The Prologue of The Virgin Man

When we first met, he was a virgin. He told me this with a deep sense of embarrassment in his voice: “I’d understand if you didn’t want to date me, as I’ve never had a girlfriend before.”

I found this appealing. Why should he be embarrassed about being untouched, entirely pure, and all the more promising for a lasting bond? Now, nearly four years on, I see why he was so embarrassed. With those words, he meant that he could not commit to the first woman he fell in love with, as he needed to explore different kinds of women – one who spends a fortune on shopping, one who doesn’t love him as their other half, one who floods social media with endless selfies, one who parties and gets drunk, one who bamboozles, and one who is NOT ME.

Back then, I was innocent enough not to see this when he “confessed” his inexperience to me so shyly. He seemed certain I would leave him over it. Honestly, if I were to meet him now, or anyone else inexperienced or still a virgin, I’d leave immediately. But only after all the hard lessons – the foreshadowing of infidelity.

With my innocent mind at the time, I thought that was it: I’d found the purest man, aged 28, untainted by the touch of other women, in heart and body. He was clean, meant only for me. I felt exhilarated rather than wary when I learned he was untouched. And that was the beginning of all the heartache and tears that would follow in the years to come…

Love and Marriage in the Shadow of Infidelity: A Therapeutic Perspective.

Every year seems to chip away at our families, love, respect, and friendships

I was reminded of this while reading Alfred Adler, the renowned Austrian psychiatrist and psychologist of the 19th century.

In his book, Adler argues that if we feel interest and affection for someone, we must embody all the qualities that such interest demands. These include:

  • Honesty
  • Being a good friend
  • A sense of responsibility
  • Loyalty and trustworthiness

I believe that anyone who hasn’t managed to build a loving and committed relationship needs to recognise where they may have gone wrong.

Adler wrote this in 1913—111 years ago! His insights still resonate today.

Of course, problematic relationships have always existed, but back then, expert psychologists didn’t suggest things like, “Don’t interfere with each other; give each other space. Cheating before marriage is perfectly natural. Wedding stress can lead to infidelity, and these issues can be resolved and forgiven.”

Now, however, this is the prevailing attitude in both Europe and America. The year is 2024.

I’ve received couples therapy training from various institutes in America and Europe, and I continue to learn from different schools of thought.

Sadly, the situation isn’t promising for those who share Adler’s perspective.

We’re taught to tell clients who have been cheated on that reconciliation is possible and that peace can be restored.

As one of the few couples therapists who believes that remaining in a relationship marked by infidelity can harm both partners’ self-respect, I focus my sessions on empowering the betrayed partner.

In those moments, I no longer see a couple; I see someone who has been deceived and disrespected.

I help this person remember their worth and cultivate self-love and respect.

As for my training instructors, they tell couples that these situations can be mended. And from what I can see, they genuinely believe in this possibility.

If even deep-seated traumas can be healed, can the pain of a loved one turning their back on you, deceiving you, and developing feelings for someone else truly be resolved?

Can that knowledge simply be erased from memory? Can we accept it as normal?

According to the latest trends: yes.

They argue that instead of shouting at the child who spills milk, we should simply clean it up. That’s their analogy.

As I listen, I can’t help but chuckle wryly. However, I keep my “backward” thoughts to myself for fear they might disrupt their business.

After all, sharing my views might even make them feel unethical. Critiquing so-called experts often leads to backlash.

Yet I have long since dismissed them in my heart, guided by my respect for love. I know that attempting to correct their beliefs is futile.

Their underlying thought on infidelity among couples is simply this:

“If you didn’t value each other despite everything, you wouldn’t have come to me and spent so much money seeking my support.”

Yes, this is what they say amongst themselves—with a hint of mockery and a sense of superiority, forming a commercial coalition.

Now, to them, I’m one of their own.

In it for money, business, and exploiting people…

But I’m nothing like them.

I refuse to trample on people’s souls, their self-esteem, and most importantly…

Love.

Passion.

Family.

Money can always be earned.

My preference is to earn it for the greater good.

As long as people focus solely on their wallets, neither society, family, nor individuals will ever find peace.

In summary:

Don’t keep dishonest individuals in your life, especially those who betray you.

Spend your money not on those who cheat but on those who respect you.

Avoid seeking couples therapy to address infidelity…

No one deserves to be cheated on.

After all, there is no one else quite like you.

I wish for you to find someone who makes you feel special and unique.

Roy Lichtenstein, We Rose Up Slowly, 1964

Couples Therapist Pinar S.

