Rüyamdaki küçük kız

Rüyamda o küçük kızı gördüm, daha 7’ye basmamış.

Annesi ve babası kavga ederken yere oturup duvara yaslanmış, dizlerini göğsüne çekmiş, orada öylece duruyor. Ağlamıyor; kavgaları ve bağırışmaları kanıksamış.

Ama bir yerde de acı çektiğini tahmin edebiliyorum. Kavga işitmekten bıkkın.

Gidip saçlarını okşuyorum. “Büyüyünce hiç evlenmek istemiyorsun, değil mi?” diye soruyorum. Başını yukarı aşağı sallıyor.

Yaşı daha altı küsur — Piaget’nin işlem öncesi döneminde hâlâ. Doğum gününe az kalmış; yazın 7 olacak. Yazın artık “Somut işlemler evresi”ne geçecek. O zaman bazı şeyleri daha iyi anlayabilecek.

Mesela bir kız çocuğu tanırdım — yaşını tam bilemiyorum; yaşı işte çocuktu. Anne ve babasının her kavgasında onların ayrılmasını isterdi, boşanın diye gidip annesine yalvarırdı. Ama hep öyle değilmiş; erken çocukluk zamanlarında barışsınlar istermiş. Bakmış ki kavgalar hiç sönmüyor ve bu bir döngü. Çocuk o döngüyü anlayacak yaşa geldiğinde (ki yine yaşı çocuk — ilkokul çağları) “Boşanın anne, ne olur” diye yalvarırmış.

O kızı anımsattı bu küçük kız bana. Ama yaşı belki o çocuktan daha mı büyüktü, ne — rüyamdaki bu kız, birlikteliklerinin verdiği acıyı henüz algılayamamış olabilir. Rüyamda anne ve babasına “Hadi barışın” deyince mutlu oluyor gibi; hâlâ o uçsuz bucaksız kavgaların bitebileceğine kanabiliyor. Sınırda işte. Yakında o da bitsin, ayrılsınlar isteyecek; ama emin değilim şu an tam olarak nerede olduğundan. Hâlâ barışıp mutlu olabileceklerine inanan o çocuksu tarafı belki de daha baskın.

Başını okşuyorum. “Bir kız tanırdım, o da senin gibi kavga içinde büyümüş. Çok üzülürmüş ama büyüyünce çok güçlü bir kız olmuş. Sen de öyle olacaksın, merak etme,” diyorum.

O belki o an güçlü olmak istemiyor. Sadece kavganın yokluğunu istiyor.

Belki de çok öncelerde tanıdığım o kız gibi, iki ayrı evde kavgasız bir hayat hayal ediyor.

Belki de bunları düşünebilmek için hâlâ çok küçük.

Ama tek evde, bu kavgalarla hayat güzel geçmeyecek; bıkkınlığı yüzünden görülüyor.

O kızı bir daha görmek istiyorum. Onu kavgasız, neşeli müziklerle dolu yerlere götürüp dans ettirmek istiyorum. Bilmem… öyle işte.

Savaştığım iyilik…

Kader yolum mu? Yaradılış sebebim mi? Yoksa sevgiye olan arlanmaz inancım mı?

Kötü olacağım dediğim her cümlenin ardından iyiliğe koşar adım niçin gidiyorum?

Kötü olmalıyım, biliyorum.

Şimdi aklımda, teyzemin kızı.

Neden hala onu düşünüyor, iyiliğini istiyor, üzülmesin istiyorum?

Neden içimde hala onu seviyorum?

Bir tarafım iflah olmaz bir şekilde inanıyor,

Zor hayatı onu bu hale getirdi,

Hemen savunmaya geçmek için hazır ol da…

Sözleri genelde kırıcı, yaralayıcı ve atakta…

Ama neden kalpten kızamıyorum ona?

Neden kalpte sevebiliyorum dilinde biten onca acı lafa rağmen?

Geçmişimiz pek derin sayılmaz,

Benden hep büyüktü…

Kızlarını severdim çocuk idim.

Annesinden çocukken çok korkar,

Ergen olur olmaz ise delicesine severdim.

O hep uzaktaydı. Annesi ve kızları daha yakınımdaydı.

Hep onun parçalarını seviyordum.

O uzaktaydı.

Tanımazdım pek.

Az buz gördüğüm çocuk gözlerimde neşeli kahkahalı bi kadındı.

Şimdi de hala sesi kulaklarımda,

Anlattıklarımı dinlerken hmmm yapardı, tatlı bir sesle.

