2024 Nobel Barış Ödülünü Kıl Payı Kaçırdık.

Yazıma, Türk topraklarında doğmuş, büyümüş ve üniversiteye dek Türkiye’de eğitim almış bir Türk vatandaşı olan, Türkiye’nin ve dünyanın saygın ekonomistlerinden Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nun Nobel Ödülü’nü kıvançla tebrik ederek başlamak istiyorum!


Kurumların nasıl oluştuğu ve refahı nasıl etkilediğine ilişkin çalışmalarda bahsedilen, ilerlemeden yoksun kalan ülkelerle ilgili metni paylaşıyorum.


”Bazı ülkeler, sömürücü kurumlar ve düşük ekonomik büyüme ile sıkışıp kalırlar. Kapsayıcı kurumların getirilmesi, herkes için uzun vadeli faydalar sağlayacaktır, ancak sömürücü kurumlar, iktidardaki kişiler için kısa vadeli kazançlar sunar. Siyasi sistem, iktidardakilerin kontrolü elinde tutmalarını garanti ettikçe, hiç kimse gelecekteki ekonomik reformlar için verdikleri sözlere güvenmez. Ödüllülerin görüşüne göre, bu nedenle hiçbir iyileşme gerçekleşmez.’

Ülkemizin iktisadi düzlemdeki sömürü düzenine yakından tanık olan Prof. Dr. Daron Acemoğlu, ne mutlu ki, bu trajediden faydalı kuramlar çıkartmış ve her ne kadar ekonomik ve teknolojik olarak ilerleyemesek de, bize Ekonomi dalında bir Nobel getirmiş.

Taşların içinden çıkan bir çiçek gibi... 🪨🌿🪨

Böylesi vasat bir ekonomiden Nobel ödülü çıkaran bu vatan daha neler neler çıkartmaz.

Sahi, sayın Devlet Bahçeli çok değil bir 9 ay kadar önce şu barış elini uzatsaydı muhalefete, kim bilir şimdi o da Nobel Barış Ödülünü getirirdi bize hayırlı bir cuma gününde.

Tüh!..

Kıl payı kaçırdık bu sefer.

Umuyoruz seneye “siyaseten” bir barış eli daha uzatır,

Hem hiç alınmayız biz Türk halkı.

Hele ucunda bir de Nobel varsa…

İnanmış rolü yaparız, toplumca … siyaseten 🙂

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.

Gebze’de…

Gebze’de onlarca kediye ve köpeğe olanlar, vicdanı olan herkes için fazlasıyla iç burkucu…

Gözler bu canların işkenceli ölümüne dolarken,

Aklıma bir de perde arkasında,

Hayvandan saymadığımız diğer hayvanlarda…

İnekte, koyunda, kuzuda, buzağıda…

Tavukta, civcivde, horozda…

Ya onlar?

Onlara bu eziyetlerin her saniye,

Uzaklarda, duvarlar ardında, mezbahalarda,

Çok daha beterleri yapılırken…

Biz usul usul…

Hayatımızı yaşıyoruz….

Ne zormuş insan olmak…

Brigitte Bardot ve Andy Warhol

Pek sevdiğimden değil ama modern ve postmodern sanatı benim aksime pek seven bir kardeşim olunca, modern sanata maruz kalarak takip ediyorum.

Bugün cinsel terapi semineri sonrasında beni taksimde yakalayan abim, elbette beni AKM’deki sergilere götürdü. Refik Anadol’un dijital eseri hiç ilgimi çekmediği için görece ”eski” sayılabilecek Warhol’da nefesi aldım. Warhol’u da hiç sevmemişimdir. 1900lü yıllarda olan hiçbir görsel sanatı sevmediğim gibi. Ancak Warhol diğer teknolojik eserlerden sonra biraz da olsa nefes oldu.

Modern sanattan kaçmak artık mümkün değil.

Sanat sanat için olmalı.. Ama modern ve postmodern sanat eserleri sanatı halk için yaptı.

Herkese ulaşacak eserler, nitelikten kaybediyor illa ki. Herkesin bildiği yüzleri resimleştirmek, herkesin kullandığı eşyaları eser diye sunma hali işte bu çağdaş sanat.

Warhol’un herkesin bildiği eseri Çorba konservesi neye işaret eder?

