Kitap Okuyan Hırsız & Mini Longchamp

Yazmam için çok tekrar etti zihnimde, yazmalıyım sabahın beşinde.

Gece 12 gibi, bir dondurmacıda kitap okuyorum, bir oyun, Beckett’ten.

Beckett benim için Aziz Nesin gibi, akıcı, çarpıcı, sarsıcı.

Başlayınca okumaya, bırakamıyorum kolayca.

Abimle okuyalım diye oturduk.

Etraf genç dolu, çoğu Z jenerasyonu.

Ama dur, balık restoranları falan x-y dolu.

Genelleyemiyorum.

Kafeler, avantgarde restoranlarda işte bu sürekli dedikodu yapan z’ler.

Dur, x’ler de çok dedikocu.

Genelleyemiyorum…

Sürekli ilişki konuşan z’ler.

Kimin eli kimin cebinde konuşmaları sürekli yan masalarda.

Kitap okurken, dinlemeden edemiyorum.

Ne yapayım, zihnime bir şey az şey geliyor, oldum olası.

Sonra sigaralarını büyük nefeslerle bırakıyorlar, daracık oturma alanına.

Evet- açık alan, tabii hakkınız var(!)

Açık alanda üstüme gelmiyor dumanlarınız.

Yer değiştiriyoruz, bank gibi bir yere oturuyoruz.

Hala dondurmacıdayız ama, ışık var kitap için

Gecenin 12 si dedim ya,

Istanbul, bilirsiniz, Kuzey Avrupa gibi aydınlık değil buranın geceleri.

Çok uğultu var ama etkilenmiyorum hiç,

Varoluşsal sorgulara devam etmeliyim Beckett’le.

Ve etrafımdaki ”eski yazıştığım çocukla birliktelermiş, nasıl tepki vericem bilmiyorum!”

kulağıma çalınıyor.

Ondan biraz önce ”erkek arkadaşın sana dyson aldı, sen gittin karaca’dan bir fincan aldın annesine” diyorlar.

Halk neler konuşuyor bilmek lazım.

Halk’a ancak kafelerde kitap okurken rastgele temas ediyorum.

Onlara temas etmek pahalı iş.

Mutlaka dumanlarına değmelisin…

Bu paha fazla bir paha bana.

Sık sık halktan uzak kalıyorum.

Dyson’lar, snap’lemek ve minyatür boy Longchamp’ler.

Minicik bir alanda 2 tanesine rastlıyorum, siyah, minnacık.

İçine bir telefon bir anahtarlık sığıyor herhalde.

Neyse, banka geçince, abim dört bir taraftan sigarayı solumak istemiyor,

ben kalkıyorum, çok duman var diyor.

ben de istemiyorum ama, hiç kitap okuyamadım, biraz daha okumazsam

kötü hissedeceğim.

sigara dumanı ve kitap arasında girdiğim düellodan,

kitapla çıkıyorum.

kitap biraz daha okunmalı.

abime 5 dakika daha oturacağımı söylüyorum.

sonra gelip hadi Pınar diye sesleniyor.

Onun kalktığı yere siyah minyatür longchampli bir kız oturdu.

Longchampini aramıza koydu idi.

Abim seslenince hızımı alamamıştım akıştan,

1 dakika diye seslendim, devam ettim sayfaya.

El mahkum- sağ gözümün sağ lateral alanına giren kız,

ben 1 dakika diye kitap okumaya devam ettiğimde,

herhalde çok garipsiyor olmalı ki-

longchampciğini sırtının arkasına itiyor,

dondurmasını yerken.

yani korumaya alıyor çantayı.

tam ben 1 dakika dedikten sonra,

etki tepki gibi.

Garip geliyor-

gece 12’de

dondurmacıda,

elinde kitap, tek başına oturup,

bekleyenini bekleten bir kız,

gecenin de köründe neden kitap okusun?

kesin bir bit yeniği olmalı bu işte!

çantasını benden uzaklaştırıyor.

halbuki gözüme kestirmiştim,

Beckett’e aşkımı itiraf ederken…

Sonra kalkıyorum,

E içim burkuk gene, insanlığa.

