumsal gerçekçilik akımları, bireysellik, kimlik arayışı ve küreselleşme ile doruk noktasına ulaşmıştır. Bu yeni dönem, edebiyatta daha önce görülmemiş bir gerçekçilik anlayışını beraberinde getirmiştir. Bu yeni gerçekçilik anlayışına örnek olarak, Karl Ove Knausgård’ın “Kavgam”, Elena Ferrante’nin Napoli Romanları ve Michel Houellebecq’in “Element Parçacıkları” gibi eserler verilebilir.

21. yüzyıl, realizmin sadece edebi bir akım olarak kalmayıp, hayatın her alanına sirayet ettiği bir dönemdir. Bu dönemde, gerçeklik, tüm çıplaklığıyla ve karmaşıklığıyla ele alınmakta ve edebiyat, bu gerçekliği yansıtmak için yeni yollar ve anlatım biçimleri aramaktadır.

Hepçilingirler, denemesinin sonunda, “Çocuğa vurulan her tokat, belki yarının başbakanına, fizik bilginine, opera bestecisine, ressamına, yazarına, şairine vuruluyor aslında…” diyor. Bu sözlerle, bir çocuğa yapılan her türlü şiddetin, onun potansiyelini yok ettiğini ima ediyor. Ancak, günümüzde fiziksel tokatların yerini sözel şiddet ve zorbalık almıştır.

Hepçilingirler’in asıl anlatmak istediği, bir çocuğa atılan her tokadın, maddi veya manevi, aslında o çocuğun geleceğine, dolayısıyla toplumun geleceğine etki edeceğidir. Ancak, bu derin anlam, maalesef, bazen kötü niyetli kişiler tarafından parlak gençleri travmatize etmek için bir araç olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar, özellikle de kendi çevrelerindekiler, başkalarının başarılarını kıskanabiliyorlar. Kendi yetiştirdikleri kişilerin kendilerini geçmesini istemeyen bir rekabet duygusu içinde olabiliyorlar. Bu durum, psikolojide “narsisistik rekabet” olarak adlandırılır. Narsisistik rekabet, kişinin kendisini veya kendi uzantılarını (çocukları, öğrencileri vb.) başkalarından üstün görme ve başkalarının başarılarını tehdit olarak algılama eğilimidir. Bu eğilim, kişinin kendilik değerini koruma ve yüceltme ihtiyacından kaynaklanır.

Birçok öğretmen bile, “Bu öğrencim ileride çok başarılı olacak” denildiğinde, içten içe bir kıskançlık hissedebilir ve o öğrenciye daha mesafeli davranabilir. Başarılı çocukların ve gençlerin, hem maddi hem de manevi tokatlara maruz kalması kaçınılmaz hale geliyor. Onlar, yaramazlıklarından değil, başarılarının hazmedilememesinden dolayı cezalandırılıyorlar. Üniversite ve yüksek lisans düzeyindeki öğrencilerin bile sözel şiddete maruz kalması, bu durumun ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.

Hepçilingirler, “belki daha cesur olurdum, daha konuşkan olurdum” derken aslında ne kadar mütevazı olduğunu görüyoruz. Kendisi, başarılarıyla edebiyat dünyasında kendini kanıtlamış bir kişilik. Yazılarından anladığımız kadarıyla sürekli okuyan ve yazan biri olarak, o tokadı çoktan geride bırakmış. “Belki daha başarılı olurdum” diye düşünmesi de, başarının sınırının olmadığını gösteriyor. Biz okurları için kendisi zaten Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış bir yazardan farksız. Belki de o tokat, onun daha da çok çalışmasını ve kendini kanıtlamasını sağlamıştır.

Hepçilingirler’in ima ettiği gibi, bir çocuğa atılan her tokat geleceğe tesir eder. İnsanlar, kendi başarılarını ve çıkarlarını her şeyin üstünde tuttuğu sürece, geleceğin potansiyel liderleri, bilim insanları ve sanatçıları, engellerle karşılaşmaya devam edecekler. Toplum olarak, bu kısır döngüyü kırmadığımız sürece, Hepçilingirler’in idealindeki aydınlık geleceğe ulaşmamız zor görünüyor.

Çünkü gerçek başarı engelleri aştığımız kadardır. Bu, sadece gençlerin değil, toplumun her kesiminin içinde olan bir eğilimdir ve narsisistik rekabetin acımasız yüzünü yansıtır.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Şengül

Kötü Olmalısın!

Geç kalmadan öğrenmelisin,
Hakedilmeyen sevgiler kendini yok eder.
Karşılıksız kalan tüm alışverişler yerini yadırgar.
Kimseyi koşulsuz sevmemelisin.

Ben geç öğrendim, sen bunu okurken
Koşulsuz sevdiğin her şeyden vazgeç.
Denk olmayan ne varsa yok olmaya mahkumdur.

Bir papatyaya sen gülsün dersen,
Papatya seni değersizleştirir,
Onu daha güzel gördüğün için.
Papatyanın dostu ancak ona eş bir papatyadır.
Papatyayla begonvilin dostluğu bitecektir.