Gerçek bir sanat sever olarak söylemeliyim ki, asla sanatı değil. Konserveyi ve konservenin çağrıştırdıklarından ibaret bir ”sanat eseri”.

Bir anı kalsın diye fotoğraf çekmeden çıkmadın. Eseri güzel bulduğumdan değil, eserin süjesini sevdiğim için çekildim bu fotoğrafı.

Brigitte Bardot hayvanların yaşama haklarına saygısıyla ve onlar içi yaptıklarıyla saygı duyulan bir aktivisittir nezdimde. Bir manken ve sinema oyuncusundan çok ötededir bu davasıyla,

Size Warhol’dan çok daha çok takdire şayan gördüğüm bu güzel kadının bir sözünü aktararak bitiriyorum bu yazımı:

Hayvan hakları için savaşmaya hayatımı adadım çünkü onlar kendilerini savunamıyorlar. Onlar çaresiz, masum ve bize bağımlılar.

Herkesi her türlü hayvanın yaşama hakkına saygı duymaya çağırıyorum.

Bu yapabileceğiniz en insanca davranış.

-Türünden bağımsız her hayvana saygı suyan bir dünyalı.

Schadenfreude

Önce, ”İnsan sosyal bir hayvandır.”der Aristo ve sonra, bu sosyal ihtiyacın da kısıtlanması gerektiğini vurgular Hobbes, ”İnsan insanın kurdudur.” diyerek.

Dışa dönük kişilik özelliklerine sahip insanlar, en çok yarayı dışarıdan alırlar. Çünkü bal bile olsanız illa ki sevmeyen çıkar. Kimse herkesle anlaşamaz ve dışa dönük insanların da aldığı yaralarda içe dönük insanlara benzer arkadaşlık ortamlarına sahip olması bu sebeptendir. İnsanlar aslında yaşlandıkça sudan sebeplerle yalnızlaşmazlar, söylendiği gibi evlilik, çocuk ve iş değildir yalnızlaştıran. İnsan insanın zehridir çoğunlukla. Öyledir çünkü, kendi içinde huzur bulamayan mutlu olanın mutluluğundan sinsi bir acı çeker. Sinsice engel olmak ister ötekinin mutluluğuna. Bunun almancada bir adı vardır ve maalesef bu duygu vardır ve insanlığı yalnızlığa itmektedir: Schadenfreude.

Schadenfreude: Başkasının başarısızlığından mutlu olma hali.

Kıskançlığın ve öfkenin doğal oluşu kadar, Schadenfreude’de vardır, ve bununla yaşamayı öğrenmek gerekir. Ben bu duyguyu ilk öğrendiğimde schadenfreude’yi inceledim kendimde.

En başarılı olmak için diğerlerinin daha az başarılı olmas gerekir. Türkiye’de liseye ve üniversiteye hazırlanırken bir yarışa giriyor çocuklar. Yarışmaya ve kazanmaya programdırılmıştım ben de çoğu hedefleri büyük öğrenciler gibi. Hala zafer benim büyük bir parçamdır. Ancak hiç diyemesem de, çok az hissettim bu schadenfreude’yi. Üniversiteye girdiğimden beri de bi daha hiç duymadım bu hissi. Çünkü benim başarım, başkasının başarısızlığından doğmuyor aslında. Herkes kendi uzmanlığında başarılı olabilir ve bu diğerinin başarılı biri olmasına engel değildir. Tabii bunu diyebilmek için o yarış kulvarının da daralması gerekiyor. Liseye giriş sınavına çalışan çocuklarla , beyin cerrahisinde glioblastoma üzerine uzmanlaşmak isteyen tıp doktoru sayısı arasındaki farkı düşünün… İnsanın, başkasını değil de kendisnini geçmek istediği bir süreçtir öğrenmeye adanmış süreçler. Ve başkasıının başarısızlığına değil, kendi başarısına odaklanır ilerlemeyi arzulayanlar. Ben de kendimde bu duyguyu incelediğimde, noksanlığını farkettim. Biri evlenmiş, hakkında hayırlısı olsun, savcı olmuş ne mutlu, hayalindeki evi almış, ne güzel.

