Çocukluğumdan beri hayatımın bir parçası olan sevgi dolu, çalışkan ve Türk basınında bir önder olan sevgili Güneri amcayı bugün uğurladık.
6 ay önce dostu Türker İnanoğlu’ya köşesinde ”cankuşa veda” diye yer vermişti…
Şimdi sana cankuşa veda diye yazacak biri yok belki, ama duayen’e, ve bir çok genç okur yazarın önünü açan sana, Güneri amcama veda diye yazanlar boldur…
Ben de, geç doğmakla senin gibi öncülere doyamayanlardan olmakla muzdaribim. Oysa çocukluk yıllarıma sevgi dolu gülüşünle girmiş olmadan dolayı şanslıyım.
İyi ki Türkiye’den bir Güneri Cıvaoğlu geçti…
Gazeteyi, dürüst basını, ve gazeteciliği seninle sevdik!
En sevdiğim yazardan sana bu elvedayı yazmak istedim…
”Elveda! Elveda sevgiliye, elveda sarılara, morlara, yeşillere, kırmızılara, turunculara elveda; elveda KARAKÖY – KADIRGA otobüslerine, onun semtine, evinin terasına, terası gözüken kahveye, kahvedeki bayat çayı taze niyetine içtiğim anların mutluluğuna, onun semtindeki kedilere, köpeklere, bozuk parke taşlarına, sütçüye, sütçünün beygirine, beygir nallarının bozuk parkelerde çıkardığı o harikulade sese elveda! Elveda onu düşünerek içtiğim rakılara, yediğim ızgara balık, roka salatalarına… Elveda!” -Orhan Kemal
Nature dergisinde muhtelif makaleler yazmış biyolog ve aynı zamanda bilim kurgu türündeki kitaplarıyla tanınmış H.G. Wells’in bir öyküsünden bahsetmek istiyorum.
Ama öncesinde H.G. Wells’in nasıl kendini bir biyolog olarak tanımlamayıp gazeteci olarak tanımladığından da öte,
Bence fantasitk ve bilim kurgu yazımından daha da iyi olduğu bir yer var, o da tıpkı C.S. Lewis gibi gerçeküstü yazının içine kattıkları ansızın gelen o absürt ve gülünç teşbihler.
C.S. Lewis okurken gülmek çok daha beklendik. H.G. Wells ise trajikomik gülümsemeleri ortaya çıkarıyor. İkisi de oysa kendilerini fantastik yazar olarak nitelerler. Ancak asla fantastik kurguyla yetinmezler. Mutlaka arasına gülmenizi ve düşünmenizi sağlayacak cümleler eklerler.
”Aman Tanrım! Mendil yerine küçük kızı almışım, Özür dilerim bayan, sizi mendil sanmıştım.” cümlesiyle ,olay örgüsüne kaptırmış giderken, karşılaşınca kim gülümsemez ki? C.S. Lewis’i iyi bir komedya yazarı yapan da bu ansızın ve olağanca doğal akıveren yazıları olmalı.
Bazen ne olarak tanımlandığımız bizim tanımımıza yetmez. Hiç kimse zaten tek bir şey değildir ki. Bir mimar sadece mimar mıdır? Pek ala başarılı bir yazar, oyuncu ve anne de olabilir aynı anda. Ve mimar tanımı onun asıl tanımı olmakta yetersizdir, çünkü bizi tanımlayan şey neyden para kazandığımızdan çok neyden zevk aldığımız olmalı. Çünkü insan hedonistik bir varlıktır ve her ne kadar sıkıcı sistemlere adapte olabilse de, eninde sonunda zevk aldığı şeyi tekrarlayacaktır.
Gene kalemim nörobilimsel konuşmalara kayacak oldu. Herkese seslenebilmek için durduruyorum orada kendimi. Özgürlük ne imkansız şey.
Ket vurmalıyım çevreyoluna akan tüm tali yollara.
Şimdi size H.G. Wells’in ”Son Mr. Elwesham’in Hikayesi”nden bahsetmek istiyorum. Hikaye yaşlandıkça, gençlerin bedenlerine geçen bir ruh olan Mr. Elwesham’den bahsediyor. Bir de son kez bedenini çaldığı delikanlı Eden’den.