Alışıldık hisler.

Şaşırtmıyor.

Her gün olağan şekilde akıyor hayat.

Şimdi beni üzen ne biliyor musunuz?

(ki gecenin 12sinde bir dondurmacıda kitap okumanın sıradan olmadığını kabul ederek söylüyorum bunları… )

Gece gece kitap okuyan kız anormal/ sıra dışı/ beklenmedik oluyor da…

Gece gece kafe/restoran/bar dopdolu, fahiş fiyatlara alkol içenler,

sigara dumanında boğulanlar,

dondurma yiyenler mi normal?

Asıl benim, kitabımı sizlerden uzağa çekmem gerekiyor.

Kitabıma eğitimsizliğiniz bulaşmasın diye.

İyi Gün Dostluğu: Abimin yeni şarkısıyla ortaya çıkan sahte arkadaşlıklar…

Mayıs ayının ilk haftasında, abim Atilla Volga’nın yeni şarkısı dijital platformlarda yayımlandı. Bu onun ilk şarkısı değil. Ama ilk kez “her şeyi kendi başıma yapacağım” inadından vazgeçip profesyonel bir stüdyoda, uzman bir ekiple çalıştı. Bu müzikal bir sıçrama olduğu kadar, psikolojik olarak da bir ego gücünü temsil ediyordu: Bir sanatçının gelişiminin, bireysel sınırlarını tanıyıp diğerlerini dahil edebilme cesaretine evrildiği bir eşikti bu.

Bu yüzden bu şarkı, yalnızca bir parça değil bizim için. Ailede yıllardır büyüttüğümüz üretim kültürünün dışa açılan ilk büyük kapısıydı. Paylaştım. Sevinmek isteyen sevinir diye düşündüm. Ama gelen sessizlik, içimde büyük bir yankı yaptı.

Çoğu cevap bile vermedi. Bazıları yüzeysel ve mesafeli yanıtlarla geçiştirdi. Yakın arkadaş bildiklerimden bile doğru dürüst bir “tebrikler, gurur duydum” cümlesi duymadım. Ve orada şunu fark ettim:

Gerçek dost, kötü gününde değil, iyi gününde belli oluyormuş.

İyi Günde Sessiz Kalanlar: Psikolojik Bir Okuma

Bu gözlem sıradan bir kırgınlık değil. Psikolojik olarak çok anlamlı. Neden birinin başarısı karşısında çoğu insan ya sessiz kalır ya da küçümseyerek yaklaşır?

Narsistik Yaralanma ve Başkasının Işığı

Kohut’un kendilik psikolojisine göre, insanlar kendi yeterlik duygularını başkalarının onayıyla regüle eder. Ancak “başkası” aşırı başarılı olduğunda, bu durum kendi narsistik yapımızda kırılmaya neden olabilir. Çünkü o başarı, kişinin “ben de önemliyim” hissine bir tehdit gibi algılanır.

Bu tehdit, destek değil, geri çekilme ve küçümseme davranışıyla karşılık bulur.

Bağlanma Kuramı ve Güvenli Olmayan Tepkiler

Bağlanma kuramına göre, güvenli bağlanmamış bireyler (özellikle kaçıngan ya da dağınık bağlanma stillerinde) duygusal yakınlık gerektiren anlarda donakalabilir. Sevinç gibi pozitif duygular, içlerinde kendi yoksunluklarını tetikler. Bu da onları duyarsız ya da mesafeli tepkilere iter.

İyi günde kayıtsız kalmaları, aslında duygusal işlemleme yetersizliklerinin bir göstergesidir.

Haset (Envy) ve Psikanalitik Dinamikler

Klein’ın teorisine göre haset, bir başkasının sahip olduğu şeyi yok etme isteğidir. Bu, sadece “benim de olsun” değil, “senin de olmasın” biçimindedir. Haset duygusu, özellikle yakın çevrede tetiklenir çünkü kişi kendini doğrudan kıyaslar. Ve bu yıkıcı duyguyla başa çıkamayan bireyler, desteklemek yerine yok saymayı, küçümsemeyi ya da susmayı tercih eder.