İşte kabullenemiyorum onun bana karşı art niyetli olacağına.

Ben de olamıyorum ki ona.

Sadece uzak duruyorum, çocuklugumda oldugu gibi.

Onu tanımak, kendime bakmak gibiydi bazen.

Bazense üzülüyordum,

Neden hep parmak uçlarında yürüyor?

Neden hep kendini korumaya nazır?

O zor bir insan…

Her cümlenin altında bir bit yeniği arıyor.

Onlar dost kalmak zor iş.

Ama uzakta bile olsa,

İyi olsun hep…

Olur mu?

Deze gızı…

İyi Gün Dostluğu: Abimin yeni şarkısıyla ortaya çıkan sahte arkadaşlıklar…

Mayıs ayının ilk haftasında, abim Atilla Volga’nın yeni şarkısı dijital platformlarda yayımlandı. Bu onun ilk şarkısı değil. Ama ilk kez “her şeyi kendi başıma yapacağım” inadından vazgeçip profesyonel bir stüdyoda, uzman bir ekiple çalıştı. Bu müzikal bir sıçrama olduğu kadar, psikolojik olarak da bir ego gücünü temsil ediyordu: Bir sanatçının gelişiminin, bireysel sınırlarını tanıyıp diğerlerini dahil edebilme cesaretine evrildiği bir eşikti bu.

Bu yüzden bu şarkı, yalnızca bir parça değil bizim için. Ailede yıllardır büyüttüğümüz üretim kültürünün dışa açılan ilk büyük kapısıydı. Paylaştım. Sevinmek isteyen sevinir diye düşündüm. Ama gelen sessizlik, içimde büyük bir yankı yaptı.

Çoğu cevap bile vermedi. Bazıları yüzeysel ve mesafeli yanıtlarla geçiştirdi. Yakın arkadaş bildiklerimden bile doğru dürüst bir “tebrikler, gurur duydum” cümlesi duymadım. Ve orada şunu fark ettim:

Gerçek dost, kötü gününde değil, iyi gününde belli oluyormuş.

İyi Günde Sessiz Kalanlar: Psikolojik Bir Okuma

Bu gözlem sıradan bir kırgınlık değil. Psikolojik olarak çok anlamlı. Neden birinin başarısı karşısında çoğu insan ya sessiz kalır ya da küçümseyerek yaklaşır?

Narsistik Yaralanma ve Başkasının Işığı

Kohut’un kendilik psikolojisine göre, insanlar kendi yeterlik duygularını başkalarının onayıyla regüle eder. Ancak “başkası” aşırı başarılı olduğunda, bu durum kendi narsistik yapımızda kırılmaya neden olabilir. Çünkü o başarı, kişinin “ben de önemliyim” hissine bir tehdit gibi algılanır.

Bu tehdit, destek değil, geri çekilme ve küçümseme davranışıyla karşılık bulur.

Bağlanma Kuramı ve Güvenli Olmayan Tepkiler

Bağlanma kuramına göre, güvenli bağlanmamış bireyler (özellikle kaçıngan ya da dağınık bağlanma stillerinde) duygusal yakınlık gerektiren anlarda donakalabilir. Sevinç gibi pozitif duygular, içlerinde kendi yoksunluklarını tetikler. Bu da onları duyarsız ya da mesafeli tepkilere iter.

İyi günde kayıtsız kalmaları, aslında duygusal işlemleme yetersizliklerinin bir göstergesidir.

Haset (Envy) ve Psikanalitik Dinamikler

Klein’ın teorisine göre haset, bir başkasının sahip olduğu şeyi yok etme isteğidir. Bu, sadece “benim de olsun” değil, “senin de olmasın” biçimindedir. Haset duygusu, özellikle yakın çevrede tetiklenir çünkü kişi kendini doğrudan kıyaslar. Ve bu yıkıcı duyguyla başa çıkamayan bireyler, desteklemek yerine yok saymayı, küçümsemeyi ya da susmayı tercih eder.

Duygusal Zekâ ve Duygudaşlık Kapasitesi

Daniel Goleman’ın tanımladığı duygusal zekâ, kişinin yalnızca kendi duygularını tanıma becerisi değil, başkasının duygularını da taşıyabilme kapasitesidir. Sevincine ortak olamayan biri, empatik olarak gelişmemiştir. Duygudaşlık, acıya olduğu kadar sevince de gösterilmelidir. Oysa birçok ilişkide bu kapasite yoktur.

