Sigara yasağı gerekli mi?

Avrupa komisyonu bir süredir sigara ve türevlerini kamuya açık alanlarda yasaklama önerilerinde bulunuyor. Ocak’ta uygulamaya geçilecek olan öneride gecikmelerin olduğuna dair dış haberler var. Gecikse dahi, böyle bir önermenin komisyonda tartışılması ve oy çokluğuna sahip olması sevindirici.

Bu haber sadece sigara içmeyenleri değil, sigara içip de sevdikleri için kaygılanabilen insanlar için de sevindirici nitelikte. Çocuğunun yanında sigara içmeyen bir ebeveyn, dışarıda çocuğunun bir kafede arkadaşlarıyla otururken de sigaraya maruz kalmasını istemeyebilir- olması gerektği gibi.

Bunun bir yasak olmasına gerek kalmadan zaten etraftaki insanların sağlığına zarar vermeme bilinciyle içilmemeliydi. Ancak maalesef insanoğlu zevklerinde bencil olduğu ve bu bencilliği pek de bilinç düzeyine çıkarmadan yaşadığı için yasaklar bizi birbirimizden koruyor.

Sigara dumanından fazlasıyla rahatsız olan biri olarak, bu haber bana ilaç gibi geldi tabii ki. Çünkü maalesef, sigara (bazen alkolde de olabildiği gibi) sosyal ortamlardaki birlik ve beraberliği zedeleyebiliyor. Alkol almayan biri, alkollü ortama giremeyip toplu eğlencelerden mahrum kalırken, sigara için bu asosyalleştirme oranı çok daha yüksek. Çünkü sigara içilen alanlar diye bir kıstas yok. Her yer sigara içilmeye müsait. Her ne kadar sözde 4 tarafı cam olmayan yerlerde sigara içilme yasağı olsa da, bu kural tepe tepe çiğneniyor. Kapital olan para konuşuyor ve insan sağlığı hiç ediliyor. Parayı veren sadece sigarasını pek ala Türkiye’de rahat rahat tüttürüyor. Sigara dumanından rahatsız olan biri olarak, restoranlara sigara dumanı şikayetinde bulunduğumda beni kapalı alanda havasız bir yere almayı öneriyorlar, sigara içenleri uyarmak asla bir seçenek dahi olamıyor.

Asosyalleşme de apayrı bir vaka. Hadi alkol sevmeyen meyhaneye gitmedi. Sigara dumanı sevmeyen ne yapsın? Parklara, kafelere ve hatta otobüs duraklarına da mı çıkmasın? Yabancı birini uyarmak şöyle dursun, arkadaşlar bile bu konuda duyarsız olabiliyor. Aynı masada otururken bazen sadece nezaket olsun diye ”sigara içsem rahatsız olur musun” sorusundan bana bıkkınlık geldi. Çünkü bunu soran insan sadece laf olsun diye soruyor. Gerçekten kaygılı değil karşısındaki için. Eli çoktan sigaradayken hatta onu yakarken soruyor bunu. Ben defalarca kez ortamdan uzaklaşmak pahasına hayır diyemedikten ve cezasını en az bir tüm gün boyunca tıkalı bir burun ve nefes alamadan geçen bir geceyle ödedikten sonra artık hiç çekinmeden pek hakkım olan ”Hayır”ı söyleyebiliyorum. Ama gene de insanı sigara içenden bir şekilde uzaklaştırıyor bu yanıt. Çünkü sigara içen de sinir oluyor karşısındakinin bu bağımlığına geçici olarak ket vuruşuna. Bu yüzden sigara içen insanlar ya yanlarındakini sigaraya başlatıyor ya da sigara içmeyenlerle pek görüşmeyi tercih etmiyor. Onun da cevabı pek ben merkezci bir taraftan şu oluyor: ”Ee canım dışarda da bir keyfimiz var, onu da mı yapmayalım?”

Ee benim de çok zevklerim var ve dışarda insan içinde yapmıyorum.

Eğer biriyle zaman geçirmek için görüşüyorsan, o insanın en önce sağlığını tehdit etmeyeceksin. Bırak ses tonunu, örfü adeti. Sağlık bu! Sen sigara içip, hücrelerini yok ederken, akciğerini küle dönüştürürken, özgür iraden senindir.

