Atatürk tehlikesi!..

Evet, doğru duydunuz. Maddi varlığının son buluşundan neredeyse bir asır sonrasında bile Atatürk, hala tehlikeli.

İnstagram’ın Atatürk paylaşımlarına engel koymasına hiç şaşırmadım. Her Avrupa ülkesinde Türk’lerle ilgili sanat eserlerine, hatta müzelerde koskoca bölümleri, hatta bir koca katın hepsini (Viyana Sanat Müzesi , Kunsthistorisches Museum) yetmeyip 3 katlı bir müzeyi (Ephesos Museum) Türklere ayırdıklarına defalarca kez şahit oldum. Türk’lerden kalan sevimli (!) hatıraları müzelerde, kiliselerde (St Stephansdom, Çan) , yer yer parklar ve caddelerde yaşattıklarını görmek sıradanlaştı. Türkenstraße (Türk caddesi) , Türkenschanzpark, Tyrkisk Pepper (Norveççe: Türk biberi) ve daha bir sürü şey…

Korku , öğrenilebilir bir duygudur (John B. Watson ”maalesef” bize bunu gösterdi)… Biraz olsun tarih bilen bir Avrupa’lı, Türk’lerin düşünce ve irade gücünden korkmayı öğrenmiş.

Türk, elbette Atatürk’le başlamadı. Türk’ün varoluşundan beri muhtelif zaferleri dillere destan olmuş, ancak Türklüğün en onurlu ve çağdaş sembolü olan Atatürk, çökmekte olan ”Avrupa’nın hasta adamı” nı baştan aşağı edip, bir de bu hasta adamı tedavi etme hilesiyle mirasını paramparça etmek isteyen bütün Avrupalı nazik doktorları alaşağı etmiş…

Böyle hasta bir adamın nasıl bunca doktorun ilacını yutmayıp, onlara hapı yutturduğuna hala inanamıyorlar. Mantıklarının çözemedikleri bu gizden de, el mahkum, korkuyorlar. Çünkü bilinmeyen korkuyu yaratır, var olan korkuyu büyütür.

Korkmakta

ve hatta Türk zekasının ve azminin simgesi olan Atatürk’ü tehlikeli bulmakta haklılar.

Çünkü Atatürk bedenen aramızdan ayrılmış olsa da, bize husumet besleyen ülkelere tehlikesi hala gerektiğinde ortaya çıkmak üzere mevcudiyetini korumakta…

Çünkü…

Mustafa Kemal’ler tükenmez!!! 🇹🇷

İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin.

-Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Dipnot: . Gazi Paşa yurdun tehlikeden uzak olduğu surette barışçıldı. Türk milletini tehdit eden her ahval ve şeraitte, yurtta barışı korumak için cihanda barışı bozmaya hazırdı. Saldırıyı elinden geldiğince asgari tutmak istese de, Atatürk’ün kırmızı çizgisi Vatan’ın birlik ve dirliğiydi. Yurt’ta sulhümüzü bozanlar olduğu zaman cihanda olan sulhü de bozmak gerekli olacaktır. Unutmayın, bir toplumun barışını bozmak savaştır… Bu yüzden, önce Yurtta sulh, sonra cihanda sulh!

  

Sigara yasağı gerekli mi?

Avrupa komisyonu bir süredir sigara ve türevlerini kamuya açık alanlarda yasaklama önerilerinde bulunuyor. Ocak’ta uygulamaya geçilecek olan öneride gecikmelerin olduğuna dair dış haberler var. Gecikse dahi, böyle bir önermenin komisyonda tartışılması ve oy çokluğuna sahip olması sevindirici.

Bu haber sadece sigara içmeyenleri değil, sigara içip de sevdikleri için kaygılanabilen insanlar için de sevindirici nitelikte. Çocuğunun yanında sigara içmeyen bir ebeveyn, dışarıda çocuğunun bir kafede arkadaşlarıyla otururken de sigaraya maruz kalmasını istemeyebilir- olması gerektği gibi.