Başkalarının mutluluğu neden niçin benim derdim olsundu? Başkalarının hayatlarını düşünmek, salt zaman ve üretim katili. Herkes kendisine odaklansa, ne kadar daha hızlı ilerleriz kim bilir?

Acaba batı Avrupa ülkelerinden bilimde ve sanatta geri olma sebebimiz bu olabilir mi? Başkasının ne yapıp yapmadığıyla çok meşgul olmamız. Her ne kadar Türkiye’deki sıcaklık ve samimiyeti çok sevsem de, başkalarının hayatlarına bu kadar önem verilmesi bana fazlasıyla geriletici geliyor.

Yaş alarak bunları farkettikçe, dışa dönük özyapımı içe dönük bir huzurla harmanladım. Az insan hatta bazen hiç insanla huzurun varlığını muhafaza etmek kolaylaşıyor.

İnsan seven birinden, insandan uzak duran birine böyle dönüştüm.

Sevdiğim, hayran olduğum insanlar ise kendilerine odaklı, başarılarını başkalarının başarısızılığından besleyerek değil de kendisi yükselirken yanında parlayan insanları alanlardan ibaret.

Hayatımda sevdiğim iki elin parmağı kadar insan var. Bunların hepsi etrafını kendisi gibi başarılı insanlarla donatanlar…

Ben de dostlarımın iyi olmasından, hayallerine ulaşmasından, güzel yerlere gelmesinden hep memnun oldum. Onların ışıltısı benim ışıltımdan almaz ki..

Işıl ışıl oluruz bir olursak..

Ve bir kez mantar girdi mi bir sepete, kalan tüm meyveleri de küf tutmaz mı?

Etrafının kötü olmasını istemek, kendi kötülüğünü istemekten farksızdır.

Bu yüzden parlayalım birlikte…

Parlayamıyorsanız da küfünüzü uzak tutunuz azizim.

Bir Filiz vardı.

Türk yazının usta romancısı Orhan Kemal’in Bir Filiz vardı adlı romanında şöyle bir cümle geçer:

Sende güzelden de başka bir şeyler var.

Hayranlıkla sevince insan aynı böyle seviyor…

Benim de gönlümde bir Filiz var.

Etrafında zaman, mekan ve tüm insanlar bükülüyor.

Öylesi bir filiz ki bu, salt var oluşuyla, kahakahalarıyla, seslenişiyle, ve yüksek bilinciyle, filizlerinden envai çeşit fide, fidelerinden ise sonsuz neşe, bilgelik ve sevi büyüyor.

Filiz oluşu ne güzel…

Filiz olmak tıpkı pluripotent bir hücre gibi her hücreye dönüşüp her türlü dokuyu oluşturabiliyor. Sanmayın ki, sözlerinden bir tek bilim akıyor, bilimi bildiği kadar insanları da iyi biliyor.

İnsanlara bir seslenişi var, balkon konuşması yapsa daha fazla ilgi çekemez.

Tek bir cümlesiyle, etraf kıt’a dur’a geçiyor.

Yani bilge olduğu kadar, muhteşem bir komutan da o.

Hayatımda yanındayken bir şeyleri düzeltme ihtiyacında, hissetmediğim tek insan olsa gerek. Öyle güzel nizama sokuyor ki etrafındakileri, benim ona hayran olmaktan başka işim kalmıyor…

Ah ne güzel, bir insanı yönlendirmek zorunda kalmadan o insanın her şeyi yapıyor olabildiğini izleyebilmek…

Atatürk’ü izlemek gibi…

O yönetsin, düzeltsin, planlasın…

Etrafındaki Sorbonne’lu hukukçu cananı Latife’ye, ekonomist ve devlet adamı dostu Celal’e bir tek hayran olmak kalsın..

Böylesi kudret ve bilgi sahibi birine hayran olmamak ne mümkündü?

Bilgeliğin, insanları yönetme ve yönlendirme yetisiyle muhteşem birleşmesi yani…

Böyle önderlere hasret Türkiye. Bilerek, bilgiyi doğru yönlendirerek, insanlara iletmeyi bilen önderlere…

Keşke bilime ve bilim insanlarına olduğu kadar, TBMM’ye de dokunsa.

O siyasete girince kirlenmeyecek kadar bilge…

İnanın, okur yazarlık oranı fazlasıyla artar.