Eden, genç ruhunu yaşlı adamın bedeninde bulunca bunalıma giriyor. Ve bu bunalımı şu muhteşem cümlelerle anlatıyor:
” Zihniyle bedeni bir olan, yaşının gerektirdiği bedene sahip olan sizler, bu gaddar esaretin benim için ne demek olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Genç olmak, gençliğin tüm arzu ve enerjisiyle dolu olmak ve aniden harap bir bedene kıstırılmak…”
Yazıma başlarken söylediğim gibi, kanaatimce bu iki yazar aslında fantastik yazarlar değildirler, fantastik yazımı bir kisve olarak giyerler. Bu cümlede her ne kadar bir beden değişimine işaret edilse de, bu ruh hali mutlaka H.G. Wells’in kendi hisleri olmalı. Yaşlı bir bedene kıstırılmış genç bir ruh olarak hissediyor olmalıydı kendini.
Bu ruh halini anlayabilmek için yaşlandırmak lazım bedeni (ve ruh pek ala genç kalabilir- zaten çoğu insan demez mi yaşım 50 ama ruhum 18, diye…)
Ama bir de, pek erken yaşta hissedilebilecek bir tezatlığı daha vardır ruh-beden uyumunun.
O da gencecik bir vücutta- hayata tutunmak için sisteme dahil olmak gibi tüm o yorucu merhaleleri aşmak zorunda olan, hayatın neredeyse bütün heyecan ve vesveselerine doymuş yaşlı bir ruhu taşımak…
Dipnot: Ben bir fantastik edebiyat yazarı değilim ve genelde cümlelerim dolaylı anlatımdan uzaktır. Cümlelerimde aktarımlar ve yansıtmalar aramak size doğru analizler yaptırabilir.
Kendini yazar olarak tanımlayan ve yazmaktan tek bir kuruş dahi kazanmayan bir yazar.
Çift terapisti ve nöropsikolog Pınar Şengül’e göre uzun ve mutlu ilişkinin sadece iki bileşeni var. Uyumlu kişilikler ve tenler.
Ünlü psikolog Robert Sternberg Aşk Kuramında ise üç bileşene değinmiş: Tutku, samimiyet ve bağlılık.
Benim kuramımın adı ise ”Huzurlu Tutku kuramı’‘. Tutkunun huzur getirmediğini bilmek için psikolog olmaya gerek yok. Ancak tutkulu ilişkileri de belli bir düzeyde huzura ulaştırmak mümkün. Tutku girdiği her yerde uçları yaşatır. Şiddetli hazlar ve öfkeler iç içedir tutkuda. Bu yüzden büyük aşıkların hikayeleri acı sonlarla biter hep, epik şair Shakespeare’in de yazdığı gibi:
Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar.
Bu sebepten, korkutucudur yıldırım çarpması gibi ani aşklar, karşı konulamaz şehvi duygular.
Her ne kadar yıkım, tutkunun bir getirisi olsa da bu yıkımın şiddetini azaltmak mümkün. O da uyumlu karakter özelliklerini taşıyan bireylerin bir araya gelmesi. Uyumlu derken, benzer karakterlerden bahsetmiyorum. Benzer karakterler, tam aksine, uyumsuz bir ilişkinin tehlike çanlarıdır. Uzun ve huzurlu ilişkileri yaşayan çiftlerin birbirini tamamlayan kişilikleri olduğunu biliyoruz.
Elbette kişilik tek başına yeterli değil zira kültür, din, dil, eğitim ve sosyoekonomik sınıflar büyük bir etki gösterir, ancak bunlar zaten çoğunklukla benzerdir çünkü aynı ortamları ve arkadaş gruplarını paylaşan kişilerin çoğunlukla yakın sosyokültürel arkaplanlara sahip olduklarını biliyoruz. Bu dengeyi, tanışma ortamları zaten daha ilk baştan kurar. (Maalesef sosyal medya ve ”dating app” leri bunu da yapaylaştırdı ve doğal cinsel seçilimi yok etti.) Sosyokültürel yakınlık farkedildikten sonra, kişilik uyumu devreye girer.