Duygusal Zekâ ve Duygudaşlık Kapasitesi

Daniel Goleman’ın tanımladığı duygusal zekâ, kişinin yalnızca kendi duygularını tanıma becerisi değil, başkasının duygularını da taşıyabilme kapasitesidir. Sevincine ortak olamayan biri, empatik olarak gelişmemiştir. Duygudaşlık, acıya olduğu kadar sevince de gösterilmelidir. Oysa birçok ilişkide bu kapasite yoktur.

Mentalizasyon Boşluğu (Fonagy & Bateman)

Mentalizasyon, birinin içsel dünyasını hayal edebilme kapasitesidir. Mentalizasyon yetisi gelişmemiş kişiler, diğerinin başarı hikâyesini sadece “olay” olarak algılar, “duygu” olarak taşıyamaz. Bu yüzden yüzeysel tepkiler verir. Gerçek bir “senin için sevindim” diyemez çünkü başarıyı bir duygu değil, durum olarak okur.

Sosyal Biliş ve Tehlike Algısı (Social Threat Bias)

Başarı, bazı insanlar için bir tehdit unsuru gibi algılanır. Özellikle bireyin benlik değeri çevresinden gelen takdirle inşa ediliyorsa, yakınının öne çıkması o kişinin görünmezliğini pekiştirir. Ve bu görünmezlik duygusu, saldırgan değil ama duygusal geri çekilme ile tepki verir.

İlişkisel Olgunluğun Göstergesi olarak destek vermek.

Destek vermek bir story değil, bir refleks değil, bir içsel yapı meselesidir. Gerçek destek, kişinin kendi kıskançlığıyla, eksikliğiyle, gölgesiyle yüzleşebilmesini gerektirir.

Bu yüzden az kişi destek verir.

Çünkü az kişi kendi gölgesini taşıyabilir.

Ve ben bunu gördüm.

Yanımda olanlar gerçekten oradaydı:

Kübra gibi, İlayda gibi, Ayça gibi…

İçten tepkiler veren, paylaşan, yürekten kutlayan insanlar. Onların desteği sadece samimiyet değil, aynı zamanda ilişkisel olgunluk göstergesiydi.

Desteklemeyenler mi? Onlar zaten hiç orada olmamış.

Bir Bahar Temizliği: Duygusal Ayıklama

Bu sessizlikler bana çok şey öğretti. Bazı insanlar hayatımızda “yakın” ama “görünmez.”

Bazı insanlar ise sadece iyi gününüze tahammül edemez.

Psikodinamik kuram bunu net şekilde açıklar:

“Birine gösterdiğiniz sevinç, kendinize duyduğunuz güvenin aynasıdır.”

Ve ben artık, sessiz kalanların duygusal kapasitelerini yargılamıyorum—sadece tanıyorum.

Onlara ne kırgınım ne öfkeliyim. Ama yerlerini biliyorum.

Atilla Volga’nın bu şarkısı bizim için sadece bir müzikal başarı değil; aynı zamanda bir aynaydı.

Kim yanımızda, kim uzağımızda, kim gölgesinde kalmak istiyor, netleşti.

Ve ben bu yazıyla bir şey söylüyorum:

Teşekkürler, iyi ki bazıları sessiz kaldı.

Çünkü sessizlik, bazen en net cevap.

Zamanın Valsi

Eğitimler, sertifikalar, diplomalar, makaleler, konferanslar, kongreler, sunumlar, stajlar, stajyerler yetiştirmelerle dolu sistemin onayladığı sıkıcı denecek hayatımda benim tam aksime sonsuz yaratıcılığı, müzikal / matematiksel dehasıyla sistemi büken bir müzisyenle büyüdüm. Radyasyon fizikçisi, tango dansçısı, satranç ve boks antrenörü, maraton koşucusu, alternatif rock müzisyeni, besteci / güfteci ve bilmem daha neler, inan unuttum…

Bu ruh’a maruz kalarak sıradanlamış- gri renge boyanmış- memur’ca bu hayatı- yağlı boyayla ”yeniden doğuran” benim rönesansım: Atilla Volga’nın yeni ”teklisi” tüm dijital platformlarda…

Dinlerken, çocukluğunuza dönmeyi unutmayın!