Mentalizasyon Boşluğu (Fonagy & Bateman)

Mentalizasyon, birinin içsel dünyasını hayal edebilme kapasitesidir. Mentalizasyon yetisi gelişmemiş kişiler, diğerinin başarı hikâyesini sadece “olay” olarak algılar, “duygu” olarak taşıyamaz. Bu yüzden yüzeysel tepkiler verir. Gerçek bir “senin için sevindim” diyemez çünkü başarıyı bir duygu değil, durum olarak okur.

Sosyal Biliş ve Tehlike Algısı (Social Threat Bias)

Başarı, bazı insanlar için bir tehdit unsuru gibi algılanır. Özellikle bireyin benlik değeri çevresinden gelen takdirle inşa ediliyorsa, yakınının öne çıkması o kişinin görünmezliğini pekiştirir. Ve bu görünmezlik duygusu, saldırgan değil ama duygusal geri çekilme ile tepki verir.

İlişkisel Olgunluğun Göstergesi olarak destek vermek.

Destek vermek bir story değil, bir refleks değil, bir içsel yapı meselesidir. Gerçek destek, kişinin kendi kıskançlığıyla, eksikliğiyle, gölgesiyle yüzleşebilmesini gerektirir.

Bu yüzden az kişi destek verir.

Çünkü az kişi kendi gölgesini taşıyabilir.

Ve ben bunu gördüm.

Yanımda olanlar gerçekten oradaydı:

Kübra gibi, İlayda gibi, Ayça gibi…

İçten tepkiler veren, paylaşan, yürekten kutlayan insanlar. Onların desteği sadece samimiyet değil, aynı zamanda ilişkisel olgunluk göstergesiydi.

Desteklemeyenler mi? Onlar zaten hiç orada olmamış.

Bir Bahar Temizliği: Duygusal Ayıklama

Bu sessizlikler bana çok şey öğretti. Bazı insanlar hayatımızda “yakın” ama “görünmez.”

Bazı insanlar ise sadece iyi gününüze tahammül edemez.

Psikodinamik kuram bunu net şekilde açıklar:

“Birine gösterdiğiniz sevinç, kendinize duyduğunuz güvenin aynasıdır.”

Ve ben artık, sessiz kalanların duygusal kapasitelerini yargılamıyorum—sadece tanıyorum.

Onlara ne kırgınım ne öfkeliyim. Ama yerlerini biliyorum.

Atilla Volga’nın bu şarkısı bizim için sadece bir müzikal başarı değil; aynı zamanda bir aynaydı.

Kim yanımızda, kim uzağımızda, kim gölgesinde kalmak istiyor, netleşti.

Ve ben bu yazıyla bir şey söylüyorum:

Teşekkürler, iyi ki bazıları sessiz kaldı.

Çünkü sessizlik, bazen en net cevap.

Son nefeste kardeşlik

Geçen gün The Dive’ı (Ölümcül Dalış) izlerken, film bittiğinde zihnimde yalnızca suyun ağırlığı ya da ölümün sessizliği kalmadı; daha derin bir iz bıraktı: kardeşlik.

Özellikle bizim gibi — farklı yönlere savrulan, ama özde aynı kumaştan dokunmuş — iki kardeş için.

Ben, klasik bir ENTJ olarak; 8w7’nin gücüyle hayatı zorlayan, 2’nin beklenmedik sıcaklığıyla insanlara sarılan biri oldum hep.

O ise, abim… ENTP’nin çılgın dehası, 7w8’in sınırsız enerjisiyle hayata başka bir yerden baktı.

Filmde, iki kız kardeşin denizin metrelerce altındaki o soğuk ve karanlıkta birbirine olan tutunmasını izlerken, kendimi düşündüm:

Benim doğam itmekti, yol açmaktı. Onunsa, uçmaktı, keşfetmekti.

Ama günün sonunda, ne kadar farklı olsak da — senkronize yüzmeyi bilmesek de — birimiz suyun altında sıkıştığında diğerimizin nefesiyle yaşamak zorundaydık.

Ve film boyunca kafamdan şu düşünce geçip durdu:

“Eğer kayanın altına sıkışan abim olsaydı?”

Biliyorum ki, her ne olursa olsun, onu kurtarmak için elimden gelenin en iyisini yapardım.

Ama dürüst olmalıyım: Gerilirdim.

Belki filmdeki küçük kız kardeş kadar değil — çünkü ben daha dirençliyim, daha hızlı toparlanırım — ama yine de o ilk anda kaygı ve telaş beni az da olsa yavaşlatırdı.

Filmde küçük kardeşin panikleyip zaman kaybetmesini izlerken kendimi onunla karşılaştırdım.