Bırakın romantik ilişkiyi, iyi arkadaşlıklar da bu kişilik uyumuna dayanır. Kişilik uyumunu kişilik psikolojisi üzerinde uzmanlaşan bilişsel ve nöropsikologlar analiz eder. Kişilik testlerini yorumlayarak bize uygun kişiliklerle ilişkilere başlamak ve sürdürmek bir çok zarardan bizi kurtarabilir (zaman kaybı başta olmak üzere yaşanacak olumsuz hislerin de gerçekleşmesini önlemek gibi…)
Ten uyumuna gelince, zaten ilişkilerin neredeyse hepsi fiziksel çekim ve dış görünüşle başlar. Ve aynı şekilde, çoğu da bu sebepten biter. Sadece fiziki çekim yeterli değildir bir ilişki kurmak ve devam ettirmek için. Görünüş en güçlü başlatıcıdır ama asla devam ettirici değildir. Devam ettirici, yapıştırıcı kuvvet dimağların uyumudur. Bu yüzden ten uyumunun olduğu kadar, ve hatta daha da fazla kişiliklerin uyumu tutkulu ve huzurlu bir ilişkinin varlığı için şarttır.
Haydi, önce kendimizi tanıyalım. Bunu yapmak için özdeğerlendirme içeren bir testin ücretsiz bağlantısını aşağıda sizlerle paylaşacağım. Ama size önemli bir uyarı yapmak isterim. Sakın ola testi kandırmayın. Hiçbir cevabı eğip bükmeyin, olmadığınız biri gibi görünmeyin. Ruha estetik de makyaj da yapılmaz. Ve inanın, sizi SİZ olarak sevecek birini bulmalısınız. Makyaj akar, estetiğin miadı dolar. Doğal halinizle sizi sevmeyen biriyle yaşamak ömür boyu sürecek bir eziyettir. Bu yüzden, sizi sevecek birilerin olduğuna inanın. Her karakter lazımdır ve o karakterin uyumlu olduğu karakter tipleri de vardır. Kendinize yalan söylemezseniz, ilişkilerinizde mutluluğu bulmanızda size destek olacağım.
Soruları oldukça dürüst bir şekilde ve 7 secenegin tam ortasındaki yani 4. tuşa basmadan cevaplayın. Ortadaki tuş pas geçiyor soruyu.
Ve cevaplarken, genel halinizi düşünün. Özel durumlar istisnadır.
Test sonuçlarınızdan sonra kendinizi tanıyın.. Ve size küçük bir tüyo: sizle aynı karakter tiplemesinde olan insan size bir sevgili olarak asla uyumlu olmayacaktır. İhtiyacınız olan sizin eksik yanlarınızı kapatan biri!
Son günlerde gazete manşetleri ülkece yaşadığımız ekonomik sıkıntılarımız hariç bir de kıyıda köşede beyin göçü oranlarındaki dehşet yükselişten ”dert” yanıyorlar. Burada bir dert olduğunu düşünmeyenlerdenim. Çünkü o gidenlerden biri ben de oldum bir zamanlar. Hem de defalarca. Avrupa’yı adım adım aşındırdım. Aralarında bir tek İngiltere’ye doyamadım. Ama her gidiş bir geri dönüşün sessiz habercisiydi. Hiçbir gidişim, kalıcı olmadı. Bunu taze giden beyinler de zamanla tecrübe edecekler. Türkiye’nin cıvıl cıvıl akşamlarına, hiç bitmeyen kaosuna, yüksek yaşanan duygulara, hamurunda fazlasıyla canayakın ve misafirperver insanlarına alıştıktan sonra her ne kadar doyulmuş olunsa da, bu doygunluk tekrar hasrete dönüştürüverir kendini. Avrupa’da insana batar sadece paranın konuştuğu hayatlar, yüzü asık garsonlar, yaralı parmağa amonyak dökmeyenler… Bunu er ya da geç farkeder Türk genci.
Türkiye’den, özellikle son 20 yıldır, giderken insanı bayram havası bürür. Davulla zurnayla gitmek ister insan. Ama bunca şikayete rağmen, bir süre sonra, gözyaşıyla sayar döneceği günleri.
Her dönüş bu sefer davul zurnadır. Her ne kadar ülkemiz ideolojik ve ekonomik açıdan baltalandıysa da mayası güzeldir bu ülkenin. Fırının sıcaklığını tekrar optimum sıcaklığa düşürene dek, kömür gibi ekmeğini dahi özlersin Türkiye’nin yurttan uzakta. O mayanın tadı, alışanı deli eder. Yapamazsın işte ondan uzakta. Yaparsın, günler, haftalar,aylar hatta yıllar ama içinde tek bir ümitle: VUSLAT gününe ermek…
İnsan elbet alıştığı yeri özler. Bu Türkiye’ye has değildir. İtalyanı, ispanyolu endonezyalısı, da ülkesine döneceği günü düşünür, bekler. Ancak özellikle bizim ülkenin insanı, alıştığı samimiyeti, hala emperyalizme karşı dimdik ayakta duran ananeyi dedeyi ve onun gibi tüm tatlı insanları, paranın değil de muhabbetin değerli olduğu vatanını çok daha ayrı bir demde özler.
