”Ben kimim?” sorusundan daha önemli bir şey varsa o da ”Ben nereden geldim?” sorusudur.
Özellikle ergen psikoterapisinde sağaltım sürecinde bu soruyu yöneltir analizana, psikanalist. Bu soruyla başlar bir çok çözünme.
Ergenliğin başlayışı belirli, bitişi ise pek muğlak. Bu yüzden kendini erişkin olarak kabul eden, sevgili okur, belki sen de hala bir ergen olabilirsin, evet yaşın 30’larında olsa bile!
O yüzden bu soruyu kendine de sormalısın… Ve getireceği cevaplar, ruh yolculuğunda seni yönlendirecektir.
Sen kimsin? Mesleğin, yaşadığın yer ve ilişkilerin…
Oysa senin nereden geldiğin, maskenin ardındaki sana dair ne kadar çok gizemi açıklar.
Ben Pi olarak kimim? İnsanı analiz etme uğraşlarında, psikoloji, sosyoloji, biyoloji, tarih ve felsefe öğrenen biriyim…
Peki ben nereden geldim?
Cömert ve oluş’u akış’a bırakan bir babadan,
Güçlü ve ”ol” diyerek olduran bir anneden,
ve müzikal dehasıyla benim günümü gecemi harika enstrümanlar, notalar ve kompozisyonlarla donatan bir abiden! …
Beni her daim güldüren, müzikal deham, Atilla Volga.
Geldiğim yer müzikli, özgür ve güçlü…
Bir tarihçi çırağı (apprenti historien) olarak ben geldiğim yeri böyle özetledim…
Dilimizin yılmaz savunucusu Feyza Hepçilingirler, çok severek okuduğum, dilimize ve kültürümüze büyük önem veren, özellikle Türkçeye sahip çıkmamız gerektiğini vurgulayan çok değerli bir Türk edebiyatçısıdır. 26 Ocak 1948’de Ayvalık’ta doğan Hepçilingirler, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu, hayatı boyunca öğretmenlik yapmış ve yazarlığa devam etmiş biridir. “Türkçe “Off!”” ve “Yıldızların Suya Döküldüğü” gibi eserleriyle dilimizin zenginliklerini ve inceliklerini gözler önüne sermiştir.
Hepçilingirler’in “Belki de Kovulmuştur Cennetten” adlı denemesinden yola çıkarak yazdığım bu metinde, fiziksel şiddetin, aşağılamanın ve çocukları kendilerini kötü hissettirmenin gelecekte yaratacağı zararlara odaklanıyorum. 1948 doğumlu olan Hepçilingirler, Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti gibi Türk şiirinde ve yazınında geleceğe umutla bakan ekollerin eserleriyle büyümüştür. Tanzimat, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk yılları gibi dönemler de onun edebi anlayışını şekillendirmiştir. Bu dönemlerde, Namık Kemal, Ömer Seyfettin ve Halide Edip Adıvar gibi yazarlar, geleceğe dair umutlu bir bakış açısıyla eserler vermişlerdir.
Ancak, 2000’li yıllara doğmuş gençler, bu idealist yazarlarımızın aksine, geleceğe aynı umutla bakmakta zorlanıyor. Hepçilingirler’in yazılarında gördüğüm idealizm ve memleketimizin geleceğine dair iyimserlik, bu pessimist döneme doğmuş biri olarak beni yer yer fazla iyi niyetli düşünmeye itiyor.
3 sayfalık denemesinde, bir babanın çocuğunu dövmesi ve kendi anılarından yola çıkarak, ilkokuldayken arkadaşlarını güldürmek için yaptığı şakaları duyan bir hocanın ensesine indirdiği tokadın onda yarattığı travmayı anlatıyor. Bu tokat, yazarın dışa dönük ve cesur olabilecekken içe kapanık ve çekingen birine dönüşmesine neden olmuş. Hepçilingirler, “O tokat kişiliğimde nasıl bir iz bıraktı, kim bilebilir?” diyerek, bu tür deneyimlerin insan hayatındaki derin etkilerine dikkat çekiyor.
Bir ruh bilimci olarak, bu tür travmaların insan kişiliği üzerindeki etkilerine tamamen katılıyorum. Cezalandırma, birçok çocuğu ve insanı içe kapatır, cesaretlerini kırar. Ancak, bazı insanların savunma mekanizmaları farklı çalışır ve tokat yedikleri yerden güçlenirler. Bu, istisnai bir durum olsa da, var olan bir gerçektir.
Hepçilingirler’in idealist ve iyimser bakış açısı, onun döneminin yazarlarında sıkça görülen bir özelliktir. Onlar, her zaman geleceğe umutla bakmış ve çocuklara yatırım yapılması gerektiğine inanmışlardır. Ancak, bizim neslimiz, bu idealizmin yerini realizme bıraktığı bir dönemde yaşıyor. 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da doğan realizm akımı, gerçekliğin nesnel bir şekilde tasvir edilmesini savunur ve o dönemlerde pratiğe dökülemeyen teorik bir akımdı.
Ancak şöyle bir savda bulunabilirim ki; her ne kadar realizm 1850’lerde Fransa’da başlamış olsa da, 21. yüzyılda toplumsal gerçekçilik akımları, bireysellik, kimlik arayışı ve küreselleşme ile doruk noktasına ulaşmıştır. Bu yeni dönem, edebiyatta daha önce görülmemiş bir gerçekçilik anlayışını beraberinde getirmiştir. Bu yeni gerçekçilik anlayışına örnek olarak, Karl Ove Knausgård’ın “Kavgam”, Elena Ferrante’nin Napoli Romanları ve Michel Houellebecq’in “Element Parçacıkları” gibi eserler verilebilir.