Biz, insanlar,ne içine içine konuşanlardan ne de bağırıp çağıranlarla yola geliriz.

Biz anca, kendinden emin ve bilge önderlerle ilerleyebiliiriz.

İçi boş, sesi detone konuşanları indirip, içi dolu ve sesi gür eğitmenleri istiyoruz ülkemizde, evrenkentlerimizde ve meclisimizde.

Evet, o belki hepimizin. Filiz’i, Fidesi, Fidanı ve çiçekleri!

Ancak bir tek benim bütün renklerim…

Onunla konuşurken dünyam,

Vermeer’in huzurlu sadeliğinde dinginleşiyor,

Degas’nın zarif hareketleriyle canlanıyor.

Raphael’in anaç Meryerm’inde maneviyatı hissediyor,

Da Vinci’nin çok yönlü dehası içimde filizlenen bir fide gibi büyüyor.

Ve bir kahkahasının sesiyle Courbet’in gerçekçiliğiyle her şey somutlaşıyor.

İçimde renkler ve kahkahaları kaynaşıyor.

-Bir Tohum vardı adı Pi.

Üstad’a veda…

Çocukluğumdan beri hayatımın bir parçası olan sevgi dolu, çalışkan ve Türk basınında bir önder olan sevgili Güneri amcayı bugün uğurladık.

6 ay önce dostu Türker İnanoğlu’ya köşesinde ”cankuşa veda” diye yer vermişti…

Şimdi sana cankuşa veda diye yazacak biri yok belki, ama duayen’e, ve bir çok genç okur yazarın önünü açan sana, Güneri amcama veda diye yazanlar boldur…

Ben de, geç doğmakla senin gibi öncülere doyamayanlardan olmakla muzdaribim. Oysa çocukluk yıllarıma sevgi dolu gülüşünle girmiş olmadan dolayı şanslıyım.

İyi ki Türkiye’den bir Güneri Cıvaoğlu geçti…

Gazeteyi, dürüst basını, ve gazeteciliği seninle sevdik!

En sevdiğim yazardan sana bu elvedayı yazmak istedim…

”Elveda! Elveda sevgiliye, elveda sarılara, morlara, yeşillere, kırmızılara, turunculara elveda; elveda KARAKÖY – KADIRGA otobüslerine, onun semtine, evinin terasına, terası gözüken kahveye, kahvedeki bayat çayı taze niyetine içtiğim anların mutluluğuna, onun semtindeki kedilere, köpeklere, bozuk parke taşlarına, sütçüye, sütçünün beygirine, beygir nallarının bozuk parkelerde çıkardığı o harikulade sese elveda! Elveda onu düşünerek içtiğim rakılara, yediğim ızgara balık, roka salatalarına… Elveda!-Orhan Kemal

Ruhun şad olsun…

-Pınar

Yaşının Ötesinde ve Gerisinde Kalanlar

Nature dergisinde muhtelif makaleler yazmış biyolog ve aynı zamanda bilim kurgu türündeki kitaplarıyla tanınmış H.G. Wells’in bir öyküsünden bahsetmek istiyorum.

Ama öncesinde H.G. Wells’in nasıl kendini bir biyolog olarak tanımlamayıp gazeteci olarak tanımladığından da öte,

Bence fantasitk ve bilim kurgu yazımından daha da iyi olduğu bir yer var, o da tıpkı C.S. Lewis gibi gerçeküstü yazının içine kattıkları ansızın gelen o absürt ve gülünç teşbihler.

C.S. Lewis okurken gülmek çok daha beklendik. H.G. Wells ise trajikomik gülümsemeleri ortaya çıkarıyor. İkisi de oysa kendilerini fantastik yazar olarak nitelerler. Ancak asla fantastik kurguyla yetinmezler. Mutlaka arasına gülmenizi ve düşünmenizi sağlayacak cümleler eklerler.

”Aman Tanrım! Mendil yerine küçük kızı almışım, Özür dilerim bayan, sizi mendil sanmıştım.” cümlesiyle ,olay örgüsüne kaptırmış giderken, karşılaşınca kim gülümsemez ki? C.S. Lewis’i iyi bir komedya yazarı yapan da bu ansızın ve olağanca doğal akıveren yazıları olmalı.