Türkiye’de yetişen Türk genci, bağlasan durmaz, soğuk, paraya tapan, nemrut insanların ülkelerinde. Pek ala bilir ki alması gerekenin, ilim bilim ve sanat olduğunu…
Onu alır ve vatanına getirir. Ancak bu gelişinde, gidişinden çok daha kuvvetlidir.
Hem daha bilgili hem de daha çok aşıktır bu sefer bu cennet vatana.
Hiç korkmayın, giden bu akıllı sevgililer, mutlaka geri dönecekler!
İlimle, bilimle, fenle, sanatla ve felsefeyle!
Gazi Paşa’nın Türk tıp doktoru ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 17. Cumhurbaşkanı Sadi Irmak’a telgrafında yazdığı ve yaklaşık bir asır sonra vizyoner fizikçi ve tam bir Atatürk genci olan ağabeyimin bana Londra Üniversitesinde Nörobilim yüksek lisansıma giderken kartposala yazdıklarını şimdi yurtdışına giden tüm Türk gençlerine hatırlatmak istiyorum….
“Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz”
Kıymetli sanat eleştirmeni Doğan Hızlan amcamın da eşliğinde dün gerçekleştirilen Eleştiri ve İnceleme Ödül törenine dair bir anı olarak bu yazıyı paylaşıyorum.
Bir şeyi eleştirebilmek için onu iyi bilmek ve takip etmek gerekir. Sanatı ika edenler kadar sanatı takip edenler de gereklidir. Her sanat dalı seyirciye ihtiyaç duyar diyemem. Bazen sanat eseri sadece sanatçısı için vardır. Ancak, edebiyat ve siyasi söylevleri içeren yazılar mutlaka okuyucuya muhtaçtır. Bu yüzden, edebiyat gibi insan ve toplum bilimlerinin varoluş sebebi onu okura ulaştırmaktır.
Edebiyatı ve siyaseti takip edenler kadar bunu olabildiğince tarafsız eleştirebilenler de iyi ki var.
Doğan amca da bu kıymetli yazarlardan biri. Bize sanattan haber verdiği için ona teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Sanat nedir diye başlayan yüz binlerce yazıdan biri daha olmayacağım! (Paradokslardan ibare bir hayat, hayatın kapsadığı insan ve sonuç olarak paradoksal bir yazar…)
Sanatın ne olduğu sanata dair ve dair olmayan her mecrada tartışıldı. Sanatın ne olduğundan da çok, kimin için olduğu daha da çok tartışıldı.
Sanat, sahi, kimin içinsin sen?
Seni, eylerken keyif çatan sanatçı için mi,
Seni izlerken hisseden ve düşünen sanatsever için mi,
Yoksa senden bihaber olan milyarlar için mi?
Seni fayda için kullanmalı mı? Yoksa sen pragmatik amaçları yoksaydıracak kadar keyfe mi düşürüyorsun insanı?
Bana sorarsan, sen, sanat, benim içinsin.
Onlar, ve diğerleri için değil.
Sen benim içinsin. Ve sadece bana saklı kalansın.
Aşığının maşuğunu paylaşamaması gibi,
Seni pragmatik emellere veremeyecek kadar, kesiyorsun zeminden ayaklarımı.
Sen varken, siyaset, dünya, iktisat ve ülke işleri dahi
Silinip gidiyor aklımdan.
Yani, sanat- sanatçının kendisi içindir sadece. Kim içindir sorusuna yanıt olarak ne halk ne de sanat için değildir…
Hayatta güzel şeylerin bağımlılık yarattığını yaşayarak anladığımdan beri (bırakalım teorik kısmını bir kenara) güzel şeylerden (artık) uzak duruyorum.