Üstten bakmayı öğren insanlara.
Mütevazı olan herkes değersizleşir.
Kibirli olmalısın.
Olduğun yere saygıdır bu.
Yıllarını verip, çabalayarak ulaştığın konuma, unvana ve bilgiye saygı duy önce!
Buna ulaşmamış insanların elinden tutamazsın.
Tutarsan seni aşağı çeker.
Senin yukarı çekmek istemene anlam veremezler.
Sorgularlar iyi niyetini.
Neden bu begonvil, bir papatyayı değerli görüyor? diye.
Begonvilsen, begonvilliğini bil!
Değiştiremez ve dönüştüremezsin oluşları.

İyilik bir peri masalıdır.
İyileştiremezsin ki oluşları.
Sen Tanrı değilsin, anla bunu!
Ne Gandhiler, ne Mandelalar geçmiş
Şu dünyadan.
Değiştirebilmiş mi çöküşe giden dünyanın kaderini?
İyi niyet kazanacak palavralarından vazgeç,
Daha geç olmadan anla.

Elinden tuttuğun eller
Arkandan seni keriz bilir.
Art niyeti sende arar.

Sen sen ol, iyi olma.
İyiler kaybetmeye mahkumlar.
Dünyada kötüler hüküm sürer.
İyilik yapana atılmayan taş kalmaz.
Denedim ben, biliyorum.
Her çeşit insana iyilik eli uzattım,
İnsanoğlu iyilikten anlamıyor.

Ben çok geç anladım.
Sen bunu okuduysan tecrübemden faydalan.
İyiliğini ve tüm varlığını kendine sakla.
Kuzgun diye karga beslersin,
Oyar gelir gözünü.
İnan bu geç öğrenilmiş çıkarımıma.
Az insan çok insandır.

Ve daha da önemlisi,
Dünya o kadar kötü ki,
İyiliğinin ardında bit yeniği arar.
Bu yüzden iyilik yaptığına dostluk etme.
Dostum dediğine bakarken, kafanı aşağı eğmek zorunda kalma.
Senle aynı yolda yürüyemeyecekten dost olmaz.
Senle aynı yolda yürüyebilecek ilk insan sensin.

Aşağıdakilere bakma!
Yürümeye devam et.
Senle aynı boyda olan bir begonvil bulana dek,
Aşağıdakine dal uzatma.
Sen ne dediğimi anla.
Kimse kendinden daha üstün birini dost göremez.
Dostluğunu alırsa şayet,
Kendisini geliştirmek şöyle dursun,
Seni kendi seviyesinde görür.
Zaten neden sana denk olmayana dost olasın ki?

Başkasına devamlı iyilik, kendine kötülüktür.
İyiliğin aç insanı doyurmaktan öteye gitmesin.
Onun dışında kötü bir insan ol.
Kötüler her zaman kazanır.

İyi olan insanlara son iyiliğimdir bu:
Bir daha iyiliklerinizden yaralanmayacak kadar,
Kötü olun.


Yanımda et yiyenlere bol saygı!

Birebirde tartışmalara girecek ve kimseye sıfırdan etik, çevrecilik ve dahası birlikte yemeğe çıktığın insanın duyarlılıklarına hoşgörülü davranmayı öğretemeyeceğim.

Bunlara vaktim yok!

Zaten bunu konuşmak zorunda kaldığım kimse hayatımda kalıcı da olmadı, hele hele dost hiç olmadı.

Benimle böyle tartışmalara girmişseniz, içinizde bana karşı bir hoşgörü olmadığına kaniyim.

Yaklaşık 15 yıldır bu konu üzerine konuştuğum maalesef yüzlerce insan benim veri analizim için geniş bir örneklem oluşturuyorlar. Ve bir kez dahi olsun, aralarında ”haklısın, hassasiyetlere hoşgörülü yaklaşmak gerekiyor.” diyen çıkmadı.

Bana eğer neden seninleyken vegan restoranlara gidiyoruz, neden yanında rahat rahat bir kuzu çevirme yiyemiyorum gibi alçak şakalar yapıyorsanız, zaten mutlaka sonunda iletişimimiz keskin bir şekilde sonlanacak.

Sizde yüzde 99,9’dansınız. Tebrikler. Tam bir kamu insanısınız. Sizler bilim için gerekli olan normal eğrinin 0 noktasısınız. Normal değerler diye bahsettiğimiz referans hattı sizlersiniz.

İşte geriye kalan, sizden farklı olan, hoşgörüyü içgüdüsel olarak gösterebilen o çok küçük bir insan grubunu doğrudan aykırı değer yapan da sizlersiniz.

Ben normal eğriyi bozanlardanım, o aykırı değerlerdenim. Ve o aykırı değerleri kalbime almaktayım. İletişimle insanların birbirlerini ne kolay zehirleyebileceğini anlayalı, bir elin parmağı kadar insanı alıyorum iletişim sahama.