Ama benim özgür irademe de müdahil oluşun pek saygısızca. Sigara içen insanlarla dostluğum hiç kalıcı olmadı. Benim sigaradan rahatsız oluşum zaten onlar için ”ortam ve keyif bozucu” idi halihazırda. Ben de sosyalliğin getirdiği o anlık keyif için uzun dönemde sağlığımı riske atacak kadar saflığı, çoktan çocukluk dönemlerinde bıraktım.

Kıssadan hisse, bu yasak karşısındakine gerçekten saygısı olmayan insanların çoğunluğu sebebiyle fevkalade lazımdı.

Geçenlerde laf olsun diye bile sormayan bir iki insanla masa paylaşırken adeta şoka uğradım. Direkt karşımda sigara içip, dumanı çektikten sonra öylesine mırıldandılar, ”sen rahatsız olmuyorsun di mi” diye.

Canım sıkıldı bu tavra. Ya hu pek umrunda değil zaten besbelli. Çoktan sigara dumanlarını yüzüme yüzüme üflemeye başladın. Kendimi korumak için sigaraları bitene kadar ortamdan uzaklaştım. Sanmıyorum ki bu insanlar tekrar benimle bir masa paylaşmayı düşünsünler. Sigaraları elbette ki yanlarındaki insanlardan daha kıymetli. Ben de bu yüzden zaten seçici olduğum arkadaşlıkta büyük oranlarda arkadaşı silmek zorunda kalıyorum. Çünkü sigara içen ilk ”tamam canım içmem” dese de, yarım saate onun o sigara isteği tekrar vuruyor ve illa ki sigarasını içmek için ortamdan uzaklaştıran kişiye bir sinir harbi içine giriyor. Bağımlılıkların da temeli budur. Rasyonel bir şekilde engellenemediği için, ona ket vuran herhangi bir nesneye de yıkcı olurlar. Bunu sözel olarak belirtmeseler de, illa ki içlerinden ”yahu şununla da eğlenceye gitmemeli, yanında sigara dahi içtirmiyor!” der.

Bu yüzden, bu yasak gelene kadar tarafları seçmeye devam.

Sosyallik için kendini zehirlemek mi yoksa sağlığını korumak için çoğunluktan uzak durup nitelikli azınlık olan bir kitleyle memnun olmayı öğrenmek mi?

Ben ikinciyi seçiyorum yıllardır. Kuru kalabalık içinde hoşbeş edeceğim diye, üst solunum yollarım başta olmak üzere kıymetli hücrelerimi hasarlayamam, azizim.

Evren karşımıza, alanımıza saygı duymayı bir öncelik addeden insanları çıkartsın.

Maalesef bu kitle pek az olduğu için, devlet eline muhtacız.

Bazı yasaklar iyi ki var!

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.

Yaş 110, yolun yarısı bitmedi!

Orhan Kemal’in yaşı 110 oldu bugün. Ama yolun yarısı dahi bitmedi. Çünkü hala Orhan Kemal’in 1950’lerde dert yandığı sorunlarla cebelleşiyor Türkiye… Orhan Kemal eskimedi… Bu bir iltifat gibi duyulsa da, Türkiye’ye gelen bir acı eleştiri. Keşke Türkiye ilerleseydi de, Orhan Kemal’i şimdilerde okurken; ”Ah be, eskiden ne zorluklar çekermiş orta sınıf, yani soylu, torpilli, yandaş olmayanlar!” diyebilseydik.. Ama Orhan Kemal’in hikaye ve romanları bugünün Türkiyesine hala capcanlı bir ayna tutuyor. İç burkucudur romanları, kaptırırsan kendini ağlarken bulursun ve bu ağlayış şimdilerde bütün kızların okuduğu o Jojo Moyes romanlarındaki romantik ayrılık hikayelerine benzemez. Hakiki bir burukluktur. Bilirsin ki, gözünün görmediği yerlerde, Türk milleti bu acıları çekmeye devam ediyor. Maalesef artık büyük ihtimalle senin de çektiğin gibi… Eskisi gibi maddi zorluk köyde, kasabada da değil artık, şehirlide. Anası babası Istanbullu olan da çekiyor bunları, belki daha az ama çekiyor mu çekiyor… Herkesin ekonomik sıkıntısı arttı. Gaussian eğrinin ucunda olanların yoksulluğu da yoksullukları kadar arttı. Yani yoksul yüzde 50 daha yoksulken orta sınıf yüzde 20 daha yoksul gibi bir eşitsiz dağılım eğrisi… Aynı şekilde, zengin de yüzde 70, 80 hatta 90 daha zengin. Dağılım eğrisini bozarcasına..

