“İnsan bir kere âşık olur; diğerleri hep ondan izler taşır.”
Bir kızın ilk aşkı babasıdır derler. Ama bazı babalar yalnızca sevmez, kendin olmana yol açar. Kendi yolunu bulman için çekilir ama seni hep ayakta tutar.
Benim babam beni sıradan bir kalıba sokmadı. Küçüklüğümden beri “Profesör kızım!” dedi, yetmedi “Ordinaryüs kızım!” diyerek bilginin, düşüncenin, dik duruşun her şeyin üstünde olduğunu hatırlattı. “Kimse için boynunu eğmeyeceksin.” dedi.
Sabahattin Ali’leri, Dostoyevski’leri ve Woolf’ları öğreterek büyüttü beni. Frank Sinatra’nın “Don’t change a hair for me” dediği gibi, başkaları için değişmemem gerektiğini, kendime ihanet etmemem gerektiğini kulağıma küpe etti. Ama en çok Atatürk’ü konuştuk. Bir fikri sevmenin yetmeyeceğini, onu her zeminde ve her şartta savunmanın bir varlık meselesi olduğunu da öğretti.
Nietzsche’nin dediği gibi: “Kendi yolundan giden kimseye kimse rakip olamaz.” Bana öğretilen buydu. Ödün vermemek. Sürüye karışmamak. Hiçbir masaya eğilerek oturmamak. Kalabalık içinde yalnız olmayı göze almak. Karakterinden güç almak. Ve bunları öğütleyen biri olarak, beni her zaman dimdik karşısında görmek istediğini de bilirim.
Bugün nerede konuşursam konuşayım, nasıl bir masada oturursam oturayım, içimde hep onun sesi var. Beni var etmeye çalışmadı, zaten var olduğumu bildi.
Benim babam sadece sıradan bir baba değil, o benim sıradışılığıma imzayı atan annemin fikirlerinin altına damgasını vuran adam.
Übermensch ruhumu gerçekleştirmeye giden yolda beni Untermensch’lere uyum sağlattırmadığınız için sonsuz teşekkür ederim.
İnsanın yalnızlıkla olan ilişkisi hem çift yönlü hem de pek tuhaftır. Karl Marx, kapitalizmle birlikte gelen yalnızlaşmayı olumsuz bir sonuç olarak eleştirirken, Fransız yazar ve filozof Michel de Montaigne, yalnızlığın gerekliliğini ve faydalarını savunur. Montaigne’e göre, yalnızlık sadece kalabalıktan kaçmak değil, insanın kendi iç dünyasında huzur bulmasıdır.
“Kalabalıklardan kaçmak yetmez; kendimizi içimizdeki kalabalıklardan kurtarmak ve kendimizi kendimizden koparmak gerekir.” Michel de Montaigne
Yalnızlık üzerine düşünmek, insanlık tarihinin her döneminde önemli bir tartışma konusu olmuştur. Hannah Arendt, modern dünyada yalnızlığın insanın toplumsal bağlarını kaybetmesinin bir sonucu olduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda, kapitalizmin bireyleri toplumsal yaşamdan nasıl kopardığı üzerine Karl Marx’ın yabancılaşma teorisi de dikkat çekicidir. Marx’a göre birey, üretim süreçlerinde emeğinin meyvesinden ve diğer insanlardan yabancılaşır.
“İnsan, kendi emeğinin bir ürünü haline geldiğinde, yalnızca emeğine değil, aynı zamanda insani özüne de yabancılaşır.” Karl Marx
Ben de ilk başlarda Marx ve Hannah Arendt gibi düşünürdüm; emperyalizmin getirdiği bireyselcilik ve buna bağlı olan bencillik, toplumsal faydaya ket vuruyor ve insanların makineleşmesine sebep oluyordu. Hâlâ bir yanım bu düşünceye fazlasıyla katılmakta. Sanırım bu, idealist tarafım. Ancak yaş aldıkça, insanın idealizminin törpülendiğini fark ettim. Ömür boyu idealist kalmak elbette mümkündür. Mesela Che Guevara, idealleri uğruna savaşan ve sonunda hayatını feda eden bir figürdür. Aynı şekilde, Rosa Luxemburg da sosyalizme olan inancı nedeniyle hayatını kaybetmiş, ölene kadar devrimci ideallerini savunmuştur. Mahatma Gandhi, pasif direnişiyle ve ideallerine bağlılığıyla dünyaya örnek olmuştur. Ancak böyle büyük isimler dışında, sıradan insanların ideallerine sıkı sıkıya bağlı kalmaları oldukça zordur. Çünkü yaşamın gerçekleri ve zorunlulukları, insanı bir noktada pragmatist olmaya zorlar.
Yalnızlık ve Modern Yabancılaşma
Dürüst olmak gerekirse, benim içimde hâlâ bir parça idealizm var. Ancak bu idealizm zamanla hayatın gerçekleriyle çatışmaya başladı. İnsan hiçbir zaman tek bir yöne sabit kalmaz; bir konuya birçok farklı açıdan bakmaya yatkındır. Çünkü duygu durumumuz değiştikçe, herhangi bir kavramın daha önce görmediğimiz olumlu taraflarını da görmeye başlıyoruz. İşte benim de yalnızlıkla ilişkim böyle gelişti. Kendimi bildim bileli, insanı yalnızlaştıran emperyalizme hakaretler savurdum. Hâlâ da tam olarak bu eleştiriyi bırakmış değilim.