Siz normal dağılım sağlayanlar, yani veganlık mı? yani sen et yemiyorsun diye biz de yanında yemeyelim mi? hayvanları sevmek için onların yediği otu yememek lazım! ben sana vegan olduğun için saygı duyuyorum, bak ot yemene karışmıyorum, sen de benim etime karışma, yanında seni yıllarca travmatize eden, belki mezbahalarda kanlar içinde can çekişen hayvanların acı içinde gözlerinden akan yaşları gördükten sonra uykusuz uzun geceler geçiren vegan arkadaşınla görüşür görüşürmez onun için acıyı çağrıştıran, et kokusundan midesini bulandıran psikolojik tepkisini hiç düşünmeyerek, hatta daha da fenası, bunu bilerek, inadına, onu rahatsız etmek, onun rahatsızlığından bir zevk alarak et yiyeceğim diye tutturuyorsan, kendine kendin gibi hoşgörüsüz dostlar edin.

Benim kalbimde hoşgörüsüz hiçbir insana yer ve bol kitlenizle tükettiğiniz o eski tahammül yok.

Sizler ancak benim hayatıma bir deneyin katılımcısı olarak girer ve çıkarsınız.

Ben sizlerle, çok konuştum. Sizlere çok kez anlattım.

Neden et görünce ölü bir buzağı cesedi gördüğümü..

Neden bunları öğrendikten sonra vegan olduğumu…

Kokusunun görünüşünün ve hatta bahsinin bile rahatsız edici olduğunu.

Ve bunları gözüme soka soka bahsetmelerinizin ve göstermelerinizin dostane olmadığını farkındayım.

Bir oyun belki sizin için, bir inatlaşma, ve çocuklarda görülen bir can acıtma sevdası, egosantrizm ve sadizm…

Ama ben bunlardan çoktan yoruldum.

Hayatıma giren hiç kimseye neden vegan olduğumu anlatamayacak kadar sıkıldım.

Hayatıma giren insanın vegan bir insanın felsefesini ve duygu dünyasını anlayacak kadar kendisini geliştirmiş olmasını bekliyorum.

Bu bilincin içinde, absürd şakalar, benimle yapılan o nadir yemek toplantısında et yenmenin istenmesi, ve veganların et yemeyerek dünyada büyük bir inek popülasyonu yaratıp, yaratacağı o na mümkün bütün o hikayeler de dahil.

Bunlarla bana gelen sizlerden inanın çok var…

Ve sizlere maruz kalmamak için insanın tamamen izole yaşaması gerekiyor. Çünkü siz her yerdesiniz. Nereye baksam siz varsınız.

Siz olmayanlarla karşılaştığımda ise o insanla dost olmuş oluyorum.

Ama o kadar çoksunuz ki çok yoruldum sizlerle iletişmeye çalışırken, ve belki de bir şeyleri anlatabilirim diye umarken…

Ben sizlere izahatten vazgeçtim. Çünkü her denemem başarısızlıkla sonlandı.

Bir de doludizgin bir zaman ve umut kaybıyla.

Ben hayatımda neden yanımda et yemeyi teklif etmeyecek insanları istediğimi burada da açıklamayacağım.

Çünkü bunun izahata gereği olmamalı.

İzah etmem gereken birisiyseniz, zaten yanlış bir arkadaşsınız.

Oturduğum masada karşımda bir kuzunun bacağını iştahla ısıran ve bunun benim hassasiyetime karşı yapılan bir gövde gösterisi olduğunu bildiğim biriyle aynı masada oturup yemek yemem.

Karşısınızda hayvan ölüsünden kokusundan görüntüsünden hem psikolojik, hem duygusal hem de fizyolojik sebeplerle rahatsızlık duyan birisi olduğunu biliyorsanız, yanında etsiz yenebilecek yüzlerce seçenekten birini seçerek hoşgörülü olabilirsiniz.

Olmuyorsanız da benle yemeğe çıkmayın.

İnada inat, bir öğününde et yemeden duramayacak bir insansınız belli ki.

Paylaşacaklarımız bu masaya kadarmış!

Dipnot: ”Ben vegana saygı duyuyorum, o da o zaman bana duysun.”

Tamam, teşekkür ederim, karşında roka yememe saygı duyduğun için.

Kesinlikle çok uygun bir analoji. Sizi rokamın kokusuyla, görüntüsüyle, ve geçmişiyle mutlaka benzer derecede rahatsız ediyor olmalıyım, ama siz buna rağmen benim vegan beslenmeme saygı duyup salatamdan rahatsız olmadınız.

Ben de bu saygıyı tabii ki iade ediyorum, kan ve metal kokusuyla, uzuvlarını gösteren kemikleriyle, acı dolu geçmişiyle beni baştan aşağı irkilten etinizi, afiyetle yiyebilirsiniz.

Ama tabii benden çok uzaklarda 🙂 !

Sorulara ve genişletişmiş tartışmalara ve sorulara kapalıyım, sizin için muhtemelen ilk, benim için ise bininci tekrar…

-Sizlerden olmayan.