2024 Doğan Hızlan Edebiyat Eleştiri ve İnceleme Ödül Töreni

Kıymetli sanat eleştirmeni Doğan Hızlan amcamın da eşliğinde dün gerçekleştirilen Eleştiri ve İnceleme Ödül törenine dair bir anı olarak bu yazıyı paylaşıyorum.

Bir şeyi eleştirebilmek için onu iyi bilmek ve takip etmek gerekir. Sanatı ika edenler kadar sanatı takip edenler de gereklidir. Her sanat dalı seyirciye ihtiyaç duyar diyemem. Bazen sanat eseri sadece sanatçısı için vardır. Ancak, edebiyat ve siyasi söylevleri içeren yazılar mutlaka okuyucuya muhtaçtır. Bu yüzden, edebiyat gibi insan ve toplum bilimlerinin varoluş sebebi onu okura ulaştırmaktır.

Edebiyatı ve siyaseti takip edenler kadar bunu olabildiğince tarafsız eleştirebilenler de iyi ki var.

Doğan amca da bu kıymetli yazarlardan biri. Bize sanattan haber verdiği için ona teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Sanatın sahibi nasıl oldum?

Öneri: Okurken müziği başlatabilirsin….

Sanat nedir diye başlayan yüz binlerce yazıdan biri daha olmayacağım! (Paradokslardan ibare bir hayat, hayatın kapsadığı insan ve sonuç olarak paradoksal bir yazar…)

Sanatın ne olduğu sanata dair ve dair olmayan her mecrada tartışıldı. Sanatın ne olduğundan da çok, kimin için olduğu  daha da çok tartışıldı. 

Sanat, sahi, kimin içinsin sen?

Seni, eylerken keyif çatan sanatçı için mi, 

Seni izlerken hisseden ve düşünen sanatsever için mi,

Yoksa senden bihaber olan milyarlar için mi? 

Seni fayda için kullanmalı mı? Yoksa sen pragmatik amaçları yoksaydıracak kadar keyfe mi düşürüyorsun insanı? 

Bana sorarsan, sen, sanat, benim içinsin.

Onlar, ve diğerleri için değil.

Sen benim içinsin. Ve sadece bana saklı kalansın. 

Aşığının maşuğunu paylaşamaması gibi, 

Seni pragmatik emellere veremeyecek kadar,  kesiyorsun zeminden ayaklarımı. 

Sen varken, siyaset, dünya, iktisat ve ülke işleri dahi

Silinip gidiyor aklımdan. 

Yani, sanat- sanatçının kendisi içindir sadece.  Kim içindir sorusuna yanıt olarak ne halk ne de sanat için değildir…

Nedir sorusuna gelirsek, 

Sanat, elleri kirletirken, ruhu temizlemektir…

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Yeni güzelliklere kapalıyız.

Hayatta güzel şeylerin bağımlılık yarattığını yaşayarak anladığımdan beri (bırakalım teorik kısmını bir kenara) güzel şeylerden (artık) uzak duruyorum.

Hayatımda alıştığım ve vazgeçemediğim birkaç güzel şey hariç yeni güzellikler eklememeliyim. Her güzele olan istenç, bir acıyı beraberinde geririr. Daha önce tadına bakılmış her güzel şey, yokluğuyla acıyı yaşatır.

Güzellik varken iyidir, keyiflidir. Yokken tam bir târumârdır insanın bedeninde ve ruhunda.

Bunun içindir, her güzel şey keyif verir, keyif veren her şey alışkanlığa dönme meylindedir, alışkanlık bağımlılığa dönüşür…

Ve bu bağımlılıkların yoklukları dayanılmaz bir eziyettir.

Yeni güzellikleri hayatıma eklemeye isteksiz değilim, ekseriyetle dirençliyim. Yokluğuyla canımı yakabilecek hiçbir şeyin keyfine varmak istemiyorum.

Aza kanaat etmek, çok daha az riskli acı söz konusu olunca.

Bu uzak duruşu, çok sevdiğim bir dostumu görmemek isteyişimle daha çok ortaya çıktı. Onu uzaktan sevmenin acısızlığını farkettim. Ya görürsem, ona sarılırsam, birlikte dinlersek o güzel şarkıları, birlikte güler geçersek yaşamın absürtlüğüne… o zaman bunu tekrar ve tekrar istemeyecek miyim? Hayır- istemek istemiyorum. Uzakta olmasına öylesine alıştım ki, artık onun fiziksel mevcudiyetini de aramıyorum. İstemiyorum bunu zihnime hatırlatmayı. O mükemmel dost, hep uzakta kalmalı. Bir telefon, bir e-posta, bir mesaj kadar uzakta. Ama hep uzakta. Ne güzel (ne acısız demek istiyor yazar belki de burada)!