“Sevgi, yalnızlıktan kurtulmanın tek yoludur.” Erich Fromm
Ancak şunu da fark ettim ki yalnızlık, her zaman bir ceza değildir. Erich Fromm’un dediği gibi, sevgi, yalnızlıktan kurtulmanın en temel yoludur. Ama aynı zamanda, insanın yalnızlıkta kendini bulabilmesi, varoluşunun anlamını keşfetmesi için önemli bir fırsattır. Modern dünyada yalnızlık, dijital çağın yarattığı sahte kalabalıklar içinde bile daha derin hissedilebilir. Sosyal medya, yüzeysel bağlantılar yaratırken insanın gerçek bağlardan daha çok kopmasına neden olabiliyor. Bu, Hannah Arendt’in modern insanın yalnızlaşmasıyla ilgili fikirlerini daha anlamlı kılar.
Bu bağlamda Emmanuel Levinas, insanın yalnızlık ve ötekilik ilişkisini etik bir çerçevede ele alır. Ona göre, insanın yalnızlığı ancak “öteki” ile olan ilişkisi içinde anlam bulur. Levinas’ın şu sözleri bunu açıklar:
“Ötekiyle karşılaşma, yalnızlığımızı anlamlandırır ve insanı gerçek etik bir varlık yapar.” Emmanuel Levinas
Toplumsallık ve Bireysellik
Dediğim gibi, insan hiçbir şeye tek taraftan bakamıyor. Baksa bile, bu sadece o an mahkûm bir düşünce oluyor. Elbette bireyselliği toplumsallığa daha fazla tercih eden insanlar olabilir. Aynı şekilde toplumsallığı bireyselciliğe üstün görenler de olacaktır. Ancak hiçbir insan tamamen bireyselci ya da tamamen toplumsalcı olabilir mi? Bence, “tamamen bireyselci” ya da “tamamen toplumsalcı” diye nitelendirdiğimiz ünlü yazarlar, düşünürler ve siyasetçiler sadece o yönlerini dile getiriyorlar. Tezatlık oluşturmamak adına, diğer tarafla ilgili düşüncelerini yazmıyor ya da dile getirmiyorlar. Ancak bir insanın yalnızca “beyaz” ya da “siyah” olmadığı çok açıktır. İnsanlar kendilerini daha çok “grinin tonları” olarak görür ve gösterir.
Bir Türk vatandaşı olarak toplumsalcı düşünürlerden aklıma ilk olarak Orhan Kemal geliyor. Orhan Kemal, yazılarında toplumun iyiliğini ve bekasını her daim düşünen bir yazar olarak öne çıkıyor. Ama onun için bile diyebilir miyiz ki, “Orhan Kemal her zaman kendisinden çok başkalarını düşünmüştür”? Fazlasıyla indirgemeci bir yaklaşım olur. Çünkü o da, her insan gibi, zaaflardan, acılardan ve temel gereksinimlerden oluşuyor. Belki kendisine sorsak, o da tamamen toplumsalcı olduğunu söylemezdi. Dediğim gibi, bu örnekler çoğaltılabilir. Kendini tamamen bireysel çıkarları gözeten bir düşünürü ele aldığımızda da aynısını söyleyebiliriz. Mesela, Friedrich Nietzsche‘nin genelde bireyselciliği savunduğu düşünülür. Ancak Nietzsche’nin metinlerinde, insanın güçlü bir içsel özgürlükle toplumu dönüştürebileceğine dair ipuçları da buluruz. Yani hiçbir filozof ya da yazar tek bir kavrama indirgenemez.
Yalnızlığın Kendiyle Barışık Yönü
Bir süredir insanlarla olan ilişkilerimde, insanların çoğunlukla faydadan çok zarar verdiğini fark ettim. Her ne kadar içimdeki Polyanna bir yerlerde savaş vermeye devam etse de, tecrübelerim (ki bunlar genellikle acı olanlar), insanlarla belirli bir mesafeyi korumayı kendime misyon edindirdi. Yalnızlığı sevmem ve bunu sevmenin beni kapitalizmin kölesi yapmayacağını kabullenmem, başarısız insan ilişkileriyle paralel bir şekilde gelişti. Özellikle kan bağı olan ilişkilere verdiğim değeri, büyük çabalarla oluşturmaya çalıştığım dostlukları yitirdiğimde anladım. Nazım Hikmet’in ‘Kan Konuşmaz‘ adlı romanını yaklaşık 15 yıl önce okuduğumda, genetik bağların ilişkilerde büyük söz sahibi olmayacağı fikrine o zaman ikna olmuştum. Ancak zamanla genetik bağların ilişkiler üzerindeki etkisini daha derin sorguladım. Modern biyoloji ve evrim psikolojisi, genetik bağların insan davranışlarını şekillendirmede önemli olduğunu ileri sürse de, Nazım’ın düşüncesi, insan ilişkilerinin sadece biyolojik temellerle açıklanamayacağını vurgular.
Bu noktada, Zygmunt Bauman‘ın “akışkan modernite” kavramı devreye girer. Bauman, modern dünyada ilişkilerin giderek daha kırılgan ve geçici hale geldiğini, bu yüzden bireylerin yalnızlık duygusunun arttığını belirtir:
“Modern insan, özgürlüğün bedeli olarak yalnızlığı seçmeye zorlanır. Ancak bu yalnızlık, bir özgürlük değil, geçici bağların kaçınılmaz sonucudur.” Zygmunt Bauman
“Yalnızlık, varoluşun özüdür.” Emil Cioran
Ezcümle, anne tarafından büyük genetik paylaşımlar taşıdığım akrabalarımda bile dostane bir ilişki kuramadığımı fark ettikten sonra, bunu denemenin başından beri yanlış olduğunu ve mantığın kalpten daha haklı çıkabileceğini kabul ettim. İnsan gönlünün peşinden gitmek ister ama “gitme” diyen iç sesi ve tecrübeleri dinlemediğinde zarar görebilir. Bu nedenle, tecrübelerden ders almamak bir aptallık olur. İşte burada mantık fazlasıyla gerekli. Gönlün sesini susturmanın gerektiği yerler, acı tecrübelerin bağıra bağıra konuştuğu yerlerdir.