Cinsellik ve Psikoloji:Tabuların Ötesinde

Bernini, Persephone’un Kaçırılması, 1622, Galleria Borghose.


Tarih boyunca farklı kimliklere bürünen cinsellik, uzun süre suç olarak görüldü. Aşk, en güzel haliyle bile, iki bedenin bir araya gelmesi toplum tarafından utanılacak bir fikir olarak dayatıldı. Ancak son çeyrek asırda, bu dogmalar yavaş yavaş kırılmaya başladı ve cinsellik artık daha özgürce, utanmadan yaşanıyor. İçinde büyüdüğümüz kültür önemli bir etken olsa da, cinselliğe yüklediğimiz anlam da şemalarımızla yakından ilişkili. Sahip olduğumuz şemalar, yaşadığımız zaman ve kültür tarafından etkileniyor.

Maalesef Türk kültüründe, Osmanlı’dan miras kalan etkilerle cinselliği yaşamak, “cezalandırıcılık” şemasına sahip kişilerde zorlayıcı bir tabu haline geldi. Cinsiyet farklılıklarının etkileri de göz ardı edilemeyecek kadar belirgin. Bir kadın veya genç kızsanız, cinselliği yaşamak ahlaksızlık ya da Türkçe’nin kendine has kelimesiyle “namussuzluk” olarak algılanabiliyor. Bu görüş, Anadolu insanının kültürel inançlarından biri olmaya devam ediyor, belki de yavaş yavaş aşınarak…

“Cezalandırıcılık” şeması, özellikle kadınlar üzerinde yoğun bir baskı yaratıyor. Cinsel ilişkiye giren bir kadın, özellikle ilk deneyiminden sonra, “yanlış bir şey yaptım” pişmanlığına yatkın hale geliyor. Dini inançların dışında da bu şema oldukça yaygın. Çünkü dini kurallarla büyüyen atalarımız, bunu geleneklerine de yansıttı. Şu anda dine inanmayan fakat cinselliği hala namussuzluk olarak gören bir kesim var. Bu düşünce, o kadar derinleşmiş ki, kurtulmak uzun zaman alıyor. Kurtulmak, bu şemayı tanımak ve kendimizden uzaklaştırmakla mümkün. Bunu bir terapistle yapmak mümkün olduğu gibi, kişinin kendini tanımasına yardımcı olacak felsefi yazılar ve ikna edici feminist propagandaların da büyük katkısı var.

Artık kadınlar, sadece aileleri veya diğerleri için değil, kendileri için yaşamaları gerektiğini bu feminist propagandalarla daha kolay benimseyebiliyor. İnsanın mutluluğu aramasına dair felsefi argümanlar, nihayetinde bireyi kendi seçimleriyle mutlu olabileceğini göstermeye itiyor. Epikür ve onu takip eden hedonist okullar, “iyi hazdır” prensibini savunmuşlardır. Epikuros’a göre haz, öncelikle acıdan uzak durmakken, Kyreneliler “haz, salt haz olduğu için önemlidir” anlayışıyla anlık hazzı her şeyin önüne koymuşlardır. Anlık haz dediğimizde akla basit ihtiyaçların karşılanması gelir: uyku, yemek ve orgazm.

Orgazm olabilmek üzerine neredeyse yüzyıldır (1945, Kinsey; 1964, Masters & Johnson) araştırmalar yapılıyor. Orgazmın aşamaları, belirleyicileri ve engelleri inceleniyor. Ancak bu süreç tamamen fizyolojik olmasına rağmen (damarların genişlemesi, limbik sistemin uyarılması, endorfin, oksitosin ve vazopressin salınımı vs., hem uyarılmada hem de orgazma ulaşmada bireylerin sahip olduğu şemalar etkili oluyor.