21. yüzyıl, realizmin sadece edebi bir akım olarak kalmayıp, hayatın her alanına sirayet ettiği bir dönemdir. Bu dönemde, gerçeklik, tüm çıplaklığıyla ve karmaşıklığıyla ele alınmakta ve edebiyat, bu gerçekliği yansıtmak için yeni yollar ve anlatım biçimleri aramaktadır.
Hepçilingirler, denemesinin sonunda, “Çocuğa vurulan her tokat, belki yarının başbakanına, fizik bilginine, opera bestecisine, ressamına, yazarına, şairine vuruluyor aslında…” diyor. Bu sözlerle, bir çocuğa yapılan her türlü şiddetin, onun potansiyelini yok ettiğini ima ediyor. Ancak, günümüzde fiziksel tokatların yerini sözel şiddet ve zorbalık almıştır.
Hepçilingirler’in asıl anlatmak istediği, bir çocuğa atılan her tokadın, maddi veya manevi, aslında o çocuğun geleceğine, dolayısıyla toplumun geleceğine etki edeceğidir. Ancak, bu derin anlam, maalesef, bazen kötü niyetli kişiler tarafından parlak gençleri travmatize etmek için bir araç olarak kullanılabiliyor.
İnsanlar, özellikle de kendi çevrelerindekiler, başkalarının başarılarını kıskanabiliyorlar. Kendi yetiştirdikleri kişilerin kendilerini geçmesini istemeyen bir rekabet duygusu içinde olabiliyorlar. Bu durum, psikolojide “narsisistik rekabet” olarak adlandırılır. Narsisistik rekabet, kişinin kendisini veya kendi uzantılarını (çocukları, öğrencileri vb.) başkalarından üstün görme ve başkalarının başarılarını tehdit olarak algılama eğilimidir. Bu eğilim, kişinin kendilik değerini koruma ve yüceltme ihtiyacından kaynaklanır.
Birçok öğretmen bile, “Bu öğrencim ileride çok başarılı olacak” denildiğinde, içten içe bir kıskançlık hissedebilir ve o öğrenciye daha mesafeli davranabilir. Başarılı çocukların ve gençlerin, hem maddi hem de manevi tokatlara maruz kalması kaçınılmaz hale geliyor. Onlar, yaramazlıklarından değil, başarılarının hazmedilememesinden dolayı cezalandırılıyorlar. Üniversite ve yüksek lisans düzeyindeki öğrencilerin bile sözel şiddete maruz kalması, bu durumun ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.
Hepçilingirler, “belki daha cesur olurdum, daha konuşkan olurdum” derken aslında ne kadar mütevazı olduğunu görüyoruz. Kendisi, başarılarıyla edebiyat dünyasında kendini kanıtlamış bir kişilik. Yazılarından anladığımız kadarıyla sürekli okuyan ve yazan biri olarak, o tokadı çoktan geride bırakmış. “Belki daha başarılı olurdum” diye düşünmesi de, başarının sınırının olmadığını gösteriyor. Biz okurları için kendisi zaten Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış bir yazardan farksız. Belki de o tokat, onun daha da çok çalışmasını ve kendini kanıtlamasını sağlamıştır.
Hepçilingirler’in ima ettiği gibi, bir çocuğa atılan her tokat geleceğe tesir eder. İnsanlar, kendi başarılarını ve çıkarlarını her şeyin üstünde tuttuğu sürece, geleceğin potansiyel liderleri, bilim insanları ve sanatçıları, engellerle karşılaşmaya devam edecekler. Toplum olarak, bu kısır döngüyü kırmadığımız sürece, Hepçilingirler’in idealindeki aydınlık geleceğe ulaşmamız zor görünüyor.
Çünkü gerçek başarı engelleri aştığımız kadardır. Bu, sadece gençlerin değil, toplumun her kesiminin içinde olan bir eğilimdir ve narsisistik rekabetin acımasız yüzünü yansıtır.
The meat, milk, and eggs we see on supermarket shelves and our tables every day hide the pain and suffering of billions of animals. Ignoring this reality means acting with a human-centered perspective and disrespecting the right to life of other living beings. As a neuroscientist and philosopher, I invite all sensitive individuals to think more deeply about this issue. In this article, I will go beyond anthropocentrism and discuss why we should defend animal rights. I will emphasize the moral value of animals through Joel Feinberg’s concept of “having interests” and Jainism’s principle of “ahimsa”. I will also address the debates on the sentience of plants, highlighting the difference between animal rights and plant rights.
Humans and Nature: A Historical Perspective
Throughout history, humanity has had a complex relationship with nature. Early humans, living in hunter-gatherer societies, were entirely dependent on nature . Natural resources were vital for food, shelter, and toolmaking . During this period, humans saw themselves as part of nature and lived in harmony with it . With the development of agriculture, humans began to shape nature according to their needs, creating a shift in the human-nature relationship . For example, about 4 million years ago, the Australopithecus species developed a skeletal structure that allowed them to adapt to changing humidity and vegetation . This adaptability was one of the first steps humans took towards altering and controlling their environment.