“İnsanın kendi varoluşunu anlaması, yalnızlıkla başlar.” Martin Heidegger
Bu yüzden yalnızlığımı seve seve kucaklıyorum. Yalnızlığımda beni yanlış anlayan, söylediklerimi art niyetli yorumlayan ya da hakaretle karşılayan kimse yok. Yalnızlığımda bol bol kitap, bol bol müzik ve kendime olan inancım var. Montaigne’in dediği gibi:
“Kim yalnızlığı seçerse, yalnızlığı güçle taşır.” Friedrich Nietzsche
Zincirlerinden kurtulan bir ruh, zamanla üzerindeki ağırlıkları da atmayı öğrenir. Büyük kalp kırıklıkları sonrası her daim yer değiştirdim. Şehirler, hatta ülkeler değiştirdim. Ancak insanın yalnızca fiziksel yer değiştirmelerle ferahlamayacağını öğrendim. Gerçek ferahlık, zihinsel zincirlerden kurtulmakla gelir. Montaigne’in dediği gibi:
“Kendi içine dönebilen ruhumuz, kendi kendine yoldaş olabilir. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız kalabileceğimiz bağımsız bir köşe ayırmalı ve orada gerçek özgürlüğümüzü kurmalıyız.”
Sonuç olarak, yalnızlık, insanın kendini bulması ve anlaması için bir fırsattır. Büyük yazarlar, şairler ve filozoflar yalnızlığı hem bir ıstırap hem de bir farkındalık kaynağı olarak görmüşlerdir. İnsanlarla olan ilişkilerde mantığın sesini dinlemek ve yalnızlığın dönüştürücü gücünü kabullenmek, hayatı daha anlamlı kılabilir.
“Cehennem, başkalarıdır.” Jean-Paul Sartre
Belki de yalnızlık, insanın kendisiyle barışması ve gerçek özgürlüğünü bulması için ödediği en büyük bedeldir.
Pınar ve yerin güzelliği çeker onu kendine, Uzanır Narkissos av yorgunluğu ve sıcağın verdiği ağırlıkla yere Gidermek isterken susuzluğunu, artıyordu bir yandan susuzluğu; içtikçe suya vuran güzelliğine hayran, Seviyordu tensiz bir hayali, vücut sanıyordu sulardakini Donakaldı Paros mermerinden bir heykele benzeyen o aynı yüzle kımıldamaksızın, bakıyordu kendi kendine şaşkın şaşkın… Bilmeden kendini arzuluyor, severken onu kendini seviyor, İsterken kendini istiyordu, içini yakan ateşi yakan ateşi tutuşturan da kendisiydi
Science and arts, often celebrated as pillars of progress, are not exempt from critical scrutiny. While their contributions to knowledge, creativity, and societal advancement are undeniable, their impact on human morality and nature requires closer examination. Jean-Jacques Rousseau, a profound critic of civilisation’s excesses, argued that science and arts, rather than elevating human morality, have often led to its corruption. This critique resonates with Thomas Hobbes’s view of human nature as inherently competitive and self-serving. For a painter like me, these reflections are vital as they unveil the complex interplay between creativity, ambition, and morality. This essay explores the moral damage inflicted by science and arts on human nature, connecting Hobbes’s insights with Rousseau’s critique and analysing how civilization fosters competition, envy, and alienation.
Rousseau’s Critique of Civilisation and Arts
Rousseau’s seminal work, Discourse on the Sciences and Arts, underscores how the advancement of knowledge and artistic expression has led to the degeneration of human morality. Rousseau contended that humanity’s original state of innocence—a time characterized by simple, authentic living—was corrupted as societies developed artificial values through scientific and artistic pursuits. According to Rousseau:
“Everything is good as it comes from the hands of the Creator; everything degenerates in the hands of man.”
This degeneration manifests as a loss of authenticity, with individuals driven by pride (amour-propre), vanity, and a desire to appear superior to others. The arts, instead of fostering virtue, have become tools for display, fostering competition, envy, and moral decay. Science, with its emphasis on material advancement, alienates individuals from their natural selves, creating a culture obsessed with external recognition rather than internal contentment.
Hobbes and Rousseau: Diverging Views on Human Nature
Hobbes famously argued in Leviathan that humans are inherently selfish and competitive, driven by a constant struggle for power and survival. In the natural state, Hobbes described life as “solitary, poor, nasty, brutish, and short.” However, Rousseau’s vision diverged; he viewed the natural state as one of purity and simplicity, free from the corrupting influences of civilisation. Yet, there is a compelling intersection in their philosophies: the depiction of humanity’s moral corruption in a social context.
For Hobbes, the competitive nature of humans is innate, whereas Rousseau argued that this competitiveness arises from societal constructs. In civilised societies, the pursuit of science and arts exacerbates these tendencies. Rousseau’s concept of amour-propre highlights how individuals’ desire for recognition fuels envy, rivalry, and alienation—traits that Hobbes would recognize as intrinsic but which Rousseau attributes to civilisation’s distortion of natural instincts.
The Role of Science and Arts in Moral Corruption
Science and arts, as Rousseau argues, have become tools for self-aggrandizement rather than instruments of virtue. The rise of artificial needs, coupled with the desire to surpass others, fosters an environment of relentless competition. As Rousseau noted, the development of private property, a cornerstone of civilisation, introduced inequality and envy, laying the foundation for moral corruption:
“The first man who, having enclosed a piece of ground, bethought himself of saying ‘This is mine,’ and found people simple enough to believe him, was the real founder of civil society.”