Youtube: https://www.youtube.com/watch?v=QWg-nzQ6QmI

Spotify: https://open.spotify.com/intl-de/album/5tMM4EkuGrNldYHkOLrNu9

π

2024 Nobel Barış Ödülünü Kıl Payı Kaçırdık.

Yazıma, Türk topraklarında doğmuş, büyümüş ve üniversiteye dek Türkiye’de eğitim almış bir Türk vatandaşı olan, Türkiye’nin ve dünyanın saygın ekonomistlerinden Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nun Nobel Ödülü’nü kıvançla tebrik ederek başlamak istiyorum!


Kurumların nasıl oluştuğu ve refahı nasıl etkilediğine ilişkin çalışmalarda bahsedilen, ilerlemeden yoksun kalan ülkelerle ilgili metni paylaşıyorum.


”Bazı ülkeler, sömürücü kurumlar ve düşük ekonomik büyüme ile sıkışıp kalırlar. Kapsayıcı kurumların getirilmesi, herkes için uzun vadeli faydalar sağlayacaktır, ancak sömürücü kurumlar, iktidardaki kişiler için kısa vadeli kazançlar sunar. Siyasi sistem, iktidardakilerin kontrolü elinde tutmalarını garanti ettikçe, hiç kimse gelecekteki ekonomik reformlar için verdikleri sözlere güvenmez. Ödüllülerin görüşüne göre, bu nedenle hiçbir iyileşme gerçekleşmez.’

Ülkemizin iktisadi düzlemdeki sömürü düzenine yakından tanık olan Prof. Dr. Daron Acemoğlu, ne mutlu ki, bu trajediden faydalı kuramlar çıkartmış ve her ne kadar ekonomik ve teknolojik olarak ilerleyemesek de, bize Ekonomi dalında bir Nobel getirmiş.

Taşların içinden çıkan bir çiçek gibi... 🪨🌿🪨

Böylesi vasat bir ekonomiden Nobel ödülü çıkaran bu vatan daha neler neler çıkartmaz.

Sahi, sayın Devlet Bahçeli çok değil bir 9 ay kadar önce şu barış elini uzatsaydı muhalefete, kim bilir şimdi o da Nobel Barış Ödülünü getirirdi bize hayırlı bir cuma gününde.

Tüh!..

Kıl payı kaçırdık bu sefer.

Umuyoruz seneye “siyaseten” bir barış eli daha uzatır,

Hem hiç alınmayız biz Türk halkı.

Hele ucunda bir de Nobel varsa…

İnanmış rolü yaparız, toplumca … siyaseten 🙂

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.

Gebze’de…

Gebze’de onlarca kediye ve köpeğe olanlar, vicdanı olan herkes için fazlasıyla iç burkucu…

Gözler bu canların işkenceli ölümüne dolarken,

Aklıma bir de perde arkasında,

Hayvandan saymadığımız diğer hayvanlarda…

İnekte, koyunda, kuzuda, buzağıda…

Tavukta, civcivde, horozda…

Ya onlar?

Onlara bu eziyetlerin her saniye,

Uzaklarda, duvarlar ardında, mezbahalarda,

Çok daha beterleri yapılırken…

Biz usul usul…

Hayatımızı yaşıyoruz….

Ne zormuş insan olmak…

Üstad’a veda…

Çocukluğumdan beri hayatımın bir parçası olan sevgi dolu, çalışkan ve Türk basınında bir önder olan sevgili Güneri amcayı bugün uğurladık.

6 ay önce dostu Türker İnanoğlu’ya köşesinde ”cankuşa veda” diye yer vermişti…

Şimdi sana cankuşa veda diye yazacak biri yok belki, ama duayen’e, ve bir çok genç okur yazarın önünü açan sana, Güneri amcama veda diye yazanlar boldur…

Ben de, geç doğmakla senin gibi öncülere doyamayanlardan olmakla muzdaribim. Oysa çocukluk yıllarıma sevgi dolu gülüşünle girmiş olmadan dolayı şanslıyım.