The Industrial Revolution increased human dominance over nature, leading to environmental problems . Factories and mines polluted rivers and air, while deforestation caused widespread environmental damage . Today, issues like global warming, depletion of water resources, and biodiversity loss reveal the extent of human damage to nature . Since 1970, we have lost about 69% of the world’s biodiversity due to human settlements, agriculture, and industrial production . This makes the Earth’s life support systems more fragile . Human activities also support species that thrive in human-modified habitats, such as pigeons in cities, drug-resistant bacteria in hospitals, and grasses in urban environments .
How did humans develop this domineering attitude towards nature? The answer lies in the different definitions of human nature and the factors influencing the human-nature relationship . Human nature can be defined in various ways, including innate abilities, tendencies and capacities, moral and ethical values, biological and genetic makeup, and cultural and social norms . Cultural values and beliefs, socioeconomic status, environmental factors, and personal experiences are among the important factors affecting the human-nature relationship . For example, while some cultures view nature as a spiritual or religious realm, others may perceive it as a resource to be exploited .
We can also look at the human-nature relationship from different perspectives. Anthropocentrism believes that humans are superior to all other living beings and have the right to rule over them . This view has been used to justify the exploitation of natural resources and environmental destruction . Deep ecology, on the other hand, emphasizes the interconnectedness and intrinsic value of all living beings . Ecofeminism combines feminist and ecological ideas to challenge patriarchal domination and promote sustainable living practices . Biophilia argues that humans have an innate affinity for nature and other life forms .
The Achuar people of Ecuador provide a different example of the human-nature relationship . The Achuar have a worldview called animism, which sees no separation between humans and nature and considers all living and non-living beings interconnected . Like many indigenous communities, the Achuar believe in the responsibility to respect and live in harmony with nature .
The evolution of humanity’s relationship with nature has also shaped its interactions with other species. For example, the co-evolution of humans and dogs increased human survival chances . Dogs helped humans with hunting, protection, and companionship . This relationship demonstrates the human capacity for cooperation and learning from other species.
At this point, the concepts of environmental ethics and animal ethics become crucial. Environmental ethics addresses human responsibilities towards nature, while animal ethics questions the moral status of non-human animals. Animal ethics debates have been addressed by different philosophical schools throughout history. In ancient Greek philosophy, Socrates examined the question of how humans should live best and emphasized the importance of reasoning . Aristotle argued that human reason is our most important characteristic and should be developed . Today, practices like industrial animal agriculture, animal experimentation, and habitat destruction make animal ethics discussions even more critical . Humans have become one of the greatest forces influencing the evolution of other organisms through activities like hunting, harvesting, fishing, agriculture, medicine, climate change, pollution, and urbanization .
By examining the historical development of our relationship with nature, we can better understand our ethical responsibilities towards animals. Humans must acknowledge that they are not masters of nature but a part of it, and show respect for other living beings. This understanding forms the basis of animal rights discussions.
Animal Liberation and Peter Singer
Peter Singer is one of the first names that come to mind when discussing animal rights. A pioneer of the animal rights movement with his book “Animal Liberation”, Singer adopts the concept of preference utilitarianism. According to this view, moral actions are those that minimize pain and suffering and maximize happiness for all sentient beings. Singer emphasizes that animals, like humans, can feel pain and pleasure, and therefore their interests should also be considered . Singer’s principle of “equal consideration of interests for all sentient beings” provides a strong argument against speciesism. Speciesism is the discrimination against non-human animals based solely on their species. Singer equates speciesism with racism and sexism, arguing that it is morally unacceptable.
Animal Rights and Philosophical Foundations
There are different philosophical approaches to animal rights. Rights-based approaches, like that of Tom Regan, argue that animals have inherent rights, while utilitarian approaches suggest that animal interests should be considered alongside human interests. The approach I want to focus on is Joel Feinberg’s concept of “having interests”. According to Feinberg, a being does not need to be conscious or feel pain to have interests. A being’s interests are things that matter to its well-being, and these interests can exist regardless of whether the being is conscious or not. For example, a tree needs water to grow and develop, and this water is in the tree’s interest. Even though the tree is not aware of this need, its interest still exists. Feinberg argues that animals, like humans, have interests, and these interests should be taken into account morally. As a neuroscientist, I agree with Feinberg’s view. My observation on animals confirms that they have complex emotional lives and rich social relationships. We know that they can experience emotions like pain, fear, joy, and sadness. Therefore, it is morally wrong to ignore their interests and use them solely for human needs.
Jainism offers an important perspective on animal rights with its principle of “ahimsa” (non-violence). According to Jainism, all living beings are sacred and should not be harmed. This principle encompasses not only physical violence but also violence in thought and speech. Jainism promotes veganism and a compassionate approach towards animals. This understanding of non-violence in Jainism resonates with my vegan lifestyle and animal rights activism. This philosophy, based on not harming animals and respecting them, is a great source of inspiration for me.
Plants and Sentience
A common argument in animal rights discussions is the claim that “plants also have a life”. However, this claim is not scientifically accurate. Unlike animals, plants do not have a nervous system and therefore cannot feel pain . Studies in neuroscience show that pain perception is a complex neurological process, and it is not possible to feel pain without a nervous system (Schlereth & Birklein., 2008). Of course, we should respect the right to life of plants and avoid harming vegetation to protect the environment. However, since plants do not have the capacity to feel, they cannot be equated with animal rights.
Conclusion: The Value of Animals
Joel Feinberg’s concept of “having interests” and Jainism’s principle of “ahimsa” demonstrate that animals have moral value and should have rights. Animals are not merely tools for fulfilling human needs, but valuable beings in their own right. They have interests such as not suffering, living freely, and exhibiting species-specific behaviors. As Feinberg emphasizes, these interests exist regardless of whether animals are conscious or not, and should be considered morally. Jainism’s principle of “ahimsa” reminds us that we should be compassionate and respectful towards all living beings.