In the same way, the cultivation of the arts and sciences serves to erect barriers between individuals, fueling pride and superficiality. This degeneration can be seen in modern society, where technological advancements often widen social divides and artistic expressions are commodified, catering to ego and vanity rather than the common good.
Competition, Envy, and Alienation
Rousseau’s analysis of amour-propre reveals the dangers of societal constructs that encourage comparison and competition. As people measure their worth against others, they become enslaved to external validation. This phenomenon mirrors Hobbes’s view of perpetual conflict among humans driven by a desire for power and security.
The arts, as a painter’s domain, provide a poignant example. While artistic creation has the potential to connect with universal truths, it is often subverted by market forces and the artist’s desire for recognition. The competitive nature of the art world mirrors Rousseau’s critique of civilisation: artists, rather than creating for the sake of expression, frequently find themselves vying for prestige and financial success. This struggle fosters envy and alienation, as artists distance themselves from their original, authentic motivations.
Rousseau’s Vision of Redemption
Despite his criticism, Rousseau did not view the degeneration of humanity as irreversible. He proposed a return to simplicity and authenticity through moral and political reform. In The Social Contract, Rousseau argued for a society grounded in collective will, where individuals prioritise the common good over personal gain. This vision, while idealistic, offers a blueprint for overcoming the moral corruption induced by science and arts.
For artists, this redemption lies in reconnecting with the true essence of creativity. Art should transcend superficiality, becoming a medium for introspection and shared human experience. As a painter, I strive to reflect these ideals in my work, seeking to evoke genuine emotion and universal truth rather than catering to fleeting trends or societal expectations.
Conclusion
The interplay between science, arts, and morality reveals a complex tapestry of human nature, ambition, and societal constructs. Rousseau’s critique of the moral damage caused by science and arts challenges us to reconsider their role in our lives. When pursued without restraint or ethical grounding, these endeavours can foster competition, envy, and alienation, distancing humanity from its natural state and core values. By examining these themes through the lens of Hobbes and Rousseau, we uncover timeless truths about the human condition and the need for a balance between progress and authenticity. For painters and creators, the challenge lies in resisting the pull of superficiality and embracing art as a means of truth and connection, offering a counterpoint to the moral corrosion of modern civilisation.
Küçük yaştan beri, bir üniversite öğrencisine maddi ve manevi destek olma, ona ablalık yapma hayalim vardı. Bir gün, hayat bana bu fırsatı sundu. 19-20 yaşlarında genç bir kızla yollarımız kesişti. Gözlerinde büyük bir sevilme arzusu vardı. Bana, “Beni gerçekten sevecek misin? Senin gibi bir ablam olsun çok isterdim,” dedi. Bu cümleler, ruhumun derinliklerine dokundu.
Onun bu içtenliği, savunmasızlığı karşısında kayıtsız kalamazdım. Bir zamanlar ben de küçüktüm; abilerim, ablalarım bana yol göstermiş, elimden tutmuştu. Şimdi ben aynı yolu başkalarına açmalıydım. Bu, hayata karşı bir borcumdu. Evren bana böylesine sevgiye açık bir genç çıkardığında, bu çağrıya kayıtsız kalmam doğru olmazdı.
Bu genç kız üniversitedeydi, bilgiye susamış, meraklı ve öğrenmeye aç biriydi. Psikolojiye olan ilgisi beni etkiledi; alanımla ilgili sürekli sorular soruyordu. Onun bu öğrenme isteği ve samimiyeti, içimdeki rehberlik etme arzusunu canlandırdı. Aramızda bir bağ oluştu. Aynı şehirde olduğumuz zamanlarda, onun için bir abla gibi olabileceğimi söyledim.
Üç ay boyunca mesajlar aracılığıyla iletişimde kaldık. Onun soruları ve sevgisi, bende ona karşı bir şefkat ve ilgi uyandırdı. Kendi gençliğimden izler gördüğüm bu kızın yanında olmayı, ona hayatla ilgili doğru yolları gösterebilmeyi istedim.
Zamanla, onun gençliğin doğası gereği iniş çıkışlar yaşadığını fark ettim. Bir gün “Hastayım” diyor, ertesi gece bardan mesaj atıyordu. Bu durum beni endişelendirdi, çünkü yıllardır üniversite öğrencileriyle çalıştığım için karşılaşabilecekleri tehlikeleri çok iyi biliyordum. Ona rehberlik ederken, gençliğin enerjisine ve bağımsızlık arzusuna saygı duymaya çalıştım. Ancak, onu koruma içgüdüm ağır basıyordu.
Bir yandan ona hayatı daha güvenli ve sağlıklı şekilde deneyimlemesi gerektiğini anlatmaya çalışırken, diğer yandan ona fazla müdahil olmamaya özen gösterdim. Bu hassas denge, zamanla annesiyle ilişkimizde bir karmaşaya yol açtı.
Annesiyle ilgili şunu belirtmeliyim: Kızın bana anlattıklarının bir kısmı, çarpıtılmış bir şekilde annesine aktarılıyordu. Onun annesine doğruyu anlatmaktan çekindiğini, kendi davranışlarını masum göstermek için beni yanlış resmettiğini gördüm. Bu, bir gençlik stratejisiydi; hem annesinin ahlaki sınırlarını test ediyor hem de kendini temize çıkarmaya çalışıyordu. Ancak bu durum, beni bir “hedef” haline getirdi.