İyi ki Türkiye’den bir Güneri Cıvaoğlu geçti…

Gazeteyi, dürüst basını, ve gazeteciliği seninle sevdik!

En sevdiğim yazardan sana bu elvedayı yazmak istedim…

”Elveda! Elveda sevgiliye, elveda sarılara, morlara, yeşillere, kırmızılara, turunculara elveda; elveda KARAKÖY – KADIRGA otobüslerine, onun semtine, evinin terasına, terası gözüken kahveye, kahvedeki bayat çayı taze niyetine içtiğim anların mutluluğuna, onun semtindeki kedilere, köpeklere, bozuk parke taşlarına, sütçüye, sütçünün beygirine, beygir nallarının bozuk parkelerde çıkardığı o harikulade sese elveda! Elveda onu düşünerek içtiğim rakılara, yediğim ızgara balık, roka salatalarına… Elveda!-Orhan Kemal

Ruhun şad olsun…

-Pınar

2024 Doğan Hızlan Edebiyat Eleştiri ve İnceleme Ödül Töreni

Kıymetli sanat eleştirmeni Doğan Hızlan amcamın da eşliğinde dün gerçekleştirilen Eleştiri ve İnceleme Ödül törenine dair bir anı olarak bu yazıyı paylaşıyorum.

Bir şeyi eleştirebilmek için onu iyi bilmek ve takip etmek gerekir. Sanatı ika edenler kadar sanatı takip edenler de gereklidir. Her sanat dalı seyirciye ihtiyaç duyar diyemem. Bazen sanat eseri sadece sanatçısı için vardır. Ancak, edebiyat ve siyasi söylevleri içeren yazılar mutlaka okuyucuya muhtaçtır. Bu yüzden, edebiyat gibi insan ve toplum bilimlerinin varoluş sebebi onu okura ulaştırmaktır.

Edebiyatı ve siyaseti takip edenler kadar bunu olabildiğince tarafsız eleştirebilenler de iyi ki var.

Doğan amca da bu kıymetli yazarlardan biri. Bize sanattan haber verdiği için ona teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Atatürk tehlikesi!..

Evet, doğru duydunuz. Maddi varlığının son buluşundan neredeyse bir asır sonrasında bile Atatürk, hala tehlikeli.

İnstagram’ın Atatürk paylaşımlarına engel koymasına hiç şaşırmadım. Her Avrupa ülkesinde Türk’lerle ilgili sanat eserlerine, hatta müzelerde koskoca bölümleri, hatta bir koca katın hepsini (Viyana Sanat Müzesi , Kunsthistorisches Museum) yetmeyip 3 katlı bir müzeyi (Ephesos Museum) Türklere ayırdıklarına defalarca kez şahit oldum. Türk’lerden kalan sevimli (!) hatıraları müzelerde, kiliselerde (St Stephansdom, Çan) , yer yer parklar ve caddelerde yaşattıklarını görmek sıradanlaştı. Türkenstraße (Türk caddesi) , Türkenschanzpark, Tyrkisk Pepper (Norveççe: Türk biberi) ve daha bir sürü şey…

Korku , öğrenilebilir bir duygudur (John B. Watson ”maalesef” bize bunu gösterdi)… Biraz olsun tarih bilen bir Avrupa’lı, Türk’lerin düşünce ve irade gücünden korkmayı öğrenmiş.

Türk, elbette Atatürk’le başlamadı. Türk’ün varoluşundan beri muhtelif zaferleri dillere destan olmuş, ancak Türklüğün en onurlu ve çağdaş sembolü olan Atatürk, çökmekte olan ”Avrupa’nın hasta adamı” nı baştan aşağı edip, bir de bu hasta adamı tedavi etme hilesiyle mirasını paramparça etmek isteyen bütün Avrupalı nazik doktorları alaşağı etmiş…

Böyle hasta bir adamın nasıl bunca doktorun ilacını yutmayıp, onlara hapı yutturduğuna hala inanamıyorlar. Mantıklarının çözemedikleri bu gizden de, el mahkum, korkuyorlar. Çünkü bilinmeyen korkuyu yaratır, var olan korkuyu büyütür.