Bunun bir yasak olmasına gerek kalmadan zaten etraftaki insanların sağlığına zarar vermeme bilinciyle içilmemeliydi. Ancak maalesef insanoğlu zevklerinde bencil olduğu ve bu bencilliği pek de bilinç düzeyine çıkarmadan yaşadığı için yasaklar bizi birbirimizden koruyor.

Sigara dumanından fazlasıyla rahatsız olan biri olarak, bu haber bana ilaç gibi geldi tabii ki. Çünkü maalesef, sigara (bazen alkolde de olabildiği gibi) sosyal ortamlardaki birlik ve beraberliği zedeleyebiliyor. Alkol almayan biri, alkollü ortama giremeyip toplu eğlencelerden mahrum kalırken, sigara için bu asosyalleştirme oranı çok daha yüksek. Çünkü sigara içilen alanlar diye bir kıstas yok. Her yer sigara içilmeye müsait. Her ne kadar sözde 4 tarafı cam olmayan yerlerde sigara içilme yasağı olsa da, bu kural tepe tepe çiğneniyor. Kapital olan para konuşuyor ve insan sağlığı hiç ediliyor. Parayı veren sadece sigarasını pek ala Türkiye’de rahat rahat tüttürüyor. Sigara dumanından rahatsız olan biri olarak, restoranlara sigara dumanı şikayetinde bulunduğumda beni kapalı alanda havasız bir yere almayı öneriyorlar, sigara içenleri uyarmak asla bir seçenek dahi olamıyor.

Asosyalleşme de apayrı bir vaka. Hadi alkol sevmeyen meyhaneye gitmedi. Sigara dumanı sevmeyen ne yapsın? Parklara, kafelere ve hatta otobüs duraklarına da mı çıkmasın? Yabancı birini uyarmak şöyle dursun, arkadaşlar bile bu konuda duyarsız olabiliyor. Aynı masada otururken bazen sadece nezaket olsun diye ”sigara içsem rahatsız olur musun” sorusundan bana bıkkınlık geldi. Çünkü bunu soran insan sadece laf olsun diye soruyor. Gerçekten kaygılı değil karşısındaki için. Eli çoktan sigaradayken hatta onu yakarken soruyor bunu. Ben defalarca kez ortamdan uzaklaşmak pahasına hayır diyemedikten ve cezasını en az bir tüm gün boyunca tıkalı bir burun ve nefes alamadan geçen bir geceyle ödedikten sonra artık hiç çekinmeden pek hakkım olan ”Hayır”ı söyleyebiliyorum. Ama gene de insanı sigara içenden bir şekilde uzaklaştırıyor bu yanıt. Çünkü sigara içen de sinir oluyor karşısındakinin bu bağımlığına geçici olarak ket vuruşuna. Bu yüzden sigara içen insanlar ya yanlarındakini sigaraya başlatıyor ya da sigara içmeyenlerle pek görüşmeyi tercih etmiyor. Onun da cevabı pek ben merkezci bir taraftan şu oluyor: ”Ee canım dışarda da bir keyfimiz var, onu da mı yapmayalım?”

Ee benim de çok zevklerim var ve dışarda insan içinde yapmıyorum.

Eğer biriyle zaman geçirmek için görüşüyorsan, o insanın en önce sağlığını tehdit etmeyeceksin. Bırak ses tonunu, örfü adeti. Sağlık bu! Sen sigara içip, hücrelerini yok ederken, akciğerini küle dönüştürürken, özgür iraden senindir.

Ama benim özgür irademe de müdahil oluşun pek saygısızca. Sigara içen insanlarla dostluğum hiç kalıcı olmadı. Benim sigaradan rahatsız oluşum zaten onlar için ”ortam ve keyif bozucu” idi halihazırda. Ben de sosyalliğin getirdiği o anlık keyif için uzun dönemde sağlığımı riske atacak kadar saflığı, çoktan çocukluk dönemlerinde bıraktım.

Kıssadan hisse, bu yasak karşısındakine gerçekten saygısı olmayan insanların çoğunluğu sebebiyle fevkalade lazımdı.

Geçenlerde laf olsun diye bile sormayan bir iki insanla masa paylaşırken adeta şoka uğradım. Direkt karşımda sigara içip, dumanı çektikten sonra öylesine mırıldandılar, ”sen rahatsız olmuyorsun di mi” diye.