We all have a responsibility to raise awareness about animal ethics and protect animals. Choosing a vegan diet, opposing animal experimentation, not supporting industries that exploit animals, and supporting organizations that advocate for animal welfare are just a few of the concrete steps we can take. Let us not forget that animals are as valuable as we are, and protecting their rights is a moral imperative.
Benim için değeri paha biçilemez bir insan (Üst-İnsan).
Bana 10 yıldır muhteşem bilginin zekayla ve deneyimle harmanlaşmış şeklini hap şeklinde sunan ve bana sonsuz güvenen, girdiğim her yolda arkamda bir gardiyan gibi dimdik duran, kadim hocam,daimi mentörüm, ve can içre dostum ile evrimin, sosyolojinin, psikolojinin ve daha bir sürü şeyin dehlizlerinde kaybolduk. Sonsuza dek konuşsak da çözümlenemeyecek gizemleri var gibi evrenden geniş insanın. İnsanı ve kendimi analiz etme yolculuğumda, benimle birlikte o muhteşem dehanı ve vizyonunu aktive ettiğin için teşekkür ederim..
Temennim, bu çooook kıymetli dostluğumuzun zirvesinden hiç düşmeden baki kalması…
Benimle paylaştığın o paha biçilemez zihnin için çok teşekkürler.
Her zaman daha iyiye evrilen Pi’ye şahit olman için sağlıklı kalman için elimden geleni yapacağım. (fonda: vegan ol, vegan ol.)
Daha paylaşacağımız nice dipsiz felsefi/psikolojik analizlere sevgili ve saygıdeğer Prof. Dr. M. Asım Karaömerlioğlu.
Your presence in my evolution is more than words can say. ♥️🧠📚
“İnsan bir kere âşık olur; diğerleri hep ondan izler taşır.”
Bir kızın ilk aşkı babasıdır derler. Ama bazı babalar yalnızca sevmez, kendin olmana yol açar. Kendi yolunu bulman için çekilir ama seni hep ayakta tutar.
Benim babam beni sıradan bir kalıba sokmadı. Küçüklüğümden beri “Profesör kızım!” dedi, yetmedi “Ordinaryüs kızım!” diyerek bilginin, düşüncenin, dik duruşun her şeyin üstünde olduğunu hatırlattı. “Kimse için boynunu eğmeyeceksin.” dedi.
Sabahattin Ali’leri, Dostoyevski’leri ve Woolf’ları öğreterek büyüttü beni. Frank Sinatra’nın “Don’t change a hair for me” dediği gibi, başkaları için değişmemem gerektiğini, kendime ihanet etmemem gerektiğini kulağıma küpe etti. Ama en çok Atatürk’ü konuştuk. Bir fikri sevmenin yetmeyeceğini, onu her zeminde ve her şartta savunmanın bir varlık meselesi olduğunu da öğretti.
Nietzsche’nin dediği gibi: “Kendi yolundan giden kimseye kimse rakip olamaz.” Bana öğretilen buydu. Ödün vermemek. Sürüye karışmamak. Hiçbir masaya eğilerek oturmamak. Kalabalık içinde yalnız olmayı göze almak. Karakterinden güç almak. Ve bunları öğütleyen biri olarak, beni her zaman dimdik karşısında görmek istediğini de bilirim.
Bugün nerede konuşursam konuşayım, nasıl bir masada oturursam oturayım, içimde hep onun sesi var. Beni var etmeye çalışmadı, zaten var olduğumu bildi.
Benim babam sadece sıradan bir baba değil, o benim sıradışılığıma imzayı atan annemin fikirlerinin altına damgasını vuran adam.
Übermensch ruhumu gerçekleştirmeye giden yolda beni Untermensch’lere uyum sağlattırmadığınız için sonsuz teşekkür ederim.
İnsanın yalnızlıkla olan ilişkisi hem çift yönlü hem de pek tuhaftır. Karl Marx, kapitalizmle birlikte gelen yalnızlaşmayı olumsuz bir sonuç olarak eleştirirken, Fransız yazar ve filozof Michel de Montaigne, yalnızlığın gerekliliğini ve faydalarını savunur. Montaigne’e göre, yalnızlık sadece kalabalıktan kaçmak değil, insanın kendi iç dünyasında huzur bulmasıdır.
“Kalabalıklardan kaçmak yetmez; kendimizi içimizdeki kalabalıklardan kurtarmak ve kendimizi kendimizden koparmak gerekir.” Michel de Montaigne
Yalnızlık üzerine düşünmek, insanlık tarihinin her döneminde önemli bir tartışma konusu olmuştur. Hannah Arendt, modern dünyada yalnızlığın insanın toplumsal bağlarını kaybetmesinin bir sonucu olduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda, kapitalizmin bireyleri toplumsal yaşamdan nasıl kopardığı üzerine Karl Marx’ın yabancılaşma teorisi de dikkat çekicidir. Marx’a göre birey, üretim süreçlerinde emeğinin meyvesinden ve diğer insanlardan yabancılaşır.