Korkmakta

ve hatta Türk zekasının ve azminin simgesi olan Atatürk’ü tehlikeli bulmakta haklılar.

Çünkü Atatürk bedenen aramızdan ayrılmış olsa da, bize husumet besleyen ülkelere tehlikesi hala gerektiğinde ortaya çıkmak üzere mevcudiyetini korumakta…

Çünkü…

Mustafa Kemal’ler tükenmez!!! 🇹🇷

İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin.

-Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Dipnot: . Gazi Paşa yurdun tehlikeden uzak olduğu surette barışçıldı. Türk milletini tehdit eden her ahval ve şeraitte, yurtta barışı korumak için cihanda barışı bozmaya hazırdı. Saldırıyı elinden geldiğince asgari tutmak istese de, Atatürk’ün kırmızı çizgisi Vatan’ın birlik ve dirliğiydi. Yurt’ta sulhümüzü bozanlar olduğu zaman cihanda olan sulhü de bozmak gerekli olacaktır. Unutmayın, bir toplumun barışını bozmak savaştır… Bu yüzden, önce Yurtta sulh, sonra cihanda sulh!

  

Sigara yasağı gerekli mi?

Avrupa komisyonu bir süredir sigara ve türevlerini kamuya açık alanlarda yasaklama önerilerinde bulunuyor. Ocak’ta uygulamaya geçilecek olan öneride gecikmelerin olduğuna dair dış haberler var. Gecikse dahi, böyle bir önermenin komisyonda tartışılması ve oy çokluğuna sahip olması sevindirici.

Bu haber sadece sigara içmeyenleri değil, sigara içip de sevdikleri için kaygılanabilen insanlar için de sevindirici nitelikte. Çocuğunun yanında sigara içmeyen bir ebeveyn, dışarıda çocuğunun bir kafede arkadaşlarıyla otururken de sigaraya maruz kalmasını istemeyebilir- olması gerektği gibi.

Bunun bir yasak olmasına gerek kalmadan zaten etraftaki insanların sağlığına zarar vermeme bilinciyle içilmemeliydi. Ancak maalesef insanoğlu zevklerinde bencil olduğu ve bu bencilliği pek de bilinç düzeyine çıkarmadan yaşadığı için yasaklar bizi birbirimizden koruyor.

Sigara dumanından fazlasıyla rahatsız olan biri olarak, bu haber bana ilaç gibi geldi tabii ki. Çünkü maalesef, sigara (bazen alkolde de olabildiği gibi) sosyal ortamlardaki birlik ve beraberliği zedeleyebiliyor. Alkol almayan biri, alkollü ortama giremeyip toplu eğlencelerden mahrum kalırken, sigara için bu asosyalleştirme oranı çok daha yüksek. Çünkü sigara içilen alanlar diye bir kıstas yok. Her yer sigara içilmeye müsait. Her ne kadar sözde 4 tarafı cam olmayan yerlerde sigara içilme yasağı olsa da, bu kural tepe tepe çiğneniyor. Kapital olan para konuşuyor ve insan sağlığı hiç ediliyor. Parayı veren sadece sigarasını pek ala Türkiye’de rahat rahat tüttürüyor. Sigara dumanından rahatsız olan biri olarak, restoranlara sigara dumanı şikayetinde bulunduğumda beni kapalı alanda havasız bir yere almayı öneriyorlar, sigara içenleri uyarmak asla bir seçenek dahi olamıyor.