Canım sıkıldı bu tavra. Ya hu pek umrunda değil zaten besbelli. Çoktan sigara dumanlarını yüzüme yüzüme üflemeye başladın. Kendimi korumak için sigaraları bitene kadar ortamdan uzaklaştım. Sanmıyorum ki bu insanlar tekrar benimle bir masa paylaşmayı düşünsünler. Sigaraları elbette ki yanlarındaki insanlardan daha kıymetli. Ben de bu yüzden zaten seçici olduğum arkadaşlıkta büyük oranlarda arkadaşı silmek zorunda kalıyorum. Çünkü sigara içen ilk ”tamam canım içmem” dese de, yarım saate onun o sigara isteği tekrar vuruyor ve illa ki sigarasını içmek için ortamdan uzaklaştıran kişiye bir sinir harbi içine giriyor. Bağımlılıkların da temeli budur. Rasyonel bir şekilde engellenemediği için, ona ket vuran herhangi bir nesneye de yıkcı olurlar. Bunu sözel olarak belirtmeseler de, illa ki içlerinden ”yahu şununla da eğlenceye gitmemeli, yanında sigara dahi içtirmiyor!” der.

Bu yüzden, bu yasak gelene kadar tarafları seçmeye devam.

Sosyallik için kendini zehirlemek mi yoksa sağlığını korumak için çoğunluktan uzak durup nitelikli azınlık olan bir kitleyle memnun olmayı öğrenmek mi?

Ben ikinciyi seçiyorum yıllardır. Kuru kalabalık içinde hoşbeş edeceğim diye, üst solunum yollarım başta olmak üzere kıymetli hücrelerimi hasarlayamam, azizim.

Evren karşımıza, alanımıza saygı duymayı bir öncelik addeden insanları çıkartsın.

Maalesef bu kitle pek az olduğu için, devlet eline muhtacız.

Bazı yasaklar iyi ki var!

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.

İşsiz, Torpilsiz, Doktoralı.

Günün manşetlerinde en çok ilgimi çeken başlık: İşkur’a başvuran doktora mezunu arkadaşımız oldu. İşkur’a başvuran on binlerce üniversite mezunu içler acısı. Eğitimli gençler aç gezerken (veya gezemezken!) , eğitimsiz gençler paralarını barlarda, meyhanelerde, gece klüplerinde, kumarhanelerde har vurup harman savuruyor.

Çok sevgili Behiç Ak, çizgisiyle her zaman herkesi gülümsetmeyi başarıyor. Cumhuriyet’teki ”Kim kime dum duma” adlı karikatür alanında bugün bu manşete benzer bir konuyu çizmiş o da.

6 mini çizim ve 6 kısa cümleyle, genç beyaz Türk’lerin ne yaşadığını anlatmayı başarıyor.

Bu arada, kendisine teşekkür ederim canı gönülden. Gençlerin işsizliği kimseleri pek tedirgin etmezken, kendisi de ablası Sevim Ak gibi çocukları ve gençleri unutmuyor, unutanlara da hatırlatıyor.

İyi ki varsınız Ak kardeşler… Bu sıkıntılı dönemde, gençlerin ve çocukların sesi olduğunuz için minnettarız.

Gençleri hatırlayın ve kültürlü gençlere istihdam yaratma imkanı olan herkes lütfen bu imkanı yaratsın…

Çünkü siz bilirsiniz, genç olmanın ne olduğunu,

Ama biz gençler, yaşlılığın ne olduğunu bilmeyiz …

Yaş 110, yolun yarısı bitmedi!