Cinsel ilişkide erkekler tarafından en sık karşılaşılan sorunlardan biri iktidarsızlık. Erekte olamamanın sebeplerinde hipertansiyon, kalp bozuklukları, obezite ve yüksek kolesterol gibi faktörler yer alsa da, genç yaşta sağlıklı bir erkekte bunun temel sebebi “kusurluluk” şemasından kaynaklanabilir. Kendini kusurlu, güçsüz ve beceriksiz hisseden bir erkek, sevdiği kadınla birlikte olurken “beni çekici bulmayacak” veya “ona yetecek kadar güçlü değilim” gibi düşüncelerle kendini strese sokabilir. Bu stres, kortizon salınımını artırır ve ereksiyonu baştan sona bitirir. Yüksek kaygıya sahip bir insanda ise evrimsel mekanizmalarımızdan biri olan “kaç ya da savaş” modu aktive olacağı için uyku, açlık, sindirim, boşaltım ve çiftleşme gibi ihtiyaçlar, sempatik sinir sisteminin uyanmasıyla bir süre susturulacaktır. Cinsel birleşme öncesi, “kusurluluk” şemasına sahip bir erkek tekrar bu kaygıları yaşayacağından, kendini sürekli engellemiş olacaktır. Bunun tedavisi için çeşitli yöntemler arasında, şema terapisi, alınacak bir ilaç kadar, belki de daha uzun vadeli bir çözüm sunabilir. Çünkü şema terapisi, kusurluluk inancından kurtulmayı hedeflerken, ilaçla yapılan çözümler yalnızca bedensel sorunları düzeltmeye yönelik olduğundan kesin bir çözüm sağlamayabilir.

Kadınlarda en sık rastlanan cinsel bozukluk olan vajinismus, ilaçlarla tedavi edilemez. Tek çözüm yolu, kişinin kafasını rahatlatmaktır. Vajinismus yaşayan bireyler genellikle yüksek kaygı ve korkuyla büyümüş olup, sevdiğiyle bile kendini tam olarak teslim edemezler. Vajinismus, dört farklı şema tarafından tetiklenebilir: “kusurluluk/suistimal edilme”, “dayanaksızlık”, “duyguları bastırma” ve yine “kusurluluk” şemaları. Kusurluluk şemasında, kadın erkeğin sözlerine güvenmez ve kendini kullanılmıs hisseder. Güvenemediği için kendisini kasarak cinsel ilişkiye izin veremez, istese bile.

Dayanaksızlık şemasında, cinsellik sırasında ve sonrasında (özellikle hiç cinsel ilişkiye girmemiş kızlar için) yaşanacak acılardan tedirgin olarak, bu acılara katlanamayacağını düşünmekten kaynaklanan bir sorun ortaya çıkar. Bu şemaya sahip kadınlar, “cinsel ilişki sonrası çok canım yanacak”, “uzun süre ağrım olacak” veya “ya başıma bir şey gelirse, mesela hamile kalırsam, ya cinsel hastalık kaparsam?” gibi düşüncelerle boğulurlar ve kendilerini kasarak cinsel ilişkiden kaçınabilirler.

Duyguları bastırma şemasında, kadın istemediği, arzulamadığı ve hatta sevmediği biriyle birlikte oluyorsa, “artık cinsel ilişki yaşama vaktim geldi, her ne olursa olsun daha çok düşünmemeliyim” gibi düşüncelerle duygularını bastırmaya çalışabilir. Bu da fazla rasyonalitenin duygulara ve yaşantılara zarar verebileceğine dair bir örnektir.

Son olarak, “kusurluluk” şemasının kadınlarda nasıl işlediğine değinelim. Birçok kadın, özellikle de Türkiye’de, cinsel ilişkiye girerken ışıkları kapatmayı tercih ediyor ve kendi bedenine bakılmasından rahatsızlık duyuyor. Bu rahatsızlık için bir sebep olmadan, “beni beğenmez” veya “çok kiloluyum” gibi düşünceler aklında sürekli tekrarlanıyor. Kendini kusurlu bularak, bu güzel kadınlar, kendilerinden uzaklaşıyor ve kendi bedenlerine sahip çıkmakta zorlanıyor.

Umuyorum ki, bir gün herkes tüm şemalarını çözebilir ve şemasız bir hayat yaşayabilir.



Cinsel Terapist Pınar Ş.

Love Lessons from Prairie Voles: What Rodents Can Teach Us About Commitment

The prairie vole is a well-known animal, especially in the scientific community, for its fascinating mating and monogamous behavior. Researchers have long been captivated by this small rodent, studying what makes its rare commitment to lifelong partnerships so intriguing. I fully understand that a well-educated neuroscientist might not learn much from this paper. Even I knew about prairie voles around 10 years ago… Considering that I was still a teenager with a developing prefrontal cortex, it shows that this information is widely popular—it’s not (only) that I was particularly wise back then.

Ah, the lovely prairie voles… I’ve always been very fond of them. I once had a dream where I told someone about my concerns for a rodent in distress. Not a cat or a dog, like literally everyone these days!

Today, as a devoted researcher of mating behavior, I was rereading the world-renowned research article on, well… yes, prairie voles.