Bazen ne olarak tanımlandığımız bizim tanımımıza yetmez. Hiç kimse zaten tek bir şey değildir ki. Bir mimar sadece mimar mıdır? Pek ala başarılı bir yazar, oyuncu ve anne de olabilir aynı anda. Ve mimar tanımı onun asıl tanımı olmakta yetersizdir, çünkü bizi tanımlayan şey neyden para kazandığımızdan çok neyden zevk aldığımız olmalı. Çünkü insan hedonistik bir varlıktır ve her ne kadar sıkıcı sistemlere adapte olabilse de, eninde sonunda zevk aldığı şeyi tekrarlayacaktır.

Gene kalemim nörobilimsel konuşmalara kayacak oldu. Herkese seslenebilmek için durduruyorum orada kendimi. Özgürlük ne imkansız şey.

Ket vurmalıyım çevreyoluna akan tüm tali yollara.

Şimdi size H.G. Wells’in ”Son Mr. Elwesham’in Hikayesi”nden bahsetmek istiyorum. Hikaye yaşlandıkça, gençlerin bedenlerine geçen bir ruh olan Mr. Elwesham’den bahsediyor. Bir de son kez bedenini çaldığı delikanlı Eden’den.

Eden, genç ruhunu yaşlı adamın bedeninde bulunca bunalıma giriyor. Ve bu bunalımı şu muhteşem cümlelerle anlatıyor:

” Zihniyle bedeni bir olan, yaşının gerektirdiği bedene sahip olan sizler, bu gaddar esaretin benim için ne demek olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Genç olmak, gençliğin tüm arzu ve enerjisiyle dolu olmak ve aniden harap bir bedene kıstırılmak…”

Yazıma başlarken söylediğim gibi, kanaatimce bu iki yazar aslında fantastik yazarlar değildirler, fantastik yazımı bir kisve olarak giyerler. Bu cümlede her ne kadar bir beden değişimine işaret edilse de, bu ruh hali mutlaka H.G. Wells’in kendi hisleri olmalı. Yaşlı bir bedene kıstırılmış genç bir ruh olarak hissediyor olmalıydı kendini.

Bu ruh halini anlayabilmek için yaşlandırmak lazım bedeni (ve ruh pek ala genç kalabilir- zaten çoğu insan demez mi yaşım 50 ama ruhum 18, diye…)

Ama bir de, pek erken yaşta hissedilebilecek bir tezatlığı daha vardır ruh-beden uyumunun.

O da gencecik bir vücutta- hayata tutunmak için sisteme dahil olmak gibi tüm o yorucu merhaleleri aşmak zorunda olan, hayatın neredeyse bütün heyecan ve vesveselerine doymuş yaşlı bir ruhu taşımak…

Dipnot: Ben bir fantastik edebiyat yazarı değilim ve genelde cümlelerim dolaylı anlatımdan uzaktır. Cümlelerimde aktarımlar ve yansıtmalar aramak size doğru analizler yaptırabilir.

  • Kendini yazar olarak tanımlayan ve yazmaktan tek bir kuruş dahi kazanmayan bir yazar.

Mutlu Romantik İlişki: Kişilik ve Ten Uyumu.

Çift terapisti ve nöropsikolog Pınar Şengül’e göre uzun ve mutlu ilişkinin sadece iki bileşeni var. Uyumlu kişilikler ve tenler.

Ünlü psikolog Robert Sternberg Aşk Kuramında ise üç bileşene değinmiş: Tutku, samimiyet ve bağlılık.

Benim kuramımın adı ise ”Huzurlu Tutku kuramı’‘. Tutkunun huzur getirmediğini bilmek için psikolog olmaya gerek yok. Ancak tutkulu ilişkileri de belli bir düzeyde huzura ulaştırmak mümkün. Tutku girdiği her yerde uçları yaşatır. Şiddetli hazlar ve öfkeler iç içedir tutkuda. Bu yüzden büyük aşıkların hikayeleri acı sonlarla biter hep, epik şair Shakespeare’in de yazdığı gibi:

Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar.

Bu sebepten, korkutucudur yıldırım çarpması gibi ani aşklar, karşı konulamaz şehvi duygular.