Orhan Kemal’in yaşı 110 oldu bugün. Ama yolun yarısı dahi bitmedi. Çünkü hala Orhan Kemal’in 1950’lerde dert yandığı sorunlarla cebelleşiyor Türkiye… Orhan Kemal eskimedi… Bu bir iltifat gibi duyulsa da, Türkiye’ye gelen bir acı eleştiri. Keşke Türkiye ilerleseydi de, Orhan Kemal’i şimdilerde okurken; ”Ah be, eskiden ne zorluklar çekermiş orta sınıf, yani soylu, torpilli, yandaş olmayanlar!” diyebilseydik.. Ama Orhan Kemal’in hikaye ve romanları bugünün Türkiyesine hala capcanlı bir ayna tutuyor. İç burkucudur romanları, kaptırırsan kendini ağlarken bulursun ve bu ağlayış şimdilerde bütün kızların okuduğu o Jojo Moyes romanlarındaki romantik ayrılık hikayelerine benzemez. Hakiki bir burukluktur. Bilirsin ki, gözünün görmediği yerlerde, Türk milleti bu acıları çekmeye devam ediyor. Maalesef artık büyük ihtimalle senin de çektiğin gibi… Eskisi gibi maddi zorluk köyde, kasabada da değil artık, şehirlide. Anası babası Istanbullu olan da çekiyor bunları, belki daha az ama çekiyor mu çekiyor… Herkesin ekonomik sıkıntısı arttı. Gaussian eğrinin ucunda olanların yoksulluğu da yoksullukları kadar arttı. Yani yoksul yüzde 50 daha yoksulken orta sınıf yüzde 20 daha yoksul gibi bir eşitsiz dağılım eğrisi… Aynı şekilde, zengin de yüzde 70, 80 hatta 90 daha zengin. Dağılım eğrisini bozarcasına..

Bu konudan dava etmeli onları. Siz bizim çan eğrimizin şeklini nasıl bozarsınız böyle oransızca diye? Bizim kaybettiğimiz yüzde 20’yse, siz de yüzde 20 kazanın canım, bari simetriyi koruyalım, göze güzel görünsün. Yok, illa Kübizm’den, Dadaizm’den esintiler taşıyacak zamanın Türkiye’si. Bu kadar absürt olmayı her şeyde nasıl başarıyorlar, pes doğrusu. Poussin’inki kadar düzgün bir tabloya pek uzak değilken Gazi Paşa’nın fiziki mevcudiyetinde, şimdi Picasso’nun tuvalleri kadar karman çormanız. Kimin eli kimin cebinde bilmiyoruz, E Picasso da bilmezdi zaten. O kimin gözü kimin ağzında, onu dahi bilmezdi. Daha ne kadar karışabilir ki bir sistem? Karışa karışa bir yerden sonra ters karışma olur da düzenlenebilir mi etraf? Sanki karışıklığın da bir sınırı varmış gibi hissediyorum. Son raddesine gelince karışıklığın, her karışma biraz daha düzenlenme olabilir (mi?).

Bugün hayatıma isminini Sümerlerin tabletlere kazıdığı gibi kazıyan Orhan Kemal’imin 110. yaş günü. Ben kendimi bildim bileli o var fikir dünyamda. Sevim Ak’dan sonra keskin bir geçişle Orhan Kemal okumaya başlamıştım ortaokul yıllarında. Benim Roald Dahl’um Orhan Kemal’dir.

Roald Dahl’un çok çikolata yemekten şişen zengin çocukları, Orhan Kemal’in pamuk toplarken sivrisinek ısırıklarıyla her yeri şişen çocuk işçileridir. Roald Dahl bana şekerleme yapmak, dünyaya gözlerimi kapatmak için verilmiş o rehavet haliydi. Orhan Kemal ise eğrisiyle ve varsa biraz da doğrusuyla hayatı anlatan, sefilliği, açlığı ve yoksulluğu ise istemeden normalleştirendi… Hayata sıkı sıkı sarılmayı ve o rehavet halinden çıkmayı da tembihleyendi. Hayır… istemiyordum asla… istemiyordum çırçır fabrikasında elimi kolumu kaptırmayı makinelere… toprak ağasının gelip yemek diye önümüze ekmek atıp gitmesini, istemiyordum işte…

Bu yüzden bir değil on kolla sarıldım eğitime, okumaya, zihinsel gelişimime.

Beni bugün cahillikten koruyan o cehalete duyarlı antibiyotik Orhan Kemal’dir işte.

