Geç kaldım ama geldim.

15 Aralığa kadar Merkür Yay burcunda geriye gitti. Bu süreçte Yay burcu insanları bir yerlere elinde olmadan geç kaldı. İletişimde yanlış anlaşılmalara da maruz kaldı. Ama Yay insanı buna alışıktır. Bu yüzden bu yazımda geç kalma üzerine konuşacağım.

Yay yaradılışı gereği gergindir. Gerilmeden okunu atamaz. Bu yüzden her ne kadar en eğlenceli insan olarak tanımlansa da, bir stres yapıcı etkene maruz kalır kalmaz abartılı bir gerginliğe bürünür.

Yay’ı germek pek zor değildir. Hemen hemen her şeye gerilebilir. Bazen kendi düşüncelerine ve yazdığı senaryolara bile.

Ama bir yere geç kalıyorsa, o insandan çok kendisini gerer. O insanın tepkisini düşünmek, gidince asacağı surat, belki tüm buluşmanın güzel enerjisini bozacak o gecikmenin yaratacağı etkiler silsilesi…

Yay insanı en az bulunan burç olduğu için, karşısındakinin de buna anlayışlı davranmayacağı genellemesine çoktan varmıştır.

İnsanların büyük kısmı buluşmaya geç kalan birini hoş görmez, ‘‘Sıkıntı yok canım, ben de seni beklerken başka işlerimi hallettim, dükkanları gezdim, alışverişimi yaptım, kitabımı okudum, e-postalarımı yanıtladım…’’ demez.

Çok az insan böyle olduğu için Yay insanı en ufak gecikmede bile gardını alır, gerilir, okunu bırakmak için.

Evet, Yay önce karşısındakinin tepkisini izler… ve sonra… o oku bırakır.

Bir daha o insanla buluşmayacağını o ilk tepkiden bilir.

Hakikaten, kaç kişi var hayatımızda geç kaldığımızda,

‘‘Sıkıntı değil hayatım, benim keyfim yerinde, sen hiç acele etme’’ diyebilecek?

O insanların sayısını ben pekâlâ bilirim ve o insanlar benim konfor alanım olur.

Onlarla buluşurken, gecikmeme rağmen, beni asık bir suratla karşılamayacaklarını, uzun uzun bunun yüzünden surat asmayacaklarını, ‘‘Neden geç kaldın?’’ diye sitem etmeyeceklerini bilirim.

İnsan kendisini geren insanlardan uzak durmaya meyleder. İster arkadaş olsun, ister başka biri.

Bu kim olursa olsun, böyle küçük meseleleri büyüten insanları ben sevmem.

Uzun yıllar muhabbetim olan insanlarla dahi bu huylarını bildikten sonra görüşmeyi keserim.

Ne gerek var, bir oturup konuşacağız diye onca gerginliği çekmeye?

İnsan insanın zehrini almalı azizim,

Birbirine zehir olmamalı.

Ben seninle buluşmaya geliyorsam ve yolda bir aksilik çıkmışsa, ben o saatte orada olamamışsam, sen şikayet etmek yerine bana dostça yaklaşıp ‘‘Sıkıntı yok canım, hayat bu. Sen planlar yaparken yüzüne güler işte. Sonuçta geldin ya, önemli olan bu’’ diyemiyorsa, ne gerek var öyle bir arkadaşa?

Zaten hayat oldukça tahmin edilemez ve öngörülemez bir muamma.

Yarın şu saatte buluşacağız dersin, hasta olursun, uykusuz kalırsın, işlerinde bir aksaklık olur, metro çalışmaz, otobüs gecikir, trafik vardır, kaza olmuştur… hayat olmuştur kısaca. Life happens.

Her ne kadar vakit nakit olsa da, bazen o nakti yönetemeyiz. Çünkü hayat bizden daha kadirdir işte.

Ben size şunu söylemek istiyorum: Arkadaşınız olur, hatta işiniz olur. Biri size geciktiğinizde bir torba laf ediyorsa, o insandan kaçın. Hiç gerek yok bunlara.

Benim hayatımda bir elin parmağı kadar insan, tıpkı benim gibi, ‘‘Canım acele etme, benim keyfim yerimde’’ der. O insanları da ayrı bir yere koyarım hemen.

Aa, ne ilginç, bana onlarca mesaj atıp ‘’Neredesin, hadisene ben geldim’’ diye boğmadı beni. Geldiğimde güler yüzle karşıladı. Kusura bakma, geciktim çünkü derken bölüp, ‘Önemli değil kuzum, insanlık hali. Ne olacak’ diye konuyu kapattı…’’

Az böyle insanlar ama nadirliği kadar da özeller.

Var onlardan, varız…

Benim için hep büyük bir kriter olmuştur bu.

İnsan mükemmel değildir ya hu, ne bu her şeyi tam dozunda bekleme hali?

Vaktim kıymetli diyorsan, beklerken yapacak işlerini yap.

Ben birini beklerken hiç gerilmem, hatta sevinirim.

‘‘Ne güzel kitabımın bir bölümünü daha okumak için bana zaman hediye etti,’’ derim.

O insan gelince, ‘‘Senin sayende kitabıma daha çok zaman ayırabildim,’’ der, teşekkür ederim hatta.

Geç kalan insanlara kızmadan önce kendinize kızın.

Neden kendinize kalan zamanı değerlendiremiyorsunuz? Beklediğiniz yer her nereyse, yanınızda mutlaka telefonunuz vardır değil mi?

Mesajlar, sosyal medya ve e-postalar cabası.

Kitabınız, derginiz, gazeteniz varsa ne âlâ.

Hele bir de kendi ofisinizde ya da evinizde bekliyorsanız, değmeyelim öyle beklemenin keyfine…

İnsanlara geç kalınca kestiğiniz faturalar, güzel ilişkilerin sonudur.

En azından benim için öyle.

Geç kaldığımda of puf yapacak insanların hiç hayatıma girmemesi dileklerimle…

Hayat bu kadar ‘‘mükemmel’’ olabilmek için çok karmaşık.

Ve madem siz mükemmel olabileceğinizde ısrarlısınız, o zaman siz mükemmel olun ve geç kalan insanı beklerken kendi işlerinizle ilgilenin. O zaman kimse kaybetmez.

Geç kalan bir insanı daha hızlı getiremezsiniz, ama o kalan zamanı daha verimli kullanabilir, bir de o insana gergin bir yetişme baskısı yaşatmazsanız, ne kadar ‘tekrar görüşülesi’ bir insan olursunuz…

Ben şahsen, hayatımda böyle insanları tutmuyorum.

Yanımda, yakınımda olan 5-10 kişiyle bahtiyarım.

Ve yanımdakiler, görüşmelerimize geç kalabilir. Onları beklerken keyifle okumalarımı yaparım. 🙂

Lütfen benimle görüşmeyin, eğer görüştüğümüzde surat asacaksanız ve bana vaaz verir gibi vaktinizin ne kadar kıymetli olduğunu söyleyecekseniz.

Çünkü bazen ben de size, ‘‘Vaktinizi nasıl verimli kullanmanız gerektiğini’’ hatırlatamayabilirim…

-Bir Yay.

End Of An Era

He chose to celebrate my birthday in the most unusual way.

By making me hear his name through the phone—spoken by a cop—he helped me break the bond I had to him.

He did the lowest he could ever do.

There it was, an angelic mask was fallen off fully and it was made of glass.

Now no Japanese technique can mend it.

This is him.

Following his daddy’s commands at the age of 31.

It is pathetic, I am truly sorry for him.

He needs to obey his daddy to “fight” me.

I don’t care about him anymore.

I won’t fight his old parents.

They can’t race my life energy.

And I will enjoy anything that will follow-

The bad as well.

I admit- I enjoy winning every game I play in,

Or being dragged into those games by force.

I embrace all the chaos life brings.

Give the chaos to me,

And let me swallow it at once.

He knows that I can’t be defeated with brute force,

or enforcements.

Yet his father still can’t accept that

I am stronger than all of them.

Yet he still obeys his father,

Like a loyal German Shepherd-

can’t distinguish between the humanistic psychotherapist

and the positive punishment utiliser, cruel behaviourist scientist.

He has learned to obey.

I am sorry for him still.

Wish he was a Lion,

Independent and free to love what his heart truly loved.

I am sorry that his father did not let him love nor live.

Today, he gave me his best present ever-

the present of setting me free of,

unconditional love.

My heart is free of chains, again.

Yet he is chained with his parents’ desires all around.

PS. I wish he had chosen the civil way not the offensive way. Not that I am hurt, but that he’ll be hurt…

I still am sorry for his unfulfilled desires. But the war is accepted on the offences. Just like Atatürk did to Anzac soldiers, his losses will be respected in the land of my generous heart. 🖤

Tell his mama that sent his son from a gigantic love to a cruel war, his heart is now lying in the bosom of my past and in peace.

Kadın kadının kurdudur.

Kadının kadına yurt olduğunu hiç görmedim.

Kadın kadının basbayağı kurdudur.

Yüzüne ”ah vah” yapar,

Arkandan kanadığın yerden kendisine yeni bir konak çıkartır.

Birinin yarası, diğer bir kadının yeni sığınağıdır.

Hem de zevk alırlar bundan.

Kadın kısmına güvenmek yerine,

Görür görmez gardımı almam gerektiğini

Üzülerek kabul ediyorum.

Geç olmadan, bütün iyi niyetli, masum diğer kadınlara öneri olarak bırakıyorum.

Yaranızı bir kadına anlatmayın.

Kanatanı arar, bulur, bir de taparlar.

Mulier mulieri lupus est.

İnsanın Çalışkanlık Arzusu

Biz insanı tembel biliriz. Bu genellikle doğrudur. Normal bir eğride, standard sapma, ortalama ve medyanın 0’a geldiği tam o noktada tembeller vardır. Toplumun büyük çoğunluğu, milliyetten bağımsız tembeldir.

Elbette, bazı milletler ortalamada ve/veya medyanda başka milletlerden görece daha çalışkan veya tembel olabilir. Mesela Amerika’da yaşayan karma milletlerin nedense daha tembel olmaya teşne olduğunu bilirken, Uzak Doğu’lu milletlerin de dünya ortalamasından çok daha çalışkan ve azimli olduğunu da görürüz.

Fakat bu apayrı bir tartışma konusudur. Ve içimdeki, sosyal psikoloji ve siyasi noktalara değinmekten kendimi men ediyorum, daha homojen bir konu için.

Bu da insanın tembellik arzusu ve buna eşlik eden tembel doğası.

Hem psikolojik hem de biyolojik olarak biliyoruz ki, hem hücreler (daha da özelde beyin hücreleri) ve teker teker bireyler kolaya kaçmaya ve bir şeyleri kolay etmeye meyillidir.

Bunu aynı zamanda fiziğin genelgeçer kuramlarından biri daha destekler ki o da entropidir. (Fizikçi bir abiyle büyürken, insan doğasını önce fizikle tanıma şansına sahip oldum!)

Entropi kısaca, düzenden dağınıklığa gitme halidir. Atomlarda olduğu gibi, atomlardan oluşan hücrelerde ve makro düzeylerde insanlarda ve toplumlarda da bir düzensizlik arayışı ve buna olan özlem, pek tabiidir.

Ancak ben şimdi, daha fizik kurallarıyla açıklanmamış fakat yaşayarak gözlemlediğim, öznel ve psikolojik bir meyilden daha bahsedeceğim ki bu da çalışkanlık arzusudur.

Bazen sadece başarmak, daha iyi olmak için değil, sadece çalışmanın verdiği hazdan dolayı insanın çalışkanlığa alışma hali de mümkündür.

Hatta doğada da sığırcık, babun gibi hayvanlarda da kolay bulunan yemeğe değil de çalışarak uğraşılarak kazanılan yemeğe de bir akım görülür.

Her ne kadar çoğunluk tembelliğe teşne olsa da, mutlaka çalışkanlığa teşne hayvanlar, sistemler, ve atomlar bulunuyor. Her normal eğrinin kuyrukları vardır, ve bu kuyruklar tüm dünyayı iyi yönde değiştirebilecek güce de sahiptir.

Yaşasın, keyfekeder çalışmayı sevenler,

Çalışmayı bir huy ve zevk edinenler…

Yaşasın, sophia hedone!

Bilgelik zevki olarak bu kelimeyi literatüre katmış bulunuyorum: Sophiahedone .

Ya da daha kolay bir kullanım için ”Sofihedoni”.

Tepe tepe kullanabilirsiniz, siz standart sapması ± 2 olanlar…

Pınar Şengül

Mercury is in Retrograde, he said.

When I sent him hopeful songs, and he, depressive ones after our final break up, he reminded me that the mercury is in retrograde, so we shall not get back together.

Cause it would break us again.

I knew it better than him. It was me in the first place that taught him about the planets’ and the stars’ influence on human behaviour. Back then, he used to grin at me and tease me endlessly.

He said the same old words, everyone else had said before:

”How could you, Pi, a neuroscientist at mind and heart, can believe in Astrology? ..”

I did try to tell him why… All my reasons.

The constant conjunction of the behaviours of each zodiac sign. The statistics I have held with everyone I knew. Worked out most of the time.

I did my best to show him the beauty of the zodiac.

After him, I never tried to make anyone believe in it.

It took so much time and effort.

And now, whenever someone expresses disbelief, I change the subject-

To things they believe in: Like fashion and religions.

Anyhow,

When he put the fact of the Retrograde in my face,

I tried my best to make him let go of his orthodox belief in the planets!

I told him that we used to break up in retrogrades but not unite.

I was not really sure if I was totally honest.

I only wanted to have his long phone calls again,

Calls only,

As I was in London and he in Istanbul.

Long story short,

He was right.

The retrograde struck us again…

As it did hundreds of times before…

Only after a few days of talking to each other again,

A young girl knelt down to where I was lying on the grass in a park,

nicked my phone, and walked away….

Then we lost contact, he did not email me more than twice.

He was too lazy for emails or online meetings on a computer.

He let me go,

Once again.

He was right,

The mercury retrograde took him away once again.

What would have happened if the mercury had never moved back?

Would he have stayed?

Would he have committed?

Would he have been loy… no.

He was meant to be this way…

Türkiye’den kimler geçti?

Karadeniz’e açılan boğaza karşı, her zamanki gibi biraz moleküler biyoloji, biraz program dili, biraz da 9 kasımın getirdiği hüzünle Nazım okurken telefonum çaldı… Sosyalist demokrat duruşundan asla paye vermemiş emektar bir gazeteci aradı…

Şiirimi bölmeden telefonu açtım.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nı ona okumaya başladım. Nasılsın, iyi misin safhalarını es geçerek.

Çünkü bilir, eğer şiir okur ya da şarkı söylersem telefonu açınca, kişisel hayatımda bir sıkıntı yoktur.

19 yaşında girdi hapise
                        üç arkadaş perdeleri indirip
                        bir kitap okudukları için.

20 dakika şiirin ilk bölümünü okumuşum. 25 dakikalık telefon konuşması.

O dinlemeyi sever, hele konu Nazım’sa…

Daha ilk cümleden anlar Nazım’ın şiirlerini.

Bana da Nazım’ı o sevdirdi zaten.

Kim bilir dünyada ne kadar
                         ne kadar çok işsiz var.
Ama askere almışlardır.
Asker olunca işsiz adam
                         artık işsiz sayılmaz mı?»

Herkes gibi Nazım’ı bir şair olarak bilirken, 1970lerden kalma sarı eski kağıtlara basılmış kitabını elime tutuşturdu, bunu mutlaka oku dedi. Çok seveceksin.

 halkın kanını içer,
            doymazlar, içer içer,
            bırakmazlar ki aksın
                            dere bildiği gibi.

Kan konuşmaz’ı işte o zaman okudum. Yaş 15-16…

300 sayfalık kitabın sadece sonu aklımda, babasına kan konuşmaz diye reddeden bir delikanlının sözüyle bitiyor roman.

Kan’ın değil de ruh bağının değerini o zamanlar Nazım’la tescilledim.

İşte biz de onunla Ruh bağıyız.

«–Usta.
yine tuhaf şeyler düşünüyorsun.»
«–Düşünüyorum evlat.
Geçmiş olsun.»
«–Eyvallah usta..
Düşünmek değiştirmez hayatı.»

Bir inanışa göre, her sayının bir anlamı var ve biz onunla, 7’yiz..

Yani daha önceki hayatlardan birbirimizi tanımış sevmiş, bu hayatta tekrar birbirimizi bulmuşuz.

Hatta o sevgiyi bir söze dökmüşüz. Tekrar buluşacağız diye.

O bana sözünü tutmuş.

Aşık olduğu kadına beni doğurtmuş…

Varlığımı, onun sözünün eri oluşuna borçluyum yani…

«–Yine derinlere daldın ustam.»

Şiirin sonunda,

Nazım’ın etkisinde…

”Ne Nazım’lar, ne Mustafa Kemal’ler geçmiş bu ülkeden bee…” dedim.

O da hak verdi ve hatırlattı müstehzi bir kahkahayla ”mak’us talihimizi”

”Şimdi de Tayyip geçiyor işte…”

İlahi Baba, Sen çok yaşa…

Orhan’ın Nazım’dan hikaye şiir yazmayı ve erkekçe kavga etmeyi öğrendiği gibi

Ben de senden öğrendim; omurgalı duruşu ve bireysel menfaat için vatanı satmamayı,

Önce senden…

π

The Ring

Suddenly, the virgin is surrounding my existence again. Like he ever stopped.

It is due to this phones, reminding us of memories.

Photos from a year ago, where him and I finally got rings,

That had our names in it with the symbol of eternity-

Was on our fingers.

Was he really happy? I doubt so.

It was me-

Me and my 3 years craving for a symbol.

He could not resist my repetitions after that many years.

He was out of excuses and patience,

So he went and got us the rings-

The ones I chose.

He only cared about the colour.

He would not wear yellow gold nor the platinum.

He wanted the white gold only.

So I went with it.

After all, my dream was coming true:

Making us official.

I know how naive I sound.

But this is love.

Makes you even more naive.

As Shakespeare says,

“For to be wise and love exceeds man’s might.”

I was wise before (and after) him…

The ring did not last long.

He took it off whilst playing volleyball-

And most probably- whenever he was around girls he liked-

And near his mum- having a tantrum at me,

Just cause I was upset with his ”over the top” intimacy

with a girl from work.

She was one of his crushes.

One of the twenty I knew of.

She was asking if they could go alone to a concert-

without me.

I lashed out.

He lashed out- accusing me for lashing out.

He took off the ring

Threw it on the floor-

Shouted.

Near his mum…

That I was suffocating him with my jealousy.

Like I was wrong all along.

He was always right.

I should have kept silent.

Or he could play the dramatic act,

And show everyone that he was the victim.

Victim of a …

???

Lover???

I still can’t name it exactly.

Perhaps, he knows what it is.

He’s always ready to put the blame on me.

I was suffocating him with my love!! Yes here it is,

It was a gigantic love-

That did not give him the space to love back.

Cause I loved enough for the two of us.

I cared enough- or too much!

Anyways,

Now, somewhere

He is still complaining about me.

That I loved too much!

Things could have been much better if only…

I did not love that much..

If he could only feel

More masculine,

More giving,

More caring…

But I did it all…

He felt incompetent faced with my love,

As he said.

He wanted someone,

That loved just enough.

That cared just enough .

But not too much.

Someone not as motherly

and protective as I was.

Someone that was more human,

Less stable,

More histrionic,

Riskier.

He last said,

I was his safe harbour,

And he was meant to sail off…

I still can’t understand what he meant.

Arthur the Gramps

Not Arthur the King.

Not the TV series character.

The one that is my soul-mate,

Apart from me loving the extravagance,

and him, total frugality.

Though there are times, I’ve seen,

Him getting sunk in,

Vanilla ice cream,

Topped up with all kinds of berries!

I- really- did see with my bare eyes.

Him gulping down gallons of fizzy water-

Though it was for the ailment of his muscle aches,

He was being extravagant at times,

Just like I was.

But in his eyes,

I was always the extravagant girl,

Buying tons of vegan food,

Enough for the Army of Napoleon, …

(I’ll admit, I can’t help but smile as I type this…)

Reading 10 different book on:

Neuroscience, Anthropology and Dementia…

Whilst he was the one that reads Neuroscience in the day,

and in the evenings,

An autobiography of a man,

He literally met in the library.

Which he does not enjoy at all!

And yet I am do one that is extravagant.

Dear Sir Arthur (no, not Conan Doyle)

The Arthur that is an engineer,

Yet has an MSc on Neurosciences!

Yes you,

You are as extravagant as I am,

Maybe even more!

In the end, I am just a plain girl,

That has narrow interests in

Fashion, cosmetics and all the feminine things.

And rarely,

Ethics, philosophy, neuroscience, politics and primates.

My simplicity is nothing near your extravagance.

Last but not least….

I hope he cuts on the Vanilla Ice Cream,

and switches to something I also can nibble from!

Such as the vegan cheesecakes that the Marks and Sparks does!

Till they get them off the shelves!

Pi the extravagant.

 

Gıdamızda neler neler var?..

Hayvansal ürünlerin her birinde bozulmasını önlemek için envai çeşit kimyasal kullanılıyor.

Bunlara maruz kalmayı azaltmak için çok basit bir yol var…

Bitkisel beslenmek.

Bugün de peynirden ciltte döküntü yapan ve uzun dönemde bağırsak florasını bozan antifungal olan Natamisin çıktı.

Uzak duralım!

https://www.sozcu.com.tr/her-cikan-rapor-midemizi-daha-fazla-bulandiriyor-tulum-peynirinden-cikanlar-pes-dedirtti-p98676

101 🇹🇷

Üzerinde yaşadığımız topraklarda
İlimi, bilimi, sanatı ve felsefeyi mümkün kılan
En güzel bayramımızın ikinci yüzyılının ilk yılını kıvançla kutlarım!
🇹🇷 ❤️🤍

29 Ekim Balosu, Londra Türk Konsolosluğu.

-Bir Cumhuriyet Genci Pi.