Genç bireyler, özgürlüklerini keşfetme sürecinde sınırları zorlar. Bu, bir birey olma çabasının doğal bir parçasıdır. Ancak bu süreçte, çevresindeki iyi niyetli insanlara zarar verebileceklerini fark etmezler. Onun annesine karşı olan bu manipülatif davranışı, aslında hem kendini hem de çevresini anlamakta zorlandığı bir noktada olduğunu gösteriyor.
Annesinin, kızını koruma içgüdüsüyle hareket etmesi ise tamamen doğal. Onun, kızından gelen bilgilere dayanarak beni yanlış anlaması, bu süreçteki en talihsiz durumlardan biri. Ancak burada anneyi suçlamıyorum. Bir anne, evladına olan sevgisiyle hareket eder; bu yüzden onun duruşuna saygı duyuyorum.
Yaşadıklarım beni incitmiş olsa da, bu olaylara kızgınlıkla değil, bir ders olarak bakmayı seçiyorum. Genç bir insana rehberlik ederken, her zaman teşekkür veya takdir bekleyemezsiniz. Önemli olan, doğru olanı yapmaktır. Çünkü bu, sizin kim olduğunuzun bir yansımasıdır.
Bu süreç bana, iyilik yapmanın her zaman kolay olmadığını ve bazen yanlış anlaşılabileceğini gösterdi. Ancak, karşılaştığım zorluklar, benim ilkelere bağlı bir birey olarak doğru olanı yapma konusundaki kararlılığımı asla değiştirmez.
Sevgili genç kız, sana söylemek istediğim birkaç şey var. Annen, bu dünyada seni gerçekten koruyabilecek en değerli kişi. Ona dürüst olmaya cesaret etmelisin. Hayatında seni seven, sana değer veren insanların niyetlerini anlamak ve onların rehberliğinden faydalanmak için açık olmalısın. Seni korumaya çalışan bir insanı yanlış resmetmek, seni uzun vadede yalnızlığa götürür.
Bu hikayeden çıkaracağın dersler senin geleceğini şekillendirebilir. Sana yardım ederken tek dileğim, bir gün doğru yolu bulman ve kendi hatalarının sorumluluğunu alacak cesareti göstermen. İnsan, geçmişteki hatalarından çok şey öğrenir. Umarım sen de, bu süreçte kendini daha iyi tanıyabilir ve annene karşı dürüst olmanın gücünü keşfedersin.
Annenin seni korumak için gösterdiği çaba, bir annenin sevgisinin en saf hali. Onun kararlarına ve duygularına saygı duyuyorum. Bir gün, annene karşı dürüst olduğunda, onun senin için ne kadar büyük bir güvence olduğunu daha iyi anlayacaksın.
Bu hikaye benim için bir son, ama senin için bir başlangıç olabilir. Umarım bir gün, doğru yolları bulur ve kendine zarar vermeden ilerlemeyi öğrenirsin.
Geç kalmadan öğrenmelisin, Hakedilmeyen sevgiler kendini yok eder. Karşılıksız kalan tüm alışverişler yerini yadırgar. Kimseyi koşulsuz sevmemelisin.
Ben geç öğrendim, sen bunu okurken Koşulsuz sevdiğin her şeyden vazgeç. Denk olmayan ne varsa yok olmaya mahkumdur.
Bir papatyaya sen gülsün dersen, Papatya seni değersizleştirir, Onu daha güzel gördüğün için. Papatyanın dostu ancak ona eş bir papatyadır. Papatyayla begonvilin dostluğu bitecektir.
Üstten bakmayı öğren insanlara. Mütevazı olan herkes değersizleşir. Kibirli olmalısın. Olduğun yere saygıdır bu. Yıllarını verip, çabalayarak ulaştığın konuma, unvana ve bilgiye saygı duy önce! Buna ulaşmamış insanların elinden tutamazsın. Tutarsan seni aşağı çeker. Senin yukarı çekmek istemene anlam veremezler. Sorgularlar iyi niyetini. Neden bu begonvil, bir papatyayı değerli görüyor? diye. Begonvilsen, begonvilliğini bil! Değiştiremez ve dönüştüremezsin oluşları.
İyilik bir peri masalıdır. İyileştiremezsin ki oluşları. Sen Tanrı değilsin, anla bunu! Ne Gandhiler, ne Mandelalar geçmiş Şu dünyadan. Değiştirebilmiş mi çöküşe giden dünyanın kaderini? İyi niyet kazanacak palavralarından vazgeç, Daha geç olmadan anla.
Elinden tuttuğun eller Arkandan seni keriz bilir. Art niyeti sende arar.
Sen sen ol, iyi olma. İyiler kaybetmeye mahkumlar. Dünyada kötüler hüküm sürer. İyilik yapana atılmayan taş kalmaz. Denedim ben, biliyorum. Her çeşit insana iyilik eli uzattım, İnsanoğlu iyilikten anlamıyor.
Ben çok geç anladım. Sen bunu okuduysan tecrübemden faydalan. İyiliğini ve tüm varlığını kendine sakla. Kuzgun diye karga beslersin, Oyar gelir gözünü. İnan bu geç öğrenilmiş çıkarımıma. Az insan çok insandır.
Ve daha da önemlisi, Dünya o kadar kötü ki, İyiliğinin ardında bit yeniği arar. Bu yüzden iyilik yaptığına dostluk etme. Dostum dediğine bakarken, kafanı aşağı eğmek zorunda kalma. Senle aynı yolda yürüyemeyecekten dost olmaz. Senle aynı yolda yürüyebilecek ilk insan sensin.
Aşağıdakilere bakma! Yürümeye devam et. Senle aynı boyda olan bir begonvil bulana dek, Aşağıdakine dal uzatma. Sen ne dediğimi anla. Kimse kendinden daha üstün birini dost göremez. Dostluğunu alırsa şayet, Kendisini geliştirmek şöyle dursun, Seni kendi seviyesinde görür. Zaten neden sana denk olmayana dost olasın ki?