Hakkını ödeyemeceğim bir ruh… Ruhu şad olsun…

Bu yazım için oğlu Işık’ı arayıp, yazıma eklememi istediği bir şey var mı diye sordum:

Babamın en sevdiğim sözü ”kara gün kararıp gitmez.” dir dedi.

Başka eklemek istediğin bir şey var mı diyince,

”Ee bir de gençler bol bol okusunlar, okumaktan kimse geri kalmasın.” dedi.

Fazlasıyla basit ama kusursuz bir öğüt. Beni Orhan Kemal, dünyanın bağışıklık kazanılması gereken zorluklarıyla ve bir de ondan yadigâr kalan ailesiyle tanıştırdı.

Okumak, hele hele Orhan Kemal’i okumak, kapkara günlere hazırlanmaktır. Bu yüzden siyasi vaziyetimiz beni sarssa da yok edemedi. Ve bunun da ebedi olmayacağını, denge kanunundan, her şeyin değişmeye yüz tutacağından, son olarak bir de çocukluk aşkımdan biliyorum.

Ümidinizi yitirmeyin yurttaşlarım, kara gün kararıp gitmez!

Uzm. Nöropsikolog Pınar Şengül

Vay İmansız Edebiyatseverler!

Geçen hafta Balıkesir’de Edebiyat sohbetleri adı altında Yaşar Kemal incelemesi yapan birkaç akademisyen toplanıp bir kafede panel düzenlediler. Dinlemeye gidenler arasında amcamın eşi vardı, onun yanında oturup dinlemeye çalışıyordum. Bir ara, bir inşaat işçisi yengeme yaklaşıp konuşmacıya ve dinleyiciye de saygı duymadan yengeme seslendi: “Abla, bir din hocası gelse konuşma yapsa bu kadar kişi gelir mi, hey hey’’ dedi Edebiyat dinleyicisini ‚dinsizlikle suçlarken onları aynı zamanda da bilinçsizlikle de eleştirmekti derdi.
Hoca konuşunca bir topluluk neden yok kafelerde, ama bir sanat paneli bunca kişiyi topluyor? Kendi içinde dini bütün olmakla kendini tanımladığını düşündüğüm bu kişi, din hariç konuşmaları değersiz bulmakla kalmıyor, bir de bunu dinleyenleri hor görüyor.
„Hoca olsa gelmezdiniz ama…“ diyor.

Din sohbetlerine kimse gelmez. Vaazları dinlemezler ama.
İşte böyle dinsiz imansız ve buna bağlı olarak da yolundan çıkmış bir insan sürüsüydük biz onun gözünde.

Benim gözümde bu cümleyi kurduktan sonra onun ne olduğunu o asla bilemedi.. Bunu merak dahi edecek kadar kendi dünyasından çıkamamıştı zaten.

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.

Uyutan Servet



Poverty and Wealth (Yoksulluk ve Zenginlik)


William Powell Frith , 1888 

Dilenciler kardeş diyebilir sana, yine de olabilirsin kralın biri. 


Düşten Taç (Traumgekrönt), 1896, Rainer Maria Rilke.

En çalışkan insanlar genelde sosyoekonomik olarak geride kalmış bölgelerden çıkıyor. Türkiye diasporası için düşündüğümüzde, Doğu bölgelerimizden gelenlerin hem azimli hem de batılılara kıyasla fazlasıyla çalışkan olduğunu biliriz. Batı Avrupa ülkelerinde de burslu gelen öğrencilerin çoğu Asyalılardan oluşur. Çin, Hindistan, Pakistan gibi ülkeler başta gelir.  Nasıl oldu da o yokluktan ve zorluktan tıp kazandı deriz? Nasıl oldu da yetmedi Nobel aldı hatta deriz? Aslında biraz fizik biraz da ruh bilimi bilgisi yeterlidir bunları anlamak için. Doğa dengeyi arar. İnsan da içinde kendi doğasını mutlaka dengeye getirir. Yokluktan varlık çıkarmasını bilir.