Asosyalleşme de apayrı bir vaka. Hadi alkol sevmeyen meyhaneye gitmedi. Sigara dumanı sevmeyen ne yapsın? Parklara, kafelere ve hatta otobüs duraklarına da mı çıkmasın? Yabancı birini uyarmak şöyle dursun, arkadaşlar bile bu konuda duyarsız olabiliyor. Aynı masada otururken bazen sadece nezaket olsun diye ”sigara içsem rahatsız olur musun” sorusundan bana bıkkınlık geldi. Çünkü bunu soran insan sadece laf olsun diye soruyor. Gerçekten kaygılı değil karşısındaki için. Eli çoktan sigaradayken hatta onu yakarken soruyor bunu. Ben defalarca kez ortamdan uzaklaşmak pahasına hayır diyemedikten ve cezasını en az bir tüm gün boyunca tıkalı bir burun ve nefes alamadan geçen bir geceyle ödedikten sonra artık hiç çekinmeden pek hakkım olan ”Hayır”ı söyleyebiliyorum. Ama gene de insanı sigara içenden bir şekilde uzaklaştırıyor bu yanıt. Çünkü sigara içen de sinir oluyor karşısındakinin bu bağımlığına geçici olarak ket vuruşuna. Bu yüzden sigara içen insanlar ya yanlarındakini sigaraya başlatıyor ya da sigara içmeyenlerle pek görüşmeyi tercih etmiyor. Onun da cevabı pek ben merkezci bir taraftan şu oluyor: ”Ee canım dışarda da bir keyfimiz var, onu da mı yapmayalım?”

Ee benim de çok zevklerim var ve dışarda insan içinde yapmıyorum.

Eğer biriyle zaman geçirmek için görüşüyorsan, o insanın en önce sağlığını tehdit etmeyeceksin. Bırak ses tonunu, örfü adeti. Sağlık bu! Sen sigara içip, hücrelerini yok ederken, akciğerini küle dönüştürürken, özgür iraden senindir.

Ama benim özgür irademe de müdahil oluşun pek saygısızca. Sigara içen insanlarla dostluğum hiç kalıcı olmadı. Benim sigaradan rahatsız oluşum zaten onlar için ”ortam ve keyif bozucu” idi halihazırda. Ben de sosyalliğin getirdiği o anlık keyif için uzun dönemde sağlığımı riske atacak kadar saflığı, çoktan çocukluk dönemlerinde bıraktım.

Kıssadan hisse, bu yasak karşısındakine gerçekten saygısı olmayan insanların çoğunluğu sebebiyle fevkalade lazımdı.

Geçenlerde laf olsun diye bile sormayan bir iki insanla masa paylaşırken adeta şoka uğradım. Direkt karşımda sigara içip, dumanı çektikten sonra öylesine mırıldandılar, ”sen rahatsız olmuyorsun di mi” diye.

Canım sıkıldı bu tavra. Ya hu pek umrunda değil zaten besbelli. Çoktan sigara dumanlarını yüzüme yüzüme üflemeye başladın. Kendimi korumak için sigaraları bitene kadar ortamdan uzaklaştım. Sanmıyorum ki bu insanlar tekrar benimle bir masa paylaşmayı düşünsünler. Sigaraları elbette ki yanlarındaki insanlardan daha kıymetli. Ben de bu yüzden zaten seçici olduğum arkadaşlıkta büyük oranlarda arkadaşı silmek zorunda kalıyorum. Çünkü sigara içen ilk ”tamam canım içmem” dese de, yarım saate onun o sigara isteği tekrar vuruyor ve illa ki sigarasını içmek için ortamdan uzaklaştıran kişiye bir sinir harbi içine giriyor. Bağımlılıkların da temeli budur. Rasyonel bir şekilde engellenemediği için, ona ket vuran herhangi bir nesneye de yıkcı olurlar. Bunu sözel olarak belirtmeseler de, illa ki içlerinden ”yahu şununla da eğlenceye gitmemeli, yanında sigara dahi içtirmiyor!” der.

Bu yüzden, bu yasak gelene kadar tarafları seçmeye devam.

Sosyallik için kendini zehirlemek mi yoksa sağlığını korumak için çoğunluktan uzak durup nitelikli azınlık olan bir kitleyle memnun olmayı öğrenmek mi?

Ben ikinciyi seçiyorum yıllardır. Kuru kalabalık içinde hoşbeş edeceğim diye, üst solunum yollarım başta olmak üzere kıymetli hücrelerimi hasarlayamam, azizim.

Evren karşımıza, alanımıza saygı duymayı bir öncelik addeden insanları çıkartsın.

Maalesef bu kitle pek az olduğu için, devlet eline muhtacız.

Bazı yasaklar iyi ki var!

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.