Hayatımda alıştığım ve vazgeçemediğim birkaç güzel şey hariç yeni güzellikler eklememeliyim. Her güzele olan istenç, bir acıyı beraberinde geririr. Daha önce tadına bakılmış her güzel şey, yokluğuyla acıyı yaşatır.
Güzellik varken iyidir, keyiflidir. Yokken tam bir târumârdır insanın bedeninde ve ruhunda.
Bunun içindir, her güzel şey keyif verir, keyif veren her şey alışkanlığa dönme meylindedir, alışkanlık bağımlılığa dönüşür…
Ve bu bağımlılıkların yoklukları dayanılmaz bir eziyettir.
Yeni güzellikleri hayatıma eklemeye isteksiz değilim, ekseriyetle dirençliyim. Yokluğuyla canımı yakabilecek hiçbir şeyin keyfine varmak istemiyorum.
Aza kanaat etmek, çok daha az riskli acı söz konusu olunca.
Bu uzak duruşu, çok sevdiğim bir dostumu görmemek isteyişimle daha çok ortaya çıktı. Onu uzaktan sevmenin acısızlığını farkettim. Ya görürsem, ona sarılırsam, birlikte dinlersek o güzel şarkıları, birlikte güler geçersek yaşamın absürtlüğüne… o zaman bunu tekrar ve tekrar istemeyecek miyim? Hayır- istemek istemiyorum. Uzakta olmasına öylesine alıştım ki, artık onun fiziksel mevcudiyetini de aramıyorum. İstemiyorum bunu zihnime hatırlatmayı. O mükemmel dost, hep uzakta kalmalı. Bir telefon, bir e-posta, bir mesaj kadar uzakta. Ama hep uzakta. Ne güzel (ne acısız demek istiyor yazar belki de burada)!
Çok güzel kişileri sevdikten sonra insan bir daha çok güzel insan sevmek istemiyor. Acısı da güzelliğince büyük oluyor da ondan!
Orhan Veli ne doğru demiş oysa: Beni bu güzel havalar mahvetti!
Beni de Orhan, beni de!
Beni bu güzel insanlar mahvetti!
Çocuk yaşımda şefkatli teyzemi, gencecik yaşımda candan öte ananeciğimi ve bir de üstüne kendimden bir parçaymışcasına sevdiğim sevgiliyi sevme hissini kaybedince…
Güzel insanların getirdiği güzel duyguların yok olur olmaz ne travmatize edici olduğunu öğrendim…
Yoklukları bunca zamandır-nöbetlerle gelen- acı dalgalarından ibaret.
Güzel şeyler alışkanlık yapar. Bir yerden sonra sevgi mi alışkanlık mı diye sorarsınız ya. Her ikisi de olmalı aslında cevap. İnsana (zihne) tanıtılmış ve alışkanlık olmayan şey, güzel bir şey olamaz. Alışkanlık olamamışsa ve bilindik olmuşsa, yeterince güzel değildir.
Bana geri dönersek, bir süre daha temel ve zorunlu güzelliklerimle yaşamak istiyorum.
Evet, doğru duydunuz. Maddi varlığının son buluşundan neredeyse bir asır sonrasında bile Atatürk, hala tehlikeli.
İnstagram’ın Atatürk paylaşımlarına engel koymasına hiç şaşırmadım. Her Avrupa ülkesinde Türk’lerle ilgili sanat eserlerine, hatta müzelerde koskoca bölümleri, hatta bir koca katın hepsini (Viyana Sanat Müzesi , Kunsthistorisches Museum) yetmeyip 3 katlı bir müzeyi (Ephesos Museum) Türklere ayırdıklarına defalarca kez şahit oldum. Türk’lerden kalan sevimli (!) hatıraları müzelerde, kiliselerde (St Stephansdom, Çan) , yer yer parklar ve caddelerde yaşattıklarını görmek sıradanlaştı. Türkenstraße (Türk caddesi) , Türkenschanzpark, Tyrkisk Pepper (Norveççe: Türk biberi) ve daha bir sürü şey…
Korku , öğrenilebilir bir duygudur (John B. Watson ”maalesef” bize bunu gösterdi)… Biraz olsun tarih bilen bir Avrupa’lı, Türk’lerin düşünce ve irade gücünden korkmayı öğrenmiş.