Bu yüzden, maalesef, çok varlıklı ailelerin çocukları da aile şirketlerinde devam eder olsa olsa, kendi yollarını pek nadir çizerler. Toplumdaki eşitsizlikler sadece ekonomik ve sosyal değil, aynı zamanda cinsiyet temellidir. Bu toplumsal dengesizlikler, özellikle kadınların yaşadığı zorlukları ve onların ruhsal gücünü ortaya çıkarır. Kendi talihini kendi çizenler genelde zor ekonomik şartlarda yetişenler oluyor. 

Bir şey keşfetmeli, yazmalı, çizmeli, üretmeli ki o zor koşullardan kurtulmalı, kurtulmakla kalmayıp bir de o zorlukta yaşayan anasını babasını bacısını kardeşini çekip çıkarmalı oralardan. Daha büyük bir gayeye hizmet eder zorluğun içine doğan. Kendini kurtarmakla kalmaz bir de ailemi de rahata erdirmeliyim diye hayaller kurar durur. O hayalleri ise sürekli kırbaçladığı, kırbaçlandığı için dayanıklılığını arttırdığı ruh gücüyle gerçekleştirir.

Pek kolay bir hayat, insanı gelişmeye zorlamaz. Ama pek zor bir hayat da insana sanata ve felsefeye ayıracak bir lüks olan zamanı vermez. Bu yüzden asla krallar kraliçeler gibi yaşamayı istememeli ülkemizin ve ilerlemenin bekası için, zira bu bizi geriye atar, lakin aynı şekilde çok zengin ve çok fakirlerin bir arada olduğu bir ülkede yaşamak da bizi sanatsız, felsefesiz ve hatta edebiyatsız bile bırakabilir. Zamanında, Marks ve Engels’in kurmayı düşlediği toplumun beşeri ve temel bilimleri destekleyici olduğunu görebiliyorum. Üstüne fikir beyan edilmesi hassas ve zorlayıcı konular bunlar. Her yere çekilebilir ama ben çekmenizi istemem. Ne komünist ne kapitalist bir düzeni desteklemem. Sadece keşke böylesine uçurumlar olmasa zenginle fakir arasında, diğer bir deyişle tembellik etmesine izin vermesek zenginlik içinde yüzenlere, ve bu kadar düşündürmesek köyden onca zorlukla şehre tıp, mühendislik ya da hukuk okumak için gelenin boğazından geçen lokmayı memleketteki ailesinin boğazından ne geçiyor diye düşünerek zar zor yutmasına… Yani, insan dediğin insan olana dek biraz zorlukla hamlığından pişendir. 

Son olarak, farkettim ki, paranın azlığı insanı çalıştırırken, fazlalığı pek obezleştiriyor hem zihni hem bedeni. Sanki paranın da bir dengesi olmalı. Belki ilk bakışta, fazlasından zarar gelmeyecek tek şey para diye düşünürüz, ancak kesinlikle her şeyde olduğu gibi parada da azı karar çoğu zarar. Kendi adıma konuşursam, tekrar gelsem dünyaya orta sınıf bir aileye doğmayı isterim. Yeteri kadar aşım ve kitabım olduğu müddetçe ilerlemeye devam edeceğimden eminim. Ancak fazla aş, süs, ve lüks; bilgiden caydırıcı olacak.. Paranın fazlası muhakkak zihni uyutacak. Uyuyan bir zihinle yaşamanın bir solucanınkinden daha sıkıcı ve amaçsız olacağını düşünüyorum. Sanıyorum ki, zihnim uyumadığı için bunu öngörebiliyorum.

Bu sebepten, zenginliğe değil, insanca yaşamaya kaldırıyorum çay bardağımı. 

Anne

Değeri en geç bilinen,

Paradan puldan ve şandan şöhretten,

Ve geri kalan tüm dünyevi cazibelerden daha değerli olan;

Yokluğu hissedilene dek varlığıyla durmaksızın savaşılan

Hissedilir hissedilmez ince bir kağıt gibi hâfiyâne kesen…

4 harfli kelime.