Ben bir şekilde tekneye ulaşırdım ve destek almayı başarırdım.

Ama yine de, abim gibi olamazdım.

Çünkü o, kriz anlarında benden çok daha soğukkanlı.

Riskli durumlarda, hayat memat anlarında adeta bir kurtarıcı gibi düşünebilir: Hızlı, sakin ve net.

Kendi doğamı biliyorum.

8w7 ve 2 gibi baskın bir yapım var: harekete geçerim, savaşırım, yardım etmek için can atarım.

Ama öfkem de, hızım da bazen önüme geçebilir.

Abim ise 7w8 ve güçlü bir 5 oku taşıyor.

O, keşfeden ve oynayan tarafının yanında, kriz anlarında buz gibi berraklaşan bir akla sahip.

Bu yüzden kendi kendime şu sonucu çıkardım:

Eğer bir gün gerçek bir tehlike yaşarsam, kayanın altında sıkışan ben olmayı tercih ederim.

Çünkü o zaman kurtarıcımın abim olacağını bilirim.

O, o 20 dakikalık oksijen tüpünü en geç 14 dakikada geri getirirdi.

Ben olsam, kendi panik eşiğim yüzünden belki 3–5 dakikayı gerilmekle geçirir, yine de mutlaka son anda yetişirdim; ama o, baştan sona o sakinliği koruyarak işini bitirirdi.

The Dive böylece bana bir şeyi daha hatırlattı:

Kardeşlik sadece birlikte büyümek değil; hayatta kimin seni çekip çıkarabileceğini bilmek.

Ve bazen sevdiklerimizin hayatımızdaki gerçek rolünü, böyle varsayımsal ama derinden hissedilen bir ölüm-kalım senaryosunda daha iyi anlayabiliyoruz.

Deniz sessizdi.

Ben bilirdim: Atilla Volga gelecekti.

”Dönüşü, gidişinden feyizli…

Sevgisi, nefretinden görkemli.”

π

Zamanla Sınanmak: Geç Kalmaya Psikolojik Bir Bakış

Bazı insanlar, bir görüşmeye birkaç dakika geç kalındığında bütün ilişkinin ağırlığını o ana yükler. Oysa ortada ne bir kriz vardır ne de bir hakaret. Sadece zamanın biraz yer değiştirmiş hâli.

İnsan geç kalabilir. Bazen trafik vardır, bazen içsel bir dağınıklık ya da beklenmedik bir durum. Bu, yaşamanın doğal bir parçasıdır. Zaman, mutlak bir çizelge değil; içinde insanın kendi ritmini taşıdığı bir akıştır. Ne var ki, bu akışa katı anlamlar yükleyenler, zamanın küçük oynamalarını kişisel bir saldırı gibi algılayabilir. Oysa ki insan ilişkilerinde esneklik, güvenin, anlayışın ve olgunluğun temelidir.

Geç kalan biri olduğunda, o boşluk bana bir armağan gibi gelir. Kitabımı okurum, notlarımı gözden geçiririm, sessiz kalan maillerime dönerim ya da sadece iç dünyamla kalırım. Zamanın bana bıraktığı bu aralıkta, üretkenlik ya da derinlik eksilmez; aksine çoğalır. Çünkü beklemek, sadece birini beklemek değil, kendini de dinlemeye bir fırsattır.

Ne var ki, bazıları bu süreyi şikayetle, sitemle, kırılganlıkla doldurur. Ve bu, ilişkinin özünü zehirler. Oysa biz, bir araya gelerek zamanı değil, birbirimizi onarmaya çalışıyoruz. Görüşmelerin amacı, zamanı disipline etmek değil, ilişkisel anlamda birbirimizi esnetebilmek olmalı. Esneklik, gelişimin ön koşuludur.

İnsan ilişkilerinde karşılıklı niyet, zamanlamadan daha belirleyicidir. On dakikalık bir gecikmeyi ilişkiselliğin önüne koymak, karşıdaki kişiyi değil, ilişkiyi cezalandırır. Hele ki insan merkezli mesleklerde, terapötik ilişkilerde ya da dostluklarda bu tür katı tepkiler, çoğunlukla birikmiş başka duyguların dışavurumudur.

Virginia Satir, insan ilişkilerinde esnekliği bir hayatta kalma yetisi olarak görürdü. Ona göre insanlar tehdit altında hissettiklerinde katılaşır, rollerine sığınır, spontane olma kapasitelerini yitirirler. Oysa gelişim ancak güvenli bir ilişki içinde, esneyebildiğimiz noktada başlar. Zaman konusunda gösterilen anlayış da bu güvenin en temel göstergelerindendir.