Türk, elbette Atatürk’le başlamadı. Türk’ün varoluşundan beri muhtelif zaferleri dillere destan olmuş, ancak Türklüğün en onurlu ve çağdaş sembolü olan Atatürk, çökmekte olan ”Avrupa’nın hasta adamı” nı baştan aşağı edip, bir de bu hasta adamı tedavi etme hilesiyle mirasını paramparça etmek isteyen bütün Avrupalı nazik doktorları alaşağı etmiş…
Böyle hasta bir adamın nasıl bunca doktorun ilacını yutmayıp, onlara hapı yutturduğuna hala inanamıyorlar. Mantıklarının çözemedikleri bu gizden de, el mahkum, korkuyorlar. Çünkü bilinmeyen korkuyu yaratır, var olan korkuyu büyütür.
Korkmakta
ve hatta Türk zekasının ve azminin simgesi olan Atatürk’ü tehlikeli bulmakta haklılar.
Çünkü Atatürk bedenen aramızdan ayrılmış olsa da, bize husumet besleyen ülkelere tehlikesi hala gerektiğinde ortaya çıkmak üzere mevcudiyetini korumakta…
Çünkü…
Mustafa Kemal’ler tükenmez!!! 🇹🇷
️İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin.
-Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Dipnot: . Gazi Paşa yurdun tehlikeden uzak olduğu surette barışçıldı. Türk milletini tehdit eden her ahval ve şeraitte, yurtta barışı korumak için cihanda barışı bozmaya hazırdı. Saldırıyı elinden geldiğince asgari tutmak istese de, Atatürk’ün kırmızı çizgisi Vatan’ın birlik ve dirliğiydi. Yurt’ta sulhümüzü bozanlar olduğu zaman cihanda olan sulhü de bozmak gerekli olacaktır. Unutmayın, bir toplumun barışını bozmak savaştır… Bu yüzden, önce Yurtta sulh, sonra cihanda sulh!
Avrupa komisyonu bir süredir sigara ve türevlerini kamuya açık alanlarda yasaklama önerilerinde bulunuyor. Ocak’ta uygulamaya geçilecek olan öneride gecikmelerin olduğuna dair dış haberler var. Gecikse dahi, böyle bir önermenin komisyonda tartışılması ve oy çokluğuna sahip olması sevindirici.
Bu haber sadece sigara içmeyenleri değil, sigara içip de sevdikleri için kaygılanabilen insanlar için de sevindirici nitelikte. Çocuğunun yanında sigara içmeyen bir ebeveyn, dışarıda çocuğunun bir kafede arkadaşlarıyla otururken de sigaraya maruz kalmasını istemeyebilir- olması gerektği gibi.
Bunun bir yasak olmasına gerek kalmadan zaten etraftaki insanların sağlığına zarar vermeme bilinciyle içilmemeliydi. Ancak maalesef insanoğlu zevklerinde bencil olduğu ve bu bencilliği pek de bilinç düzeyine çıkarmadan yaşadığı için yasaklar bizi birbirimizden koruyor.
Sigara dumanından fazlasıyla rahatsız olan biri olarak, bu haber bana ilaç gibi geldi tabii ki. Çünkü maalesef, sigara (bazen alkolde de olabildiği gibi) sosyal ortamlardaki birlik ve beraberliği zedeleyebiliyor. Alkol almayan biri, alkollü ortama giremeyip toplu eğlencelerden mahrum kalırken, sigara için bu asosyalleştirme oranı çok daha yüksek. Çünkü sigara içilen alanlar diye bir kıstas yok. Her yer sigara içilmeye müsait. Her ne kadar sözde 4 tarafı cam olmayan yerlerde sigara içilme yasağı olsa da, bu kural tepe tepe çiğneniyor. Kapital olan para konuşuyor ve insan sağlığı hiç ediliyor. Parayı veren sadece sigarasını pek ala Türkiye’de rahat rahat tüttürüyor. Sigara dumanından rahatsız olan biri olarak, restoranlara sigara dumanı şikayetinde bulunduğumda beni kapalı alanda havasız bir yere almayı öneriyorlar, sigara içenleri uyarmak asla bir seçenek dahi olamıyor.