Published in Nature back in 2006, when I was still a little girl playing with Barbies, Edwards and Self were researching why only a small number of animals are strictly monogamous. It’s monogamy or the highway, as they say!

https://www.nature.com/articles/nn0106-7

They found that different amounts of neurotransmitters, and thus their receptors (which go together like love and marriage), were at play.

For the curious non-neuroscientists: there’s a tiny, addictive area in our brains called the “nucleus accumbens,” which is highly associated with excitement and pleasure.

It’s the endpoint for dopamine, sent from another reward center called the VTA, and it generates motivation—motivation to pursue a partner, 🦑

find good food, 🍄

study neuroscience, 🧠

or even learn the R programming language for better statistical analysis.

Surprising as it may be, I’m spending all my motivational output from my beloved mesolimbic pathway on things that aren’t rose petals, porcini risottos, or lovers serenading from beneath my balcony. Of course, R and neuroscience are definitely worth the sacrifice of my youthful, romantic days!

But let’s get back to the real stars—those adorable prairie voles!

They should be role models for all men (and some women, though less frequently) who put a ring on someone and yet court others with a heartbeat.

From what humanity’s flaky commitment trends have taught us, trusting a man to stay loyal can be… tricky.

Meanwhile, these sweet little munchkins remain like fairy tale dreams, rarely coming true (p-value 0.000000000001 and effect size Cohen’s d being 0.000000000001).

In non-statistical terms (since I am no statistician and shall not speak like one), finding a man with the loyalty of a prairie vole is like finding a 500-carat pink diamond on the pavement—possible, but not very likely!

Male prairie voles have more D1 and D2 (dopamine) receptors in their nucleus accumbens. Specifically, they have more D1 receptors, which inhibit them from cheating—or, in more polite terms, from approaching a stranger female—once they’ve bonded to a beautiful female vole via their D2 receptors.

https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC2994774/

Long critique short:

Get your human males checked for their dopamine-related genes (DRD4, COMT, and DAT1) to learn their genetic predisposition for cheating, a.k.a. wandering off with other women while you could be raising their child.

https://www.genexdiagnostics.com/promiscuity-gene-drd4-test

And lastly, I forgot to mention: male prairie voles bond for life, which is why they are the sweetest rodents—sweeter than chipmunks and capybaras!

Long live prairie voles, for better or worse, for richer or poorer, in sickness and in health!

Neuroscientist & Neuropsychologist Pinar S.

Aldatmanın Gölgesinde Aşk ve Evlilik: Bir Terapi Perspektifi

Her geçen yıl; aileye, sevgiye, saygıya ve dostluklara balta vurmaya devam ediyor.

Bunu 19. yüzyılın imza isimlerinden Avusturyalı psikiyatrist ve psikolog Alfred Adler’i okurken tekrar farkettim.

Adler kitabında bir insanın bir insana ilgi ve yakınlık duyuyorsa, o ilginin gerektirdiğü bütün özelliklere sahip olması gerektirdiğini yazmış. Bunlar şöyle:

“Dürüst olmalı,

İyi bir arkadaş olmalı,

Sorumluluk duygusu taşımalı,

Sadık ve güvenilir olmalıdır.

Böyle bir aşk ve evlilik yaşamını kuramamış bir insanın, hiç değilse bu noktada yanlış yaptığını kavraması gerektiğine inanıyorum. “

Bunu 1913 yılında basılan kitabında yazıyor. 111 yıl önce yazmış Adler. (1913 yılında basılmış ”cinsiyetler arasında işbirliği” kitabı).

Elbette o zamanlarda da vardı sorunlu ilişkiler fakat şimdiki gibi alanında uzman psikologlar o zamanlar ”birbirinize karışmayın, geniş geniş alanlar verin, aldatmalar tam evlilik öncesi doğaldır, evlilik telaşı insanları aldatmaya yönlendirebilir, bunlar çözülebilir, affedilebilir” demiyorlar…

Hem Avrupa’da hem de Amerika’da şimdi durum böyle. Yıl 2024.

Hem Amerika hem de Avrupa’da bulunan Enstitülerden bizzat çift terapisi eğitimleri aldım ve farklı ekollerin eğitimlerini almaya devam ediyorum.

Maalesef, durum Alfred Adler ve onun gibi düşünenler için pek iç açıcı değil.

Aldatılmayla gelen danışanlarımıza bunun çözülebileceğini ve tekrar ateşkesin sağlanabileceğini söylememiz gerektiğini öğretiyorlar bize.