“İnsan, kendi emeğinin bir ürünü haline geldiğinde, yalnızca emeğine değil, aynı zamanda insani özüne de yabancılaşır.” Karl Marx
Ben de ilk başlarda Marx ve Hannah Arendt gibi düşünürdüm; emperyalizmin getirdiği bireyselcilik ve buna bağlı olan bencillik, toplumsal faydaya ket vuruyor ve insanların makineleşmesine sebep oluyordu. Hâlâ bir yanım bu düşünceye fazlasıyla katılmakta. Sanırım bu, idealist tarafım. Ancak yaş aldıkça, insanın idealizminin törpülendiğini fark ettim. Ömür boyu idealist kalmak elbette mümkündür. Mesela Che Guevara, idealleri uğruna savaşan ve sonunda hayatını feda eden bir figürdür. Aynı şekilde, Rosa Luxemburg da sosyalizme olan inancı nedeniyle hayatını kaybetmiş, ölene kadar devrimci ideallerini savunmuştur. Mahatma Gandhi, pasif direnişiyle ve ideallerine bağlılığıyla dünyaya örnek olmuştur. Ancak böyle büyük isimler dışında, sıradan insanların ideallerine sıkı sıkıya bağlı kalmaları oldukça zordur. Çünkü yaşamın gerçekleri ve zorunlulukları, insanı bir noktada pragmatist olmaya zorlar.
Yalnızlık ve Modern Yabancılaşma
Dürüst olmak gerekirse, benim içimde hâlâ bir parça idealizm var. Ancak bu idealizm zamanla hayatın gerçekleriyle çatışmaya başladı. İnsan hiçbir zaman tek bir yöne sabit kalmaz; bir konuya birçok farklı açıdan bakmaya yatkındır. Çünkü duygu durumumuz değiştikçe, herhangi bir kavramın daha önce görmediğimiz olumlu taraflarını da görmeye başlıyoruz. İşte benim de yalnızlıkla ilişkim böyle gelişti. Kendimi bildim bileli, insanı yalnızlaştıran emperyalizme hakaretler savurdum. Hâlâ da tam olarak bu eleştiriyi bırakmış değilim.
“Sevgi, yalnızlıktan kurtulmanın tek yoludur.” Erich Fromm
Ancak şunu da fark ettim ki yalnızlık, her zaman bir ceza değildir. Erich Fromm’un dediği gibi, sevgi, yalnızlıktan kurtulmanın en temel yoludur. Ama aynı zamanda, insanın yalnızlıkta kendini bulabilmesi, varoluşunun anlamını keşfetmesi için önemli bir fırsattır. Modern dünyada yalnızlık, dijital çağın yarattığı sahte kalabalıklar içinde bile daha derin hissedilebilir. Sosyal medya, yüzeysel bağlantılar yaratırken insanın gerçek bağlardan daha çok kopmasına neden olabiliyor. Bu, Hannah Arendt’in modern insanın yalnızlaşmasıyla ilgili fikirlerini daha anlamlı kılar.
Bu bağlamda Emmanuel Levinas, insanın yalnızlık ve ötekilik ilişkisini etik bir çerçevede ele alır. Ona göre, insanın yalnızlığı ancak “öteki” ile olan ilişkisi içinde anlam bulur. Levinas’ın şu sözleri bunu açıklar:
“Ötekiyle karşılaşma, yalnızlığımızı anlamlandırır ve insanı gerçek etik bir varlık yapar.” Emmanuel Levinas
Toplumsallık ve Bireysellik
Dediğim gibi, insan hiçbir şeye tek taraftan bakamıyor. Baksa bile, bu sadece o an mahkûm bir düşünce oluyor. Elbette bireyselliği toplumsallığa daha fazla tercih eden insanlar olabilir. Aynı şekilde toplumsallığı bireyselciliğe üstün görenler de olacaktır. Ancak hiçbir insan tamamen bireyselci ya da tamamen toplumsalcı olabilir mi? Bence, “tamamen bireyselci” ya da “tamamen toplumsalcı” diye nitelendirdiğimiz ünlü yazarlar, düşünürler ve siyasetçiler sadece o yönlerini dile getiriyorlar. Tezatlık oluşturmamak adına, diğer tarafla ilgili düşüncelerini yazmıyor ya da dile getirmiyorlar. Ancak bir insanın yalnızca “beyaz” ya da “siyah” olmadığı çok açıktır. İnsanlar kendilerini daha çok “grinin tonları” olarak görür ve gösterir.
Bir Türk vatandaşı olarak toplumsalcı düşünürlerden aklıma ilk olarak Orhan Kemal geliyor. Orhan Kemal, yazılarında toplumun iyiliğini ve bekasını her daim düşünen bir yazar olarak öne çıkıyor. Ama onun için bile diyebilir miyiz ki, “Orhan Kemal her zaman kendisinden çok başkalarını düşünmüştür”? Fazlasıyla indirgemeci bir yaklaşım olur. Çünkü o da, her insan gibi, zaaflardan, acılardan ve temel gereksinimlerden oluşuyor. Belki kendisine sorsak, o da tamamen toplumsalcı olduğunu söylemezdi. Dediğim gibi, bu örnekler çoğaltılabilir. Kendini tamamen bireysel çıkarları gözeten bir düşünürü ele aldığımızda da aynısını söyleyebiliriz. Mesela, Friedrich Nietzsche‘nin genelde bireyselciliği savunduğu düşünülür. Ancak Nietzsche’nin metinlerinde, insanın güçlü bir içsel özgürlükle toplumu dönüştürebileceğine dair ipuçları da buluruz. Yani hiçbir filozof ya da yazar tek bir kavrama indirgenemez.