Asosyalleşme de apayrı bir vaka. Hadi alkol sevmeyen meyhaneye gitmedi. Sigara dumanı sevmeyen ne yapsın? Parklara, kafelere ve hatta otobüs duraklarına da mı çıkmasın? Yabancı birini uyarmak şöyle dursun, arkadaşlar bile bu konuda duyarsız olabiliyor. Aynı masada otururken bazen sadece nezaket olsun diye ”sigara içsem rahatsız olur musun” sorusundan bana bıkkınlık geldi. Çünkü bunu soran insan sadece laf olsun diye soruyor. Gerçekten kaygılı değil karşısındaki için. Eli çoktan sigaradayken hatta onu yakarken soruyor bunu. Ben defalarca kez ortamdan uzaklaşmak pahasına hayır diyemedikten ve cezasını en az bir tüm gün boyunca tıkalı bir burun ve nefes alamadan geçen bir geceyle ödedikten sonra artık hiç çekinmeden pek hakkım olan ”Hayır”ı söyleyebiliyorum. Ama gene de insanı sigara içenden bir şekilde uzaklaştırıyor bu yanıt. Çünkü sigara içen de sinir oluyor karşısındakinin bu bağımlığına geçici olarak ket vuruşuna. Bu yüzden sigara içen insanlar ya yanlarındakini sigaraya başlatıyor ya da sigara içmeyenlerle pek görüşmeyi tercih etmiyor. Onun da cevabı pek ben merkezci bir taraftan şu oluyor: ”Ee canım dışarda da bir keyfimiz var, onu da mı yapmayalım?”
Ee benim de çok zevklerim var ve dışarda insan içinde yapmıyorum.
Eğer biriyle zaman geçirmek için görüşüyorsan, o insanın en önce sağlığını tehdit etmeyeceksin. Bırak ses tonunu, örfü adeti. Sağlık bu! Sen sigara içip, hücrelerini yok ederken, akciğerini küle dönüştürürken, özgür iraden senindir.
Ama benim özgür irademe de müdahil oluşun pek saygısızca. Sigara içen insanlarla dostluğum hiç kalıcı olmadı. Benim sigaradan rahatsız oluşum zaten onlar için ”ortam ve keyif bozucu” idi halihazırda. Ben de sosyalliğin getirdiği o anlık keyif için uzun dönemde sağlığımı riske atacak kadar saflığı, çoktan çocukluk dönemlerinde bıraktım.
Kıssadan hisse, bu yasak karşısındakine gerçekten saygısı olmayan insanların çoğunluğu sebebiyle fevkalade lazımdı.
Geçenlerde laf olsun diye bile sormayan bir iki insanla masa paylaşırken adeta şoka uğradım. Direkt karşımda sigara içip, dumanı çektikten sonra öylesine mırıldandılar, ”sen rahatsız olmuyorsun di mi” diye.
Canım sıkıldı bu tavra. Ya hu pek umrunda değil zaten besbelli. Çoktan sigara dumanlarını yüzüme yüzüme üflemeye başladın. Kendimi korumak için sigaraları bitene kadar ortamdan uzaklaştım. Sanmıyorum ki bu insanlar tekrar benimle bir masa paylaşmayı düşünsünler. Sigaraları elbette ki yanlarındaki insanlardan daha kıymetli. Ben de bu yüzden zaten seçici olduğum arkadaşlıkta büyük oranlarda arkadaşı silmek zorunda kalıyorum. Çünkü sigara içen ilk ”tamam canım içmem” dese de, yarım saate onun o sigara isteği tekrar vuruyor ve illa ki sigarasını içmek için ortamdan uzaklaştıran kişiye bir sinir harbi içine giriyor. Bağımlılıkların da temeli budur. Rasyonel bir şekilde engellenemediği için, ona ket vuran herhangi bir nesneye de yıkcı olurlar. Bunu sözel olarak belirtmeseler de, illa ki içlerinden ”yahu şununla da eğlenceye gitmemeli, yanında sigara dahi içtirmiyor!” der.
Bu yüzden, bu yasak gelene kadar tarafları seçmeye devam.
Sosyallik için kendini zehirlemek mi yoksa sağlığını korumak için çoğunluktan uzak durup nitelikli azınlık olan bir kitleyle memnun olmayı öğrenmek mi?
Ben ikinciyi seçiyorum yıllardır. Kuru kalabalık içinde hoşbeş edeceğim diye, üst solunum yollarım başta olmak üzere kıymetli hücrelerimi hasarlayamam, azizim.
Evren karşımıza, alanımıza saygı duymayı bir öncelik addeden insanları çıkartsın.
Maalesef bu kitle pek az olduğu için, devlet eline muhtacız.