Çok güzel kişileri sevdikten sonra insan bir daha çok güzel insan sevmek istemiyor. Acısı da güzelliğince büyük oluyor da ondan!

Orhan Veli ne doğru demiş oysa: Beni bu güzel havalar mahvetti!

Beni de Orhan, beni de!

Beni bu güzel insanlar mahvetti!

Çocuk yaşımda şefkatli teyzemi, gencecik yaşımda candan öte ananeciğimi ve bir de üstüne kendimden bir parçaymışcasına sevdiğim sevgiliyi sevme hissini kaybedince…

Güzel insanların getirdiği güzel duyguların yok olur olmaz ne travmatize edici olduğunu öğrendim…

Yoklukları bunca zamandır-nöbetlerle gelen- acı dalgalarından ibaret.

Güzel şeyler alışkanlık yapar. Bir yerden sonra sevgi mi alışkanlık mı diye sorarsınız ya. Her ikisi de olmalı aslında cevap. İnsana (zihne) tanıtılmış ve alışkanlık olmayan şey, güzel bir şey olamaz. Alışkanlık olamamışsa ve bilindik olmuşsa, yeterince güzel değildir.

Bana geri dönersek, bir süre daha temel ve zorunlu güzelliklerimle yaşamak istiyorum.

Kitaplar. Gazeteler. Dergiler.

Türk çayı. Yeşil çay. Soya sütlü ingiliz çayı.

ve,

Anne.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Atatürk tehlikesi!..

Evet, doğru duydunuz. Maddi varlığının son buluşundan neredeyse bir asır sonrasında bile Atatürk, hala tehlikeli.

İnstagram’ın Atatürk paylaşımlarına engel koymasına hiç şaşırmadım. Her Avrupa ülkesinde Türk’lerle ilgili sanat eserlerine, hatta müzelerde koskoca bölümleri, hatta bir koca katın hepsini (Viyana Sanat Müzesi , Kunsthistorisches Museum) yetmeyip 3 katlı bir müzeyi (Ephesos Museum) Türklere ayırdıklarına defalarca kez şahit oldum. Türk’lerden kalan sevimli (!) hatıraları müzelerde, kiliselerde (St Stephansdom, Çan) , yer yer parklar ve caddelerde yaşattıklarını görmek sıradanlaştı. Türkenstraße (Türk caddesi) , Türkenschanzpark, Tyrkisk Pepper (Norveççe: Türk biberi) ve daha bir sürü şey…

Korku , öğrenilebilir bir duygudur (John B. Watson ”maalesef” bize bunu gösterdi)… Biraz olsun tarih bilen bir Avrupa’lı, Türk’lerin düşünce ve irade gücünden korkmayı öğrenmiş.

Türk, elbette Atatürk’le başlamadı. Türk’ün varoluşundan beri muhtelif zaferleri dillere destan olmuş, ancak Türklüğün en onurlu ve çağdaş sembolü olan Atatürk, çökmekte olan ”Avrupa’nın hasta adamı” nı baştan aşağı edip, bir de bu hasta adamı tedavi etme hilesiyle mirasını paramparça etmek isteyen bütün Avrupalı nazik doktorları alaşağı etmiş…

Böyle hasta bir adamın nasıl bunca doktorun ilacını yutmayıp, onlara hapı yutturduğuna hala inanamıyorlar. Mantıklarının çözemedikleri bu gizden de, el mahkum, korkuyorlar. Çünkü bilinmeyen korkuyu yaratır, var olan korkuyu büyütür.

Korkmakta

ve hatta Türk zekasının ve azminin simgesi olan Atatürk’ü tehlikeli bulmakta haklılar.

Çünkü Atatürk bedenen aramızdan ayrılmış olsa da, bize husumet besleyen ülkelere tehlikesi hala gerektiğinde ortaya çıkmak üzere mevcudiyetini korumakta…

Çünkü…

Mustafa Kemal’ler tükenmez!!! 🇹🇷

İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin.

-Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Dipnot: . Gazi Paşa yurdun tehlikeden uzak olduğu surette barışçıldı. Türk milletini tehdit eden her ahval ve şeraitte, yurtta barışı korumak için cihanda barışı bozmaya hazırdı. Saldırıyı elinden geldiğince asgari tutmak istese de, Atatürk