Yalnızlığın Kendiyle Barışık Yönü
Bir süredir insanlarla olan ilişkilerimde, insanların çoğunlukla faydadan çok zarar verdiğini fark ettim. Her ne kadar içimdeki Polyanna bir yerlerde savaş vermeye devam etse de, tecrübelerim (ki bunlar genellikle acı olanlar), insanlarla belirli bir mesafeyi korumayı kendime misyon edindirdi. Yalnızlığı sevmem ve bunu sevmenin beni kapitalizmin kölesi yapmayacağını kabullenmem, başarısız insan ilişkileriyle paralel bir şekilde gelişti. Özellikle kan bağı olan ilişkilere verdiğim değeri, büyük çabalarla oluşturmaya çalıştığım dostlukları yitirdiğimde anladım. Nazım Hikmet’in ‘Kan Konuşmaz‘ adlı romanını yaklaşık 15 yıl önce okuduğumda, genetik bağların ilişkilerde büyük söz sahibi olmayacağı fikrine o zaman ikna olmuştum. Ancak zamanla genetik bağların ilişkiler üzerindeki etkisini daha derin sorguladım. Modern biyoloji ve evrim psikolojisi, genetik bağların insan davranışlarını şekillendirmede önemli olduğunu ileri sürse de, Nazım’ın düşüncesi, insan ilişkilerinin sadece biyolojik temellerle açıklanamayacağını vurgular.
Bu noktada, Zygmunt Bauman‘ın “akışkan modernite” kavramı devreye girer. Bauman, modern dünyada ilişkilerin giderek daha kırılgan ve geçici hale geldiğini, bu yüzden bireylerin yalnızlık duygusunun arttığını belirtir:
“Modern insan, özgürlüğün bedeli olarak yalnızlığı seçmeye zorlanır. Ancak bu yalnızlık, bir özgürlük değil, geçici bağların kaçınılmaz sonucudur.” Zygmunt Bauman
“Yalnızlık, varoluşun özüdür.” Emil Cioran
Ezcümle, anne tarafından büyük genetik paylaşımlar taşıdığım akrabalarımda bile dostane bir ilişki kuramadığımı fark ettikten sonra, bunu denemenin başından beri yanlış olduğunu ve mantığın kalpten daha haklı çıkabileceğini kabul ettim. İnsan gönlünün peşinden gitmek ister ama “gitme” diyen iç sesi ve tecrübeleri dinlemediğinde zarar görebilir. Bu nedenle, tecrübelerden ders almamak bir aptallık olur. İşte burada mantık fazlasıyla gerekli. Gönlün sesini susturmanın gerektiği yerler, acı tecrübelerin bağıra bağıra konuştuğu yerlerdir.
“İnsanın kendi varoluşunu anlaması, yalnızlıkla başlar.” Martin Heidegger
Bu yüzden yalnızlığımı seve seve kucaklıyorum. Yalnızlığımda beni yanlış anlayan, söylediklerimi art niyetli yorumlayan ya da hakaretle karşılayan kimse yok. Yalnızlığımda bol bol kitap, bol bol müzik ve kendime olan inancım var. Montaigne’in dediği gibi:
“Kim yalnızlığı seçerse, yalnızlığı güçle taşır.” Friedrich Nietzsche
Zincirlerinden kurtulan bir ruh, zamanla üzerindeki ağırlıkları da atmayı öğrenir. Büyük kalp kırıklıkları sonrası her daim yer değiştirdim. Şehirler, hatta ülkeler değiştirdim. Ancak insanın yalnızca fiziksel yer değiştirmelerle ferahlamayacağını öğrendim. Gerçek ferahlık, zihinsel zincirlerden kurtulmakla gelir. Montaigne’in dediği gibi:
“Kendi içine dönebilen ruhumuz, kendi kendine yoldaş olabilir. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız kalabileceğimiz bağımsız bir köşe ayırmalı ve orada gerçek özgürlüğümüzü kurmalıyız.”
Sonuç olarak, yalnızlık, insanın kendini bulması ve anlaması için bir fırsattır. Büyük yazarlar, şairler ve filozoflar yalnızlığı hem bir ıstırap hem de bir farkındalık kaynağı olarak görmüşlerdir. İnsanlarla olan ilişkilerde mantığın sesini dinlemek ve yalnızlığın dönüştürücü gücünü kabullenmek, hayatı daha anlamlı kılabilir.
“Cehennem, başkalarıdır.” Jean-Paul Sartre
Belki de yalnızlık, insanın kendisiyle barışması ve gerçek özgürlüğünü bulması için ödediği en büyük bedeldir.
Pınar ve yerin güzelliği çeker onu kendine, Uzanır Narkissos av yorgunluğu ve sıcağın verdiği ağırlıkla yere Gidermek isterken susuzluğunu, artıyordu bir yandan susuzluğu; içtikçe suya vuran güzelliğine hayran, Seviyordu tensiz bir hayali, vücut sanıyordu sulardakini Donakaldı Paros mermerinden bir heykele benzeyen o aynı yüzle kımıldamaksızın, bakıyordu kendi kendine şaşkın şaşkın… Bilmeden kendini arzuluyor, severken onu kendini seviyor, İsterken kendini istiyordu, içini yakan ateşi yakan ateşi tutuşturan da kendisiydi
Science and arts, often celebrated as pillars of progress, are not exempt from critical scrutiny. While their contributions to knowledge, creativity, and societal advancement are undeniable, their impact on human morality and nature requires closer examination. Jean-Jacques Rousseau, a profound critic of civilisation’s excesses, argued that science and arts, rather than elevating human morality, have often led to its corruption. This critique resonates with Thomas Hobbes’s view of human nature as inherently competitive and self-serving. For a painter like me, these reflections are vital as they unveil the complex interplay between creativity, ambition, and morality. This essay explores the moral damage inflicted by science and arts on human nature, connecting Hobbes’s insights with Rousseau’s critique and analysing how civilization fosters competition, envy, and alienation.