Aldatmanın dahil olduğu ilişkilerde, ilişkinin devam etmesinin her iki kişinin de özsaygısı için zararlı olduğunu düşünen nadir çift terapistlerinden biri olarak, aldatılmayı duyduğum terapi seanslarını aldatılan kişiyi güçlendirmeye odaklandırarak bireysel bir terapiye çeviriyorum.

Artık orada bir çift göremiyorum.

Kandırılan ve sayılmayan bir eş görüyorum.

Bu eşin kendi değerini hatırlaması ve dayanak olarak kendine olan sevgisi ve saygısını oluşturmasında destek oluyorum.

Bizim terapi eğitmenlerimize gelince, aldatılan çiftlere bunun onarılabilir olduğunu söylüyorlar.

Ve gördüğüm kadarıyla kendileri de bunun gerçekten onarılabilir olduğuna inanıyorlar.

İnsanın travmaları dahi onarılır da, sevdiği ve hayatını paylaşmak istediği kişinin ona sırtını dönmesi, kandırması, üstüne başka bir kişiye duygusal ve cinsel hisler geliştirmesi…

Hakikaten onarılabilir mi?

Bu bilgi hafızadan silinebilir mi?

Doğal karşılanabilir mi?

Yeni akıma göre: evet.

Mutfakta süt döken çocuğa bağırmak yerine o sütü yerden silmeliyiz diyorlar. Bu örneği veriyorlar.

Ben dinlerken içimden müstehzi bir şekilde gülüyorum. Ancak onlara göre ”epey gerici” gelecek bu fikirlerimi bir süre dillendirmiyorum.

Sonuçta onların ticaretini ve reklamını bozacak olan bu fikrim, onları içten içe erdemsiz dahi hissettirebilir. İnsanları, hele hele alanında ”uzman” olanları, etik olmayan fikirleri için eleştirmek genelde her daim karşı saldırıyla sonuçlanır.

Oysa ben onları çoktan ”sevgiye” olan saygımla içimde hiç ettim. Onları düzeltmenin namümkün olduğunun da farkındayım.

Aldatan çiftlerle ilgili düşünceleri perde arkasında sadece şu:

”Eğer siz birbirinize hala değer vermeseydiniz bunca şeye rağmen gelip bana size destek olmam için bunca para da dökmezdiniz.”

Evet, böyle söylüyorlarmış içlerinden. Biraz alayla, biraz da üstten bakan bir tavırla aralarında bir ticari koalisyon oluşturmuşlar.

Şimdi, onlara göre, onlardan biriyim.

Para için, ticaret için, insanları yolmak için…

Ama hiç de onlardan değilim.

İnsanların ruhlarını, öz saygılarını ve hepsinden de öte;

Sevgiyi…

Aşkı…

Aileyi…

Böyle ayaklar altına alamam…

Para her şekilde kazanılır.

Toplumun faydası için kazanmak tercihim.

Bir tek cebini düşünenler bu kadar fazla oldukça,

ne toplum,

ne aile,

ne de birey bulamaz huzuru.

Kıssadan hisse,

Size dürüst olmayan,

Hele hele sizi aldatan

Adamları ve kadınları

Hayatınızda tutmayın!

Paranızı da aldatana değil, aldatmayacak olana harcayın.

Çift terapisine aldatılmayla gitmeyin…

Hiç kimse aldatılmayı haketmez.

Çünkü kimsenin bir kopyası daha yoktur…

Sizi ÖZEL ve TEK hissedirecek insanı beklemeniz dileğiyle…

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

2024 Nobel Barış Ödülünü Kıl Payı Kaçırdık.

Yazıma, Türk topraklarında doğmuş, büyümüş ve üniversiteye dek Türkiye’de eğitim almış bir Türk vatandaşı olan, Türkiye’nin ve dünyanın saygın ekonomistlerinden Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nun Nobel Ödülü’nü kıvançla tebrik ederek başlamak istiyorum!


Kurumların nasıl oluştuğu ve refahı nasıl etkilediğine ilişkin çalışmalarda bahsedilen, ilerlemeden yoksun kalan ülkelerle ilgili metni paylaşıyorum.


”Bazı ülkeler, sömürücü kurumlar ve düşük ekonomik büyüme ile sıkışıp kalırlar. Kapsayıcı kurumların getirilmesi, herkes için uzun vadeli faydalar sağlayacaktır, ancak sömürücü kurumlar, iktidardaki kişiler için kısa vadeli kazançlar sunar. Siyasi sistem, iktidardakilerin kontrolü elinde tutmalarını garanti ettikçe, hiç kimse gelecekteki ekonomik reformlar için verdikleri sözlere güvenmez. Ödüllülerin görüşüne göre, bu nedenle hiçbir iyileşme gerçekleşmez.’