Her ne kadar yıkım, tutkunun bir getirisi olsa da bu yıkımın şiddetini azaltmak mümkün. O da uyumlu karakter özelliklerini taşıyan bireylerin bir araya gelmesi. Uyumlu derken, benzer karakterlerden bahsetmiyorum. Benzer karakterler, tam aksine, uyumsuz bir ilişkinin tehlike çanlarıdır. Uzun ve huzurlu ilişkileri yaşayan çiftlerin birbirini tamamlayan kişilikleri olduğunu biliyoruz.

Elbette kişilik tek başına yeterli değil zira kültür, din, dil, eğitim ve sosyoekonomik sınıflar büyük bir etki gösterir, ancak bunlar zaten çoğunklukla benzerdir çünkü aynı ortamları ve arkadaş gruplarını paylaşan kişilerin çoğunlukla yakın sosyokültürel arkaplanlara sahip olduklarını biliyoruz. Bu dengeyi, tanışma ortamları zaten daha ilk baştan kurar. (Maalesef sosyal medya ve ”dating app” leri bunu da yapaylaştırdı ve doğal cinsel seçilimi yok etti.) Sosyokültürel yakınlık farkedildikten sonra, kişilik uyumu devreye girer.

Bırakın romantik ilişkiyi, iyi arkadaşlıklar da bu kişilik uyumuna dayanır. Kişilik uyumunu kişilik psikolojisi üzerinde uzmanlaşan bilişsel ve nöropsikologlar analiz eder. Kişilik testlerini yorumlayarak bize uygun kişiliklerle ilişkilere başlamak ve sürdürmek bir çok zarardan bizi kurtarabilir (zaman kaybı başta olmak üzere yaşanacak olumsuz hislerin de gerçekleşmesini önlemek gibi…)

Ten uyumuna gelince, zaten ilişkilerin neredeyse hepsi fiziksel çekim ve dış görünüşle başlar. Ve aynı şekilde, çoğu da bu sebepten biter. Sadece fiziki çekim yeterli değildir bir ilişki kurmak ve devam ettirmek için. Görünüş en güçlü başlatıcıdır ama asla devam ettirici değildir. Devam ettirici, yapıştırıcı kuvvet dimağların uyumudur. Bu yüzden ten uyumunun olduğu kadar, ve hatta daha da fazla kişiliklerin uyumu tutkulu ve huzurlu bir ilişkinin varlığı için şarttır.

Haydi, önce kendimizi tanıyalım. Bunu yapmak için özdeğerlendirme içeren bir testin ücretsiz bağlantısını aşağıda sizlerle paylaşacağım. Ama size önemli bir uyarı yapmak isterim. Sakın ola testi kandırmayın. Hiçbir cevabı eğip bükmeyin, olmadığınız biri gibi görünmeyin. Ruha estetik de makyaj da yapılmaz. Ve inanın, sizi SİZ olarak sevecek birini bulmalısınız. Makyaj akar, estetiğin miadı dolar. Doğal halinizle sizi sevmeyen biriyle yaşamak ömür boyu sürecek bir eziyettir. Bu yüzden, sizi sevecek birilerin olduğuna inanın. Her karakter lazımdır ve o karakterin uyumlu olduğu karakter tipleri de vardır. Kendinize yalan söylemezseniz, ilişkilerinizde mutluluğu bulmanızda size destek olacağım.

Soruları oldukça dürüst bir şekilde ve 7 secenegin tam ortasındaki yani 4. tuşa basmadan cevaplayın. Ortadaki tuş pas geçiyor soruyu.

Ve cevaplarken, genel halinizi düşünün. Özel durumlar istisnadır.

Test sonuçlarınızdan sonra kendinizi tanıyın.. Ve size küçük bir tüyo: sizle aynı karakter tiplemesinde olan insan size bir sevgili olarak asla uyumlu olmayacaktır. İhtiyacınız olan sizin eksik yanlarınızı kapatan biri!

Kendinize hoş gelin:

https://www.16personalities.com/tr

Ve size, bir oda, bir yatak ve BİR KÜTÜPHANE yetecek ruh eşinize de…

Uzman Nöropsikolog Pınar Ş. (Gottman ve İmago İlişki Terapisti)