Satir’in şu sözü, ilişkide esneklik ve koşulsuz kabulün ne denli dönüştürücü olduğunu anlatır:

“Seni tutunmadan sevmek, yargılamadan takdir etmek, müdahale etmeden yanında olmak, dayatmadan davet etmek, suçluluk yüklemeden ayrılmak, suçlamadan eleştirmek ve aşağılamadan yardımcı olmak istiyorum.”

Geç kalmak, çoğu zaman yalnızca zamansal bir kayma değil, içsel bir karmaşanın izidir. Ve bu karmaşaya alan açmak, yargılamak yerine anlayabilmek, ilişkinin gerçek kıymetini gösterir. O beş dakika bir sınav değil; bir ilişki testi de değil. Ama belki de en çok o anda ortaya çıkan tepki, ilişkinin derinliğini belirler.

Bu yüzden artık, esnekliğe yer bırakmayan yapılarla çalışmamayı seçiyorum. Zamanı takvimsel bir dayatma olarak değil, insani bir buluşma zemini olarak görenlerle birlikte yürümek istiyorum.

Çünkü dakik olmak önemlidir, ama ondan da önemlisi insan kalabilmektir.

Zamanla kurduğumuz ilişki, insanla kurduğumuz ilişkinin aynasıdır.

Ve bazen gerçek profesyonellik, dakikliği değil, anlayışı tercih edebilmektir.

Uzm. Psk. Pınar Şengül

Bizi biz yapan ilişkilerimiz…

Winnicott şöyle der:

“Tek başına bebek diye bir şey yoktur; yalnızca bebek ve ona bakan biri vardır.”

Bu ifade yalnızca gelişim psikolojisine dair bir tespit değil, aynı zamanda insan doğasına dair güçlü bir hatırlatmadır. Hiçbir birey kendi başına oluşmaz; her insan bir ilişki içinde şekillenir. Ve her ilişki, yeni bir kimlik alanı yaratır.

Terapiye gelen birey de, aslında yalnız değildir. İç dünyasında taşıdığı kişiler, geçmiş ilişkilerden kalan duygusal izler, tekrar eden çatışma döngüleri… bunların hepsi onunla birlikte gelir. Terapist olarak görevimiz, yalnızca bireyin sözlerine değil; o sözlerin ait olduğu bağlama, ilişkilere ve sistemlere de kulak vermektir.

Bu yüzden ben psikoterapiyi yalnızca bireysel içgörü kazanımı olarak değil, aynı zamanda ilişkisel bir onarım süreci olarak görüyorum. Çünkü çoğu zaman kişi, içinde bulunduğu ilişki sisteminde sıkışmıştır; kendini yetersiz, anlaşılmamış ya da yankılanmamış hisseder.

Virginia Satir’in söylediği gibi,

“Communication is to relationships what breath is to life.”

İletişim sadece bilgi alışverişi değil; varlığımızın kabul gördüğü, anlam bulduğu bir zemindir.

Harville Hendrix’in geliştirdiği Imago Terapi ise ilişkilerin, geçmişteki duygusal yaraların gün yüzüne çıktığı alanlar olduğunu savunur. Bu yaklaşım, bireysel iyileşmeyi sadece içsel değil, ilişkisel bir süreç olarak ele alır. Terapist ise, bu ilişkisel aynada güvenli bir alan sunar; kişinin kendini yeniden duyması, görmesi ve duyulması için.

Bu yaklaşımlar beni her zaman derinden etkiledi. Özellikle sistemik terapi anlayışı, bir kişinin yaşadığı zorlukları onun bireysel özellikleriyle değil; ait olduğu yapılarla, ilişki örüntüleriyle, kuşaklararası aktarımlarla birlikte anlamlandırmayı hedefler. Bu bakış açısı, terapiyi daha adil, daha bütüncül ve daha derin kılar.

Terapist olarak benim temel inancım şu:

İnsan, bağlamından bağımsız anlaşılamaz.

Ve her danışan, kendiyle birlikte bir ilişki tarihini de taşır.

Bu yüzden terapi, yalnızca bireyin değil; o bireyin geçmişte ve bugün içinde yer aldığı ilişkilerin de sesini duymaktır. Yani bazen, bir kişinin taşıdığı semptom, aslında bir sistemin susturulmuşluğudur.

Terapi odasında yan yana otururuz. Ama karşımızda yalnızca bir kişi değil, o kişinin geçmişte olduğu, olamadığı ve olmaya çalıştığı herkes vardır.