Rousseau’s Critique of Civilisation and Arts
Rousseau’s seminal work, Discourse on the Sciences and Arts, underscores how the advancement of knowledge and artistic expression has led to the degeneration of human morality. Rousseau contended that humanity’s original state of innocence—a time characterized by simple, authentic living—was corrupted as societies developed artificial values through scientific and artistic pursuits. According to Rousseau:
“Everything is good as it comes from the hands of the Creator; everything degenerates in the hands of man.”
This degeneration manifests as a loss of authenticity, with individuals driven by pride (amour-propre), vanity, and a desire to appear superior to others. The arts, instead of fostering virtue, have become tools for display, fostering competition, envy, and moral decay. Science, with its emphasis on material advancement, alienates individuals from their natural selves, creating a culture obsessed with external recognition rather than internal contentment.
Hobbes and Rousseau: Diverging Views on Human Nature
Hobbes famously argued in Leviathan that humans are inherently selfish and competitive, driven by a constant struggle for power and survival. In the natural state, Hobbes described life as “solitary, poor, nasty, brutish, and short.” However, Rousseau’s vision diverged; he viewed the natural state as one of purity and simplicity, free from the corrupting influences of civilisation. Yet, there is a compelling intersection in their philosophies: the depiction of humanity’s moral corruption in a social context.
For Hobbes, the competitive nature of humans is innate, whereas Rousseau argued that this competitiveness arises from societal constructs. In civilised societies, the pursuit of science and arts exacerbates these tendencies. Rousseau’s concept of amour-propre highlights how individuals’ desire for recognition fuels envy, rivalry, and alienation—traits that Hobbes would recognize as intrinsic but which Rousseau attributes to civilisation’s distortion of natural instincts.
The Role of Science and Arts in Moral Corruption
Science and arts, as Rousseau argues, have become tools for self-aggrandizement rather than instruments of virtue. The rise of artificial needs, coupled with the desire to surpass others, fosters an environment of relentless competition. As Rousseau noted, the development of private property, a cornerstone of civilisation, introduced inequality and envy, laying the foundation for moral corruption:
“The first man who, having enclosed a piece of ground, bethought himself of saying ‘This is mine,’ and found people simple enough to believe him, was the real founder of civil society.”
In the same way, the cultivation of the arts and sciences serves to erect barriers between individuals, fueling pride and superficiality. This degeneration can be seen in modern society, where technological advancements often widen social divides and artistic expressions are commodified, catering to ego and vanity rather than the common good.
Competition, Envy, and Alienation
Rousseau’s analysis of amour-propre reveals the dangers of societal constructs that encourage comparison and competition. As people measure their worth against others, they become enslaved to external validation. This phenomenon mirrors Hobbes’s view of perpetual conflict among humans driven by a desire for power and security.
The arts, as a painter’s domain, provide a poignant example. While artistic creation has the potential to connect with universal truths, it is often subverted by market forces and the artist’s desire for recognition. The competitive nature of the art world mirrors Rousseau’s critique of civilisation: artists, rather than creating for the sake of expression, frequently find themselves vying for prestige and financial success. This struggle fosters envy and alienation, as artists distance themselves from their original, authentic motivations.
Rousseau’s Vision of Redemption
Despite his criticism, Rousseau did not view the degeneration of humanity as irreversible. He proposed a return to simplicity and authenticity through moral and political reform. In The Social Contract, Rousseau argued for a society grounded in collective will, where individuals prioritise the common good over personal gain. This vision, while idealistic, offers a blueprint for overcoming the moral corruption induced by science and arts.
For artists, this redemption lies in reconnecting with the true essence of creativity. Art should transcend superficiality, becoming a medium for introspection and shared human experience. As a painter, I strive to reflect these ideals in my work, seeking to evoke genuine emotion and universal truth rather than catering to fleeting trends or societal expectations.
Conclusion
The interplay between science, arts, and morality reveals a complex tapestry of human nature, ambition, and societal constructs. Rousseau’s critique of the moral damage caused by science and arts challenges us to reconsider their role in our lives. When pursued without restraint or ethical grounding, these endeavours can foster competition, envy, and alienation, distancing humanity from its natural state and core values. By examining these themes through the lens of Hobbes and Rousseau, we uncover timeless truths about the human condition and the need for a balance between progress and authenticity. For painters and creators, the challenge lies in resisting the pull of superficiality and embracing art as a means of truth and connection, offering a counterpoint to the moral corrosion of modern civilisation.
Küçük yaştan beri, bir üniversite öğrencisine maddi ve manevi destek olma, ona ablalık yapma hayalim vardı. Bir gün, hayat bana bu fırsatı sundu. 19-20 yaşlarında genç bir kızla yollarımız kesişti. Gözlerinde büyük bir sevilme arzusu vardı. Bana, “Beni gerçekten sevecek misin? Senin gibi bir ablam olsun çok isterdim,” dedi. Bu cümleler, ruhumun derinliklerine dokundu.