Bu konudan dava etmeli onları. Siz bizim çan eğrimizin şeklini nasıl bozarsınız böyle oransızca diye? Bizim kaybettiğimiz yüzde 20’yse, siz de yüzde 20 kazanın canım, bari simetriyi koruyalım, göze güzel görünsün. Yok, illa Kübizm’den, Dadaizm’den esintiler taşıyacak zamanın Türkiye’si. Bu kadar absürt olmayı her şeyde nasıl başarıyorlar, pes doğrusu. Poussin’inki kadar düzgün bir tabloya pek uzak değilken Gazi Paşa’nın fiziki mevcudiyetinde, şimdi Picasso’nun tuvalleri kadar karman çormanız. Kimin eli kimin cebinde bilmiyoruz, E Picasso da bilmezdi zaten. O kimin gözü kimin ağzında, onu dahi bilmezdi. Daha ne kadar karışabilir ki bir sistem? Karışa karışa bir yerden sonra ters karışma olur da düzenlenebilir mi etraf? Sanki karışıklığın da bir sınırı varmış gibi hissediyorum. Son raddesine gelince karışıklığın, her karışma biraz daha düzenlenme olabilir (mi?).

Bugün hayatıma isminini Sümerlerin tabletlere kazıdığı gibi kazıyan Orhan Kemal’imin 110. yaş günü. Ben kendimi bildim bileli o var fikir dünyamda. Sevim Ak’dan sonra keskin bir geçişle Orhan Kemal okumaya başlamıştım ortaokul yıllarında. Benim Roald Dahl’um Orhan Kemal’dir.

Roald Dahl’un çok çikolata yemekten şişen zengin çocukları, Orhan Kemal’in pamuk toplarken sivrisinek ısırıklarıyla her yeri şişen çocuk işçileridir. Roald Dahl bana şekerleme yapmak, dünyaya gözlerimi kapatmak için verilmiş o rehavet haliydi. Orhan Kemal ise eğrisiyle ve varsa biraz da doğrusuyla hayatı anlatan, sefilliği, açlığı ve yoksulluğu ise istemeden normalleştirendi… Hayata sıkı sıkı sarılmayı ve o rehavet halinden çıkmayı da tembihleyendi. Hayır… istemiyordum asla… istemiyordum çırçır fabrikasında elimi kolumu kaptırmayı makinelere… toprak ağasının gelip yemek diye önümüze ekmek atıp gitmesini, istemiyordum işte…

Bu yüzden bir değil on kolla sarıldım eğitime, okumaya, zihinsel gelişimime.

Beni bugün cahillikten koruyan o cehalete duyarlı antibiyotik Orhan Kemal’dir işte.

Hakkını ödeyemeceğim bir ruh… Ruhu şad olsun…

Bu yazım için oğlu Işık’ı arayıp, yazıma eklememi istediği bir şey var mı diye sordum:

Babamın en sevdiğim sözü ”kara gün kararıp gitmez.” dir dedi.

Başka eklemek istediğin bir şey var mı diyince,

”Ee bir de gençler bol bol okusunlar, okumaktan kimse geri kalmasın.” dedi.

Fazlasıyla basit ama kusursuz bir öğüt. Beni Orhan Kemal, dünyanın bağışıklık kazanılması gereken zorluklarıyla ve bir de ondan yadigâr kalan ailesiyle tanıştırdı.

Okumak, hele hele Orhan Kemal’i okumak, kapkara günlere hazırlanmaktır. Bu yüzden siyasi vaziyetimiz beni sarssa da yok edemedi. Ve bunun da ebedi olmayacağını, denge kanunundan, her şeyin değişmeye yüz tutacağından, son olarak bir de çocukluk aşkımdan biliyorum.

Ümidinizi yitirmeyin yurttaşlarım, kara gün kararıp gitmez!

Uzm. Nöropsikolog Pınar Şengül