İnsan, tek başına anlaşılmaz.

Anlaşılsa insan olmaz…

Gençlik Ateşi ve Rehberlik: Bir Ablalık Masalı

Küçük yaştan beri, bir üniversite öğrencisine maddi ve manevi destek olma, ona ablalık yapma hayalim vardı. Bir gün, hayat bana bu fırsatı sundu. 19-20 yaşlarında genç bir kızla yollarımız kesişti. Gözlerinde büyük bir sevilme arzusu vardı. Bana, “Beni gerçekten sevecek misin? Senin gibi bir ablam olsun çok isterdim,” dedi. Bu cümleler, ruhumun derinliklerine dokundu.

Onun bu içtenliği, savunmasızlığı karşısında kayıtsız kalamazdım. Bir zamanlar ben de küçüktüm; abilerim, ablalarım bana yol göstermiş, elimden tutmuştu. Şimdi ben aynı yolu başkalarına açmalıydım. Bu, hayata karşı bir borcumdu. Evren bana böylesine sevgiye açık bir genç çıkardığında, bu çağrıya kayıtsız kalmam doğru olmazdı.

Bu genç kız üniversitedeydi, bilgiye susamış, meraklı ve öğrenmeye aç biriydi. Psikolojiye olan ilgisi beni etkiledi; alanımla ilgili sürekli sorular soruyordu. Onun bu öğrenme isteği ve samimiyeti, içimdeki rehberlik etme arzusunu canlandırdı. Aramızda bir bağ oluştu. Aynı şehirde olduğumuz zamanlarda, onun için bir abla gibi olabileceğimi söyledim.

Üç ay boyunca mesajlar aracılığıyla iletişimde kaldık. Onun soruları ve sevgisi, bende ona karşı bir şefkat ve ilgi uyandırdı. Kendi gençliğimden izler gördüğüm bu kızın yanında olmayı, ona hayatla ilgili doğru yolları gösterebilmeyi istedim.

Zamanla, onun gençliğin doğası gereği iniş çıkışlar yaşadığını fark ettim. Bir gün “Hastayım” diyor, ertesi gece bardan mesaj atıyordu. Bu durum beni endişelendirdi, çünkü yıllardır üniversite öğrencileriyle çalıştığım için karşılaşabilecekleri tehlikeleri çok iyi biliyordum. Ona rehberlik ederken, gençliğin enerjisine ve bağımsızlık arzusuna saygı duymaya çalıştım. Ancak, onu koruma içgüdüm ağır basıyordu.

Bir yandan ona hayatı daha güvenli ve sağlıklı şekilde deneyimlemesi gerektiğini anlatmaya çalışırken, diğer yandan ona fazla müdahil olmamaya özen gösterdim. Bu hassas denge, zamanla annesiyle ilişkimizde bir karmaşaya yol açtı.

Annesiyle ilgili şunu belirtmeliyim: Kızın bana anlattıklarının bir kısmı, çarpıtılmış bir şekilde annesine aktarılıyordu. Onun annesine doğruyu anlatmaktan çekindiğini, kendi davranışlarını masum göstermek için beni yanlış resmettiğini gördüm. Bu, bir gençlik stratejisiydi; hem annesinin ahlaki sınırlarını test ediyor hem de kendini temize çıkarmaya çalışıyordu. Ancak bu durum, beni bir “hedef” haline getirdi.

Genç bireyler, özgürlüklerini keşfetme sürecinde sınırları zorlar. Bu, bir birey olma çabasının doğal bir parçasıdır. Ancak bu süreçte, çevresindeki iyi niyetli insanlara zarar verebileceklerini fark etmezler. Onun annesine karşı olan bu manipülatif davranışı, aslında hem kendini hem de çevresini anlamakta zorlandığı bir noktada olduğunu gösteriyor.

Annesinin, kızını koruma içgüdüsüyle hareket etmesi ise tamamen doğal. Onun, kızından gelen bilgilere dayanarak beni yanlış anlaması, bu süreçteki en talihsiz durumlardan biri. Ancak burada anneyi suçlamıyorum. Bir anne, evladına olan sevgisiyle hareket eder; bu yüzden onun duruşuna saygı duyuyorum.

Yaşadıklarım beni incitmiş olsa da, bu olaylara kızgınlıkla değil, bir ders olarak bakmayı seçiyorum. Genç bir insana rehberlik ederken, her zaman teşekkür veya takdir bekleyemezsiniz. Önemli olan, doğru olanı yapmaktır. Çünkü bu, sizin kim olduğunuzun bir yansımasıdır.