Onun bu içtenliği, savunmasızlığı karşısında kayıtsız kalamazdım. Bir zamanlar ben de küçüktüm; abilerim, ablalarım bana yol göstermiş, elimden tutmuştu. Şimdi ben aynı yolu başkalarına açmalıydım. Bu, hayata karşı bir borcumdu. Evren bana böylesine sevgiye açık bir genç çıkardığında, bu çağrıya kayıtsız kalmam doğru olmazdı.
Bu genç kız üniversitedeydi, bilgiye susamış, meraklı ve öğrenmeye aç biriydi. Psikolojiye olan ilgisi beni etkiledi; alanımla ilgili sürekli sorular soruyordu. Onun bu öğrenme isteği ve samimiyeti, içimdeki rehberlik etme arzusunu canlandırdı. Aramızda bir bağ oluştu. Aynı şehirde olduğumuz zamanlarda, onun için bir abla gibi olabileceğimi söyledim.
Üç ay boyunca mesajlar aracılığıyla iletişimde kaldık. Onun soruları ve sevgisi, bende ona karşı bir şefkat ve ilgi uyandırdı. Kendi gençliğimden izler gördüğüm bu kızın yanında olmayı, ona hayatla ilgili doğru yolları gösterebilmeyi istedim.
Zamanla, onun gençliğin doğası gereği iniş çıkışlar yaşadığını fark ettim. Bir gün “Hastayım” diyor, ertesi gece bardan mesaj atıyordu. Bu durum beni endişelendirdi, çünkü yıllardır üniversite öğrencileriyle çalıştığım için karşılaşabilecekleri tehlikeleri çok iyi biliyordum. Ona rehberlik ederken, gençliğin enerjisine ve bağımsızlık arzusuna saygı duymaya çalıştım. Ancak, onu koruma içgüdüm ağır basıyordu.
Bir yandan ona hayatı daha güvenli ve sağlıklı şekilde deneyimlemesi gerektiğini anlatmaya çalışırken, diğer yandan ona fazla müdahil olmamaya özen gösterdim. Bu hassas denge, zamanla annesiyle ilişkimizde bir karmaşaya yol açtı.
Annesiyle ilgili şunu belirtmeliyim: Kızın bana anlattıklarının bir kısmı, çarpıtılmış bir şekilde annesine aktarılıyordu. Onun annesine doğruyu anlatmaktan çekindiğini, kendi davranışlarını masum göstermek için beni yanlış resmettiğini gördüm. Bu, bir gençlik stratejisiydi; hem annesinin ahlaki sınırlarını test ediyor hem de kendini temize çıkarmaya çalışıyordu. Ancak bu durum, beni bir “hedef” haline getirdi.
Genç bireyler, özgürlüklerini keşfetme sürecinde sınırları zorlar. Bu, bir birey olma çabasının doğal bir parçasıdır. Ancak bu süreçte, çevresindeki iyi niyetli insanlara zarar verebileceklerini fark etmezler. Onun annesine karşı olan bu manipülatif davranışı, aslında hem kendini hem de çevresini anlamakta zorlandığı bir noktada olduğunu gösteriyor.
Annesinin, kızını koruma içgüdüsüyle hareket etmesi ise tamamen doğal. Onun, kızından gelen bilgilere dayanarak beni yanlış anlaması, bu süreçteki en talihsiz durumlardan biri. Ancak burada anneyi suçlamıyorum. Bir anne, evladına olan sevgisiyle hareket eder; bu yüzden onun duruşuna saygı duyuyorum.
Yaşadıklarım beni incitmiş olsa da, bu olaylara kızgınlıkla değil, bir ders olarak bakmayı seçiyorum. Genç bir insana rehberlik ederken, her zaman teşekkür veya takdir bekleyemezsiniz. Önemli olan, doğru olanı yapmaktır. Çünkü bu, sizin kim olduğunuzun bir yansımasıdır.
Bu süreç bana, iyilik yapmanın her zaman kolay olmadığını ve bazen yanlış anlaşılabileceğini gösterdi. Ancak, karşılaştığım zorluklar, benim ilkelere bağlı bir birey olarak doğru olanı yapma konusundaki kararlılığımı asla değiştirmez.
Sevgili genç kız, sana söylemek istediğim birkaç şey var. Annen, bu dünyada seni gerçekten koruyabilecek en değerli kişi. Ona dürüst olmaya cesaret etmelisin. Hayatında seni seven, sana değer veren insanların niyetlerini anlamak ve onların rehberliğinden faydalanmak için açık olmalısın. Seni korumaya çalışan bir insanı yanlış resmetmek, seni uzun vadede yalnızlığa götürür.
Bu hikayeden çıkaracağın dersler senin geleceğini şekillendirebilir. Sana yardım ederken tek dileğim, bir gün doğru yolu bulman ve kendi hatalarının sorumluluğunu alacak cesareti göstermen. İnsan, geçmişteki hatalarından çok şey öğrenir. Umarım sen de, bu süreçte kendini daha iyi tanıyabilir ve annene karşı dürüst olmanın gücünü keşfedersin.
Annenin seni korumak için gösterdiği çaba, bir annenin sevgisinin en saf hali. Onun kararlarına ve duygularına saygı duyuyorum. Bir gün, annene karşı dürüst olduğunda, onun senin için ne kadar büyük bir güvence olduğunu daha iyi anlayacaksın.
Bu hikaye benim için bir son, ama senin için bir başlangıç olabilir. Umarım bir gün, doğru yolları bulur ve kendine zarar vermeden ilerlemeyi öğrenirsin.