Başkasına devamlı iyilik, kendine kötülüktür. İyiliğin aç insanı doyurmaktan öteye gitmesin. Onun dışında kötü bir insan ol. Kötüler her zaman kazanır.
İyi olan insanlara son iyiliğimdir bu: Bir daha iyiliklerinizden yaralanmayacak kadar, Kötü olun.
Hayatta en sevmediğim şeylerden biri belirsizliktir. Beni tanıyanlar bilir; net, kesin ve üzerinde düşünülmüş bir bilgi kadar bana huzur veren başka bir şey yoktur. Bu yüzden, uzun zamandır süregelen fiziksel rahatsızlıklarımı çözmek için alerji testi yaptırmaya karar verdim.
Test sonuçlarına göre, domuz ve tavuk başta olmak üzere belli proteinlere ciddi anlamda hassasiyetim var. Ama işin tuhafı, bu hassasiyet sadece yediklerimle sınırlı değil. Yani yanımda birisi tavuk yerken bile rahatsızlık hissetmemin bir sebebi varmış. Bu bilgi beni hem şaşırttı hem de, itiraf edeyim, içten içe mutlu etti. Çünkü artık “abartıyorsun” diyenlere verecek bilimsel bir cevabım var.
Aynı Sofrada Tavuk Tabağı
Tavuk ve domuz alerjisi, sadece yemek yememekle çözülebilecek kadar basit değil. Tavuk proteini olan Gal d 5, yalnızca tavuğu tükettiğinizde değil, havaya karışan mikroskobik partiküllerle bile sizi etkileyebiliyor. Tavuk pişirilirken yayılan buhar veya masadaki birinin çatalından sıçrayan minik damlacıklar… İşte mesele tam da burada başlıyor.
Eğer ciddi bir alerjiniz varsa, çevrenizde tavuğun hazırlanması, hatta sadece tüketilmesi bile sizi etkileyebilir. Çünkü bu proteinler, solunum yoluyla bile vücuda girerek bağışıklık sisteminizi tetikliyor. Özellikle tavuk serum albüminine (Gal d 5) duyarlıysanız, bu mikroskobik düzeyde bir protein bile reaksiyona yol açabilir. Yani, “abartıyorsun, yan masada tavuk yiyorlar diye ne olacak ki?” diyenlerin, aslında meseleye ne kadar uzak olduğunu görmek benim için göz açıcı oldu. O masum görünen tabak, bana nefes almakta zorlanacak kadar büyük bir sorun yaratabiliyor.
Domuzdan Kaçış: Hikayenin Diğer Yüzü
Domuz alerjim, biraz daha “görünmez” bir düşman. Çünkü domuz, sadece et olarak değil, domuz serum albümini (pork serum albumin) gibi proteinlerle de hayatımıza sızabiliyor. Bu protein, jelatin gibi hayvansal yan ürünlerde de bulunabiliyor. Özellikle ilaç kapsüllerinde, tatlılarda veya hazır gıdalarda karşımıza çıkan bu yan ürünler, farkında bile olmadan alerjik reaksiyonlara yol açabiliyor.
Dahası, domuz serum albümininin kedilere özgü Fel d 2 proteini ile çapraz reaktivite gösterebilmesi, bu durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Yani, eğer kedi alerjiniz varsa, domuz alerjisi yaşama olasılığınız artıyor. Bu bilgi hem içgüdülerimi doğruladı hem de beni daha dikkatli biri olmaya itti.
Yaşadıklarımla Öğrendiğim Şey
Bunu yaşarken öğrendiğim en önemli şeylerden biri, bir şeyin sizi nasıl etkilediğini gerçekten anlamanın gücüdür. İnsanlar anlamadıkları şeyi küçümseme eğilimindedir. Alerji testimi yaptırmadan önce, rahatsızlıklarımı anlatmaya çalıştığımda aldığım tepkiler genelde “bir şey olmaz” veya “herkes biraz hassastır” gibi hafifletici yorumlarla sınırlı kalmıyordu. Çoğu zaman “bencilsin,” “narsistsin” ve “sadece kendin için fedakarlık yapılmasını istiyorsun” gibi daha ağır ithamlara da maruz kaldım.
Bu tepkiler bana, bu insanlarla ilişkimi sürdürmekte artık bir anlam kalmadığını gösterdi. En basit duyarlılığıma bile bu kadar hoşgörüsüz yaklaşmaları, hem benim rahatsızlığıma duydukları saygısızlık hem de beni nahoş etiketlerle tanımlayarak dostluk kurumuna tamamen aykırı, düşmanca bir tavırdı.
Sınır Çizmenin Gücü
Bu deneyim bana şunu öğretti: Kendini anlamak ve buna göre sınırlarını çizmek, yalnızca bir zorunluluk değil, aynı zamanda bir özgürlüktür. Ve gücün sadece kendini anlamaktan değil, aynı anlayışı karşındaki insana gösterebilmekten de geçtiğini öğrendim. Hoşgörüsüzlük bir zayıflık, empati ise insan olmanın en güçlü yanı.
Eğer biri, sizin rahatsızlıklarınızı küçümsüyor ve kendi konforunuza dair sınırlarınızı reddediyorsa, bu durum onun empati kapasitesinin zayıflığından kaynaklanır. Anlayış göstermeyen bir insana empati beklemek de, ne yazık ki boş bir çaba olur.