Mama

Madre

Mére

Anya

Anne…

Hırsızlık ve Siber Suçlara Karşı Önlemler

Özellikle hırsızlık oranlarının yüksek olduğu ülkelerde yaşıyorsanız, hırsızların kullandığı yöntemleri bilmek sizin için büyük avantaj sağlar. Öncelikle, Avrupa’da hırsızlık oranlarının en yüksek olduğu ilk beş ülkeyi sıralayalım: Danimarka, İsveç, Birleşik Krallık, Fransa ve Finlandiya. Eğer bu ülkelerin dünya genelinde ilk 20’ye bile giremeyeceğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Aslında, dünya genelinde baktığımızda bu ülkeler hâlâ ilk 10 içinde yer alıyor. İsveç’in hemen ardından Uruguay, Avustralya ve Grenada gibi ülkeler sıralamaya giriyor.

Bu durum gösteriyor ki, Batı Avrupa silahlı saldırılarda daha güvenli olarak bilinse de, internet dolandırıcılığı, hırsızlık, soygun ve bıçaklı saldırılar gibi suçlar bölgede yaygın olarak görülüyor.

Örneğin, Meksika’ya giden bir kişi hayatını korumaya odaklanırken, Batı ve Kuzey Avrupa ülkelerine seyahat edenlerin banka kartlarını, telefonlarını ve kimlik bilgilerini korumaya özen göstermeleri gerekiyor. Özellikle internet suçlarının en yoğun olduğu İngiltere’de, yalnızca isim ve soyadınızı vermeniz bile ileri düzey dolandırıcıların kart bilgilerinize ulaşmalarına olanak tanıyabilir. Bu konuda farkındalık yaratmak amacıyla, dolandırıcılık ve internet suçları için ulusal ihbar merkezi olan Action Fraud, bu tehlikeyi vurgulayan bir görüntü yayınladı. İsim ve soyad üzerinden erişilebilecek tüm bilgileri gösteren bu görüntünün bağlantısını aşağıya ekliyorum. İzlemenizi ve internet suçlarına karşı bilinçli olmanızı tavsiye ederim:  [https://www.youtube.com/watch?v=yrjT8m0hcKU](https://www.youtube.com/watch?v=yrjT8m0hcKU).

Ayrıca, tüm çevrimiçi hesaplarınızda iki aşamalı kimlik doğrulama sistemini etkinleştirmeyi unutmayın. Bu işlem biraz zaman alabilir, ancak kesinlikle bu çabaya değer. Bu sayede, kartınız çalındığında telefonunuza veya e-posta adresinize gelen doğrulama kodu olmadan kimse kartınızı internet üzerinden alışverişlerde kullanamayacaktır. Bunun yanı sıra, kartınızın şifresiz kullanım limitini düşürmek de iyi bir fikir olabilir. İngiltere’de bu limit 30 pounda kadar düşürülebilir ya da temassız ödeme özelliği tamamen kapatılabilir. Bu şekilde, bankaya ulaşana dek hırsızın harcayabileceği miktarı minimumda tutmuş olursunuz.

Fiziksel hırsızlıklara karşı ise, hırsızların en sık kullandığı taktikleri bilmek faydalıdır.

Dar alanlarda (örneğin asansörde) sırtınızı ve çantanızı duvara yaslayın. Hırsızlar genellikle grup halinde çalışırlar; bir kişi önünüzde size çarparken, arkadaki kişi çantanızdan bir şeyler çalmaya çalışır. Bu tür dikkat dağıtma yöntemlerine karşı hazırlıklı olun.

Dikkatinizi dağıtıp, değerli eşyalarınızı çalmak için hırsızların tek ihtiyaç duyduğu şey bazen bir kağıt, gazete veya haritadır. Telefonunuzun önüne bir kağıt tutup size bir şey göstermeye çalışırken, diğer elini telefonunuza uzatabilirler. Bu taktiği bilmiyorsanız, ne kadar dikkatli olursanız olun telefonunuzun çalındığını fark etmeyebilirsiniz.

Size yaklaşan ve yol soran biri ya da dilenci ve dilsiz taklidi yaparak bir kağıt uzatan biri olursa, telefonunuz ve değerli eşyalarınıza dikkat edin. İyi niyetinizin kötüye kullanılabileceğini unutmayın; birkaç bin lira ve yılların birikimi olan fotoğraf ve videolarınızı kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilirsiniz.