Ülkemizin iktisadi düzlemdeki sömürü düzenine yakından tanık olan Prof. Dr. Daron Acemoğlu, ne mutlu ki, bu trajediden faydalı kuramlar çıkartmış ve her ne kadar ekonomik ve teknolojik olarak ilerleyemesek de, bize Ekonomi dalında bir Nobel getirmiş.

Taşların içinden çıkan bir çiçek gibi... 🪨🌿🪨

Böylesi vasat bir ekonomiden Nobel ödülü çıkaran bu vatan daha neler neler çıkartmaz.

Sahi, sayın Devlet Bahçeli çok değil bir 9 ay kadar önce şu barış elini uzatsaydı muhalefete, kim bilir şimdi o da Nobel Barış Ödülünü getirirdi bize hayırlı bir cuma gününde.

Tüh!..

Kıl payı kaçırdık bu sefer.

Umuyoruz seneye “siyaseten” bir barış eli daha uzatır,

Hem hiç alınmayız biz Türk halkı.

Hele ucunda bir de Nobel varsa…

İnanmış rolü yaparız, toplumca … siyaseten 🙂

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.

Gebze’de…

Gebze’de onlarca kediye ve köpeğe olanlar, vicdanı olan herkes için fazlasıyla iç burkucu…

Gözler bu canların işkenceli ölümüne dolarken,

Aklıma bir de perde arkasında,

Hayvandan saymadığımız diğer hayvanlarda…

İnekte, koyunda, kuzuda, buzağıda…

Tavukta, civcivde, horozda…

Ya onlar?

Onlara bu eziyetlerin her saniye,

Uzaklarda, duvarlar ardında, mezbahalarda,

Çok daha beterleri yapılırken…

Biz usul usul…

Hayatımızı yaşıyoruz….

Ne zormuş insan olmak…

Brigitte Bardot ve Andy Warhol

Pek sevdiğimden değil ama modern ve postmodern sanatı benim aksime pek seven bir kardeşim olunca, modern sanata maruz kalarak takip ediyorum.

Bugün cinsel terapi semineri sonrasında beni taksimde yakalayan abim, elbette beni AKM’deki sergilere götürdü. Refik Anadol’un dijital eseri hiç ilgimi çekmediği için görece ”eski” sayılabilecek Warhol’da nefesi aldım. Warhol’u da hiç sevmemişimdir. 1900lü yıllarda olan hiçbir görsel sanatı sevmediğim gibi. Ancak Warhol diğer teknolojik eserlerden sonra biraz da olsa nefes oldu.

Modern sanattan kaçmak artık mümkün değil.

Sanat sanat için olmalı.. Ama modern ve postmodern sanat eserleri sanatı halk için yaptı.

Herkese ulaşacak eserler, nitelikten kaybediyor illa ki. Herkesin bildiği yüzleri resimleştirmek, herkesin kullandığı eşyaları eser diye sunma hali işte bu çağdaş sanat.

Warhol’un herkesin bildiği eseri Çorba konservesi neye işaret eder?

Gerçek bir sanat sever olarak söylemeliyim ki, asla sanatı değil. Konserveyi ve konservenin çağrıştırdıklarından ibaret bir ”sanat eseri”.

Bir anı kalsın diye fotoğraf çekmeden çıkmadın. Eseri güzel bulduğumdan değil, eserin süjesini sevdiğim için çekildim bu fotoğrafı.

Brigitte Bardot hayvanların yaşama haklarına saygısıyla ve onlar içi yaptıklarıyla saygı duyulan bir aktivisittir nezdimde. Bir manken ve sinema oyuncusundan çok ötededir bu davasıyla,

Size Warhol’dan çok daha çok takdire şayan gördüğüm bu güzel kadının bir sözünü aktararak bitiriyorum bu yazımı:

Hayvan hakları için savaşmaya hayatımı adadım çünkü onlar kendilerini savunamıyorlar. Onlar çaresiz, masum ve bize bağımlılar.

Herkesi her türlü hayvanın yaşama hakkına saygı duymaya çağırıyorum.

Bu yapabileceğiniz en insanca davranış.

-Türünden bağımsız her hayvana saygı suyan bir dünyalı.