SONUÇ: BİLİNÇLİ SEÇİMLERİN GÜCÜ
Alerji testi yaptırmadan önce sürekli “neden böyle hissediyorum?” diye kendime soruyordum. Artık cevaplarım var ve bu cevaplar sadece fiziksel rahatsızlıklarımı değil, çevremle kurduğum ilişkileri de yeniden değerlendirmeme yardımcı oldu. Yanımda biri tavuk yerken hissettiğim rahatsızlık bir muamma değil; açıklaması olan, net bir gerçek.
Bir daha biri “abartıyorsun” yahut “bencilsin” dediğinde, onlara hatırlatmak isteyeceğim şey şu: Güç, kendini anlamakla başlar. Ama aynı zamanda karşındakine de aynı anlayışı gösterebilmekle tamamlanır. Ve ben, hem kendime hem de çevremdeki insanlara anlayış göstermeyi hayatımın bir parçası haline getirirken, bunu hak etmeyen insanlarla zaman kaybetmemeyi de öğrendim.
Bilim bize cevaplar verir, ama asıl güç, bu cevaplarla insan gibi hareket etmeyi başarabilmektir. Anlayış, hem kendimize hem başkalarına duyduğumuz saygının gerçek ölçüsüdür.
23andMe’nin 15.298 çift üzerinde gerçekleştirdiği kapsamlı bir araştırma, ilişkilerdeki çekim gücünün temel dinamiklerini ortaya koyuyor. Bu çalışmada, birlikte çocuk sahibi olmuş çiftlerin genetik ve davranışsal özellikleri analiz edildi ve çarpıcı bir sonuç elde edildi: İnsanlar, genellikle kendilerine benzeyen kişilerle eşleşiyor. “Zıtlıklar çeker” miti, bu veriler ışığında büyük ölçüde çürütülüyor.
Ortak Noktalar: İlişkilerde Benzerliklerin Rolü
Araştırma sonuçları, çiftlerin genellikle şu özellikleri paylaştığını gösteriyor:
Benzer yaş grupları: Çiftler, sıklıkla birbirine yakın yaşlarda oluyor.
Eğitim seviyesi: Eğitim düzeyindeki uyum, ilişkilerde belirgin bir faktör olarak öne çıkıyor.
Beden Kitle İndeksi (BMI): Çiftler genellikle benzer BMI değerlerine sahip.
Davranışsal eğilimler: Özür dileme eğilimleri bile çiftler arasında ortak bir özellik olarak görülüyor.
Ayrıca, ilgi alanları da bu ortaklıkların bir parçası. Sporcular, diğer sporcularla; doğa yürüyüşçüleri, yine doğa yürüyüşçüleriyle eşleşiyor. Dakik insanlar, zamanı önemseyen kişilerle bir araya gelirken, vejetaryenler de diğer vejetaryenlerle ilişki kuruyor.
Zıtlıklar Nerede?
23andMe verilerine göre, zıtlıkların çekimi bazı durumlarda geçerli olsa da genellikle istisnai bir durum. Örneğin:
Gece ve sabah insanları: Gece geç saatlere kadar ayakta kalan bireylerin, sabah insanlarıyla eşleşme olasılığı daha yüksek.
Yön bulma becerisi: İyi bir yön bulma becerisine sahip olanlar, kaybolmaya yatkın bireylerle bir araya geliyor.
Sivrisinekler: Sivrisinekler tarafından sürekli ısırılan kişiler, bu sorunu yaşamayan bireylerle eşleşiyor.
Ancak, bu zıtlıkların yarattığı bağ, genellikle benzerliklerin etkisi kadar güçlü değil. Araştırmanın bir başka önemli bulgusu, benzer BMI’ye sahip çiftlerin daha mutlu olduklarını göstermesi. Bu, fizyolojik uyumun ilişkilerde önemli bir rol oynayabileceğini düşündürüyor.
Benzerlikler, sağlam bir temel oluşturur ve ilişkilerin istikrarlı ilerlemesini sağlar. Ancak, bazk farklılıklar da tamamlayıcı bir güç haline gelebilir. Navigasyon becerisi olmayan biri için yön bulabilen bir partner, pratik bir çözüm sunar. Aynı şekilde, gece sessizliği isteyen biri için sabahları erken uyanan bir partner, her iki taraf içinde üretken ve huzurlu bir ortamı yaratır.
Amaç net: Neredeyse kendinize benzeyen birini bulmak (yaş, kilo, eğitim seviyesi, sportiflik, beslenme alışkanlıkları, sigara kullanımı vs.)—navigasyon ve sirkadiyen ritim hariç. 🙂
Birebirde tartışmalara girecek ve kimseye sıfırdan etik, çevrecilik ve dahası birlikte yemeğe çıktığın insanın duyarlılıklarına hoşgörülü davranmayı öğretemeyeceğim.
Bunlara vaktim yok!
Zaten bunu konuşmak zorunda kaldığım kimse hayatımda kalıcı da olmadı, hele hele dost hiç olmadı.
Benimle böyle tartışmalara girmişseniz, içinizde bana karşı bir hoşgörü olmadığına kaniyim.
Yaklaşık 15 yıldır bu konu üzerine konuştuğum maalesef yüzlerce insan benim veri analizim için geniş bir örneklem oluşturuyorlar. Ve bir kez dahi olsun, aralarında ”haklısın, hassasiyetlere hoşgörülü yaklaşmak gerekiyor.” diyen çıkmadı.
Bana eğer neden seninleyken vegan restoranlara gidiyoruz, neden yanında rahat rahat bir kuzu çevirme yiyemiyorum gibi alçak şakalar yapıyorsanız, zaten mutlaka sonunda iletişimimiz keskin bir şekilde sonlanacak.