Bu süreç bana, iyilik yapmanın her zaman kolay olmadığını ve bazen yanlış anlaşılabileceğini gösterdi. Ancak, karşılaştığım zorluklar, benim ilkelere bağlı bir birey olarak doğru olanı yapma konusundaki kararlılığımı asla değiştirmez.

Sevgili genç kız, sana söylemek istediğim birkaç şey var. Annen, bu dünyada seni gerçekten koruyabilecek en değerli kişi. Ona dürüst olmaya cesaret etmelisin. Hayatında seni seven, sana değer veren insanların niyetlerini anlamak ve onların rehberliğinden faydalanmak için açık olmalısın. Seni korumaya çalışan bir insanı yanlış resmetmek, seni uzun vadede yalnızlığa götürür.

Bu hikayeden çıkaracağın dersler senin geleceğini şekillendirebilir. Sana yardım ederken tek dileğim, bir gün doğru yolu bulman ve kendi hatalarının sorumluluğunu alacak cesareti göstermen. İnsan, geçmişteki hatalarından çok şey öğrenir. Umarım sen de, bu süreçte kendini daha iyi tanıyabilir ve annene karşı dürüst olmanın gücünü keşfedersin.

Annenin seni korumak için gösterdiği çaba, bir annenin sevgisinin en saf hali. Onun kararlarına ve duygularına saygı duyuyorum. Bir gün, annene karşı dürüst olduğunda, onun senin için ne kadar büyük bir güvence olduğunu daha iyi anlayacaksın.

Bu hikaye benim için bir son, ama senin için bir başlangıç olabilir. Umarım bir gün, doğru yolları bulur ve kendine zarar vermeden ilerlemeyi öğrenirsin.

Kötü Olmalısın!

Geç kalmadan öğrenmelisin,
Hakedilmeyen sevgiler kendini yok eder.
Karşılıksız kalan tüm alışverişler yerini yadırgar.
Kimseyi koşulsuz sevmemelisin.

Ben geç öğrendim, sen bunu okurken
Koşulsuz sevdiğin her şeyden vazgeç.
Denk olmayan ne varsa yok olmaya mahkumdur.

Bir papatyaya sen gülsün dersen,
Papatya seni değersizleştirir,
Onu daha güzel gördüğün için.
Papatyanın dostu ancak ona eş bir papatyadır.
Papatyayla begonvilin dostluğu bitecektir.

Üstten bakmayı öğren insanlara.
Mütevazı olan herkes değersizleşir.
Kibirli olmalısın.
Olduğun yere saygıdır bu.
Yıllarını verip, çabalayarak ulaştığın konuma, unvana ve bilgiye saygı duy önce!
Buna ulaşmamış insanların elinden tutamazsın.
Tutarsan seni aşağı çeker.
Senin yukarı çekmek istemene anlam veremezler.
Sorgularlar iyi niyetini.
Neden bu begonvil, bir papatyayı değerli görüyor? diye.
Begonvilsen, begonvilliğini bil!
Değiştiremez ve dönüştüremezsin oluşları.

İyilik bir peri masalıdır.
İyileştiremezsin ki oluşları.
Sen Tanrı değilsin, anla bunu!
Ne Gandhiler, ne Mandelalar geçmiş
Şu dünyadan.
Değiştirebilmiş mi çöküşe giden dünyanın kaderini?
İyi niyet kazanacak palavralarından vazgeç,
Daha geç olmadan anla.

Elinden tuttuğun eller
Arkandan seni keriz bilir.
Art niyeti sende arar.

Sen sen ol, iyi olma.
İyiler kaybetmeye mahkumlar.
Dünyada kötüler hüküm sürer.
İyilik yapana atılmayan taş kalmaz.
Denedim ben, biliyorum.
Her çeşit insana iyilik eli uzattım,
İnsanoğlu iyilikten anlamıyor.

Ben çok geç anladım.
Sen bunu okuduysan tecrübemden faydalan.
İyiliğini ve tüm varlığını kendine sakla.
Kuzgun diye karga beslersin,
Oyar gelir gözünü.
İnan bu geç öğrenilmiş çıkarımıma.
Az insan çok insandır.

Ve daha da önemlisi,
Dünya o kadar kötü ki,
İyiliğinin ardında bit yeniği arar.
Bu yüzden iyilik yaptığına dostluk etme.
Dostum dediğine bakarken, kafanı aşağı eğmek zorunda kalma.
Senle aynı yolda yürüyemeyecekten dost olmaz.
Senle aynı yolda yürüyebilecek ilk insan sensin.

Aşağıdakilere bakma!
Yürümeye devam et.
Senle aynı boyda olan bir begonvil bulana dek,
Aşağıdakine dal uzatma.
Sen ne dediğimi anla.
Kimse kendinden daha üstün birini dost göremez.
Dostluğunu alırsa şayet,
Kendisini geliştirmek şöyle dursun,
Seni kendi seviyesinde görür.
Zaten neden sana denk olmayana dost olasın ki?

Başkasına devamlı iyilik, kendine kötülüktür.
İyiliğin aç insanı doyurmaktan öteye gitmesin.
Onun dışında kötü bir insan ol.
Kötüler her zaman kazanır.

İyi olan insanlara son iyiliğimdir bu:
Bir daha iyiliklerinizden yaralanmayacak kadar,
Kötü olun.


Çekim Yasası: İlişkilerde Benzerler mi, Zıtlar mı Kazanır?

23andMe’nin 15.298 çift üzerinde gerçekleştirdiği kapsamlı bir araştırma, ilişkilerdeki çekim gücünün temel dinamiklerini ortaya koyuyor. Bu çalışmada, birlikte çocuk sahibi olmuş çiftlerin genetik ve davranışsal özellikleri analiz edildi ve çarpıcı bir sonuç elde edildi: İnsanlar, genellikle kendilerine benzeyen kişilerle eşleşiyor. “Zıtlıklar çeker” miti, bu veriler ışığında büyük ölçüde çürütülüyor.

Ortak Noktalar: İlişkilerde Benzerliklerin Rolü

Araştırma sonuçları, çiftlerin genellikle şu özellikleri paylaştığını gösteriyor:

  • Benzer yaş grupları: Çiftler, sıklıkla birbirine yakın yaşlarda oluyor.
  • Eğitim seviyesi: Eğitim düzeyindeki uyum, ilişkilerde belirgin bir faktör olarak öne çıkıyor.
  • Beden Kitle İndeksi (BMI): Çiftler genellikle benzer BMI değerlerine sahip.
  • Davranışsal eğilimler: Özür dileme eğilimleri bile çiftler arasında ortak bir özellik olarak görülüyor.

Ayrıca, ilgi alanları da bu ortaklıkların bir parçası. Sporcular, diğer sporcularla; doğa yürüyüşçüleri, yine doğa yürüyüşçüleriyle eşleşiyor. Dakik insanlar, zamanı önemseyen kişilerle bir araya gelirken, vejetaryenler de diğer vejetaryenlerle ilişki kuruyor.

Zıtlıklar Nerede?

23andMe verilerine göre, zıtlıkların çekimi bazı durumlarda geçerli olsa da genellikle istisnai bir durum. Örneğin:

  • Gece ve sabah insanları: Gece geç saatlere kadar ayakta kalan bireylerin, sabah insanlarıyla eşleşme olasılığı daha yüksek.
  • Yön bulma becerisi: İyi bir yön bulma becerisine sahip olanlar, kaybolmaya yatkın bireylerle bir araya geliyor.
  • Sivrisinekler: Sivrisinekler tarafından sürekli ısırılan kişiler, bu sorunu yaşamayan bireylerle eşleşiyor.

Ancak, bu zıtlıkların yarattığı bağ, genellikle benzerliklerin etkisi kadar güçlü değil. Araştırmanın bir başka önemli bulgusu, benzer BMI’ye sahip çiftlerin daha mutlu olduklarını göstermesi. Bu, fizyolojik uyumun ilişkilerde önemli bir rol oynayabileceğini düşündürüyor.

Benzerlikler, sağlam bir temel oluşturur ve ilişkilerin istikrarlı ilerlemesini sağlar. Ancak, bazk farklılıklar da tamamlayıcı bir güç haline gelebilir. Navigasyon becerisi olmayan biri için yön bulabilen bir partner, pratik bir çözüm sunar. Aynı şekilde, gece sessizliği isteyen biri için sabahları erken uyanan bir partner, her iki taraf içinde üretken ve huzurlu bir ortamı yaratır.

Amaç net: Neredeyse kendinize benzeyen birini bulmak (yaş, kilo, eğitim seviyesi, sportiflik, beslenme alışkanlıkları, sigara kullanımı vs.)—navigasyon ve sirkadiyen ritim hariç. 🙂

Uzm Nöropsk Pınar Şengül

Çift ve İlişki Terapisti