Son olarak, en basit ama en etkili koruma yöntemini hatırlatmak istiyorum: Dışarıya çıkarken değerli saatlerinizi ve takılarınızı takmamaya özen gösterin. Bu tür eşyalar, hırsızlar için adeta bir hedef işareti gibidir.

Ayrıca, sosyal medya paylaşımlarınızın da sizi hedef haline getirebileceğini unutmayın. Nerede olduğunuz, kişisel bilgileriniz, aile ve arkadaşlarınız… Bunların hepsi potansiyel bir suç için sizi ele veren ipuçları olabilir. Özel hayatınızı mümkün olduğunca kendinize saklayın. Tatildeyken paylaştığınız çevrimiçi hikayeler, evinize göz dikmiş bir hırsızın beklediği fırsat olabilir.

Tüm bu dijital dünyayla gelen zorluklara rağmen, bilinçli bir şekilde yaşarsak bu tür tehlikelere karşı kendimizi koruma şansımızı artırabiliriz. Ne yaparsanız yapın, siz işinizi kış tutun, yaz çıkarsa bahtınıza!

Uzm. Nöropsikolog Pınar S.

Measures Against Theft and Cybercrime

If you reside in countries with high theft rates, understanding the methods employed by thieves can be immensely beneficial. Firstly, let us list the top five European countries with the highest rates of theft: Denmark, Sweden, the United Kingdom, France, and Finland. If you believe that these countries do not even feature in the global top 20, you are mistaken. In fact, on a global scale, these countries still rank within the top 10, with Uruguay, Australia, and Grenada joining the list just after Sweden.

This indicates that, although Western Europe is perceived as safer regarding armed assaults, crimes such as cyber fraud, theft, burglary, and knife attacks are prevalent in the region.

For instance, while someone travelling to Mexico must focus on personal safety, those visiting Western and Northern European countries should be vigilant about protecting their credit cards, phones, and personal identification details. Particularly in the UK, where cybercrime is prevalent, even sharing your name and surname can enable sophisticated fraudsters to access your card details. To raise awareness, the national reporting centre for fraud and cybercrime, Action Fraud, has released a video highlighting these risks. I have included the link to this video below. I strongly recommend watching it to enhance your awareness of cybercrime: https://www.youtube.com/watch?v=yrjT8m0hcKU.

Additionally, ensure you activate two-factor authentication for all your online accounts. While this may take some time, it is certainly worth the effort. This way, if your card is stolen, no one can use it for online transactions without the verification code sent to your phone or email. Furthermore, reducing the contactless payment limit on your card is also advisable. In the UK, this limit can be lowered to as little as £30, or contactless payments can be completely disabled. This measure helps minimise the amount a thief could spend before you can report the theft to your bank.

Regarding physical theft, it is useful to be aware of the most common tactics employed by thieves.

In confined spaces (such as lifts), keep your back and bag pressed against the wall. Thieves often work in groups; one person may bump into you from the front, while another works to steal from your bag from behind. Be prepared for such distraction techniques.

Thieves may also use a piece of paper, a newspaper, or a map to divert your attention and steal your valuables. They might place a paper in front of your phone and attempt to show you something while subtly moving your phone. If you are unfamiliar with this tactic, you might not notice the theft despite your vigilance.

If someone approaches you asking for directions or pretending to be a beggar or mute while holding a piece of paper, keep a close eye on your phone and valuables. Your goodwill might be exploited, risking the loss of thousands of pounds and your cherished photos and videos.

Finally, I would like to emphasise the simplest yet most effective protection measure: avoid wearing valuable watches and jewellery when you go out. Such items can quickly make you a target for thieves.

Moreover, be aware that social media posts can also make you a target. Details about your location, personal information, family, and friends can all serve as potential clues for criminals. Keep your private life as discreet as possible. Sharing online instagram stories while on holiday could alert a thief to target your home.

Despite the challenges presented by the digital world, living with awareness can significantly reduce the risk of falling victim to such threats. Whatever you do, always stay prepared; prepare for winter, and if summer comes, consider it a bonus!

πnar