Sizde yüzde 99,9’dansınız. Tebrikler. Tam bir kamu insanısınız. Sizler bilim için gerekli olan normal eğrinin 0 noktasısınız. Normal değerler diye bahsettiğimiz referans hattı sizlersiniz.
İşte geriye kalan, sizden farklı olan, hoşgörüyü içgüdüsel olarak gösterebilen o çok küçük bir insan grubunu doğrudan aykırı değer yapan da sizlersiniz.
Ben normal eğriyi bozanlardanım, o aykırı değerlerdenim. Ve o aykırı değerleri kalbime almaktayım. İletişimle insanların birbirlerini ne kolay zehirleyebileceğini anlayalı, bir elin parmağı kadar insanı alıyorum iletişim sahama.
Siz normal dağılım sağlayanlar, yani veganlık mı? yani sen et yemiyorsun diye biz de yanında yemeyelim mi? hayvanları sevmek için onların yediği otu yememek lazım! ben sana vegan olduğun için saygı duyuyorum, bak ot yemene karışmıyorum, sen de benim etime karışma, yanında seni yıllarca travmatize eden, belki mezbahalarda kanlar içinde can çekişen hayvanların acı içinde gözlerinden akan yaşları gördükten sonra uykusuz uzun geceler geçiren vegan arkadaşınla görüşür görüşürmez onun için acıyı çağrıştıran, et kokusundan midesini bulandıran psikolojik tepkisini hiç düşünmeyerek, hatta daha da fenası, bunu bilerek, inadına, onu rahatsız etmek, onun rahatsızlığından bir zevk alarak et yiyeceğim diye tutturuyorsan, kendine kendin gibi hoşgörüsüz dostlar edin.
Benim kalbimde hoşgörüsüz hiçbir insana yer ve bol kitlenizle tükettiğiniz o eski tahammül yok.
Sizler ancak benim hayatıma bir deneyin katılımcısı olarak girer ve çıkarsınız.
Ben sizlerle, çok konuştum. Sizlere çok kez anlattım.
Neden et görünce ölü bir buzağı cesedi gördüğümü..
Neden bunları öğrendikten sonra vegan olduğumu…
Kokusunun görünüşünün ve hatta bahsinin bile rahatsız edici olduğunu.
Ve bunları gözüme soka soka bahsetmelerinizin ve göstermelerinizin dostane olmadığını farkındayım.
Bir oyun belki sizin için, bir inatlaşma, ve çocuklarda görülen bir can acıtma sevdası, egosantrizm ve sadizm…
Ama ben bunlardan çoktan yoruldum.
Hayatıma giren hiç kimseye neden vegan olduğumu anlatamayacak kadar sıkıldım.
Hayatıma giren insanın vegan bir insanın felsefesini ve duygu dünyasını anlayacak kadar kendisini geliştirmiş olmasını bekliyorum.
Bu bilincin içinde, absürd şakalar, benimle yapılan o nadir yemek toplantısında et yenmenin istenmesi, ve veganların et yemeyerek dünyada büyük bir inek popülasyonu yaratıp, yaratacağı o na mümkün bütün o hikayeler de dahil.
Bunlarla bana gelen sizlerden inanın çok var…
Ve sizlere maruz kalmamak için insanın tamamen izole yaşaması gerekiyor. Çünkü siz her yerdesiniz. Nereye baksam siz varsınız.
Siz olmayanlarla karşılaştığımda ise o insanla dost olmuş oluyorum.
Ama o kadar çoksunuz ki çok yoruldum sizlerle iletişmeye çalışırken, ve belki de bir şeyleri anlatabilirim diye umarken…
Ben sizlere izahatten vazgeçtim. Çünkü her denemem başarısızlıkla sonlandı.
Bir de doludizgin bir zaman ve umut kaybıyla.
Ben hayatımda neden yanımda et yemeyi teklif etmeyecek insanları istediğimi burada da açıklamayacağım.
Çünkü bunun izahata gereği olmamalı.
İzah etmem gereken birisiyseniz, zaten yanlış bir arkadaşsınız.
Oturduğum masada karşımda bir kuzunun bacağını iştahla ısıran ve bunun benim hassasiyetime karşı yapılan bir gövde gösterisi olduğunu bildiğim biriyle aynı masada oturup yemek yemem.
Karşısınızda hayvan ölüsünden kokusundan görüntüsünden hem psikolojik, hem duygusal hem de fizyolojik sebeplerle rahatsızlık duyan birisi olduğunu biliyorsanız, yanında etsiz yenebilecek yüzlerce seçenekten birini seçerek hoşgörülü olabilirsiniz.
Olmuyorsanız da benle yemeğe çıkmayın.
İnada inat, bir öğününde et yemeden duramayacak bir insansınız belli ki.
Paylaşacaklarımız bu masaya kadarmış!
Dipnot: ”Ben vegana saygı duyuyorum, o da o zaman bana duysun.”
Tamam, teşekkür ederim, karşında roka yememe saygı duyduğun için.
Kesinlikle çok uygun bir analoji. Sizi rokamın kokusuyla, görüntüsüyle, ve geçmişiyle mutlaka benzer derecede rahatsız ediyor olmalıyım, ama siz buna rağmen benim vegan beslenmeme saygı duyup salatamdan rahatsız olmadınız.
Ben de bu saygıyı tabii ki iade ediyorum, kan ve metal kokusuyla, uzuvlarını gösteren kemikleriyle, acı dolu geçmişiyle beni baştan aşağı irkilten etinizi, afiyetle yiyebilirsiniz.
Ama tabii benden çok uzaklarda 🙂 !
Sorulara ve genişletişmiş tartışmalara ve sorulara kapalıyım, sizin için muhtemelen ilk, benim için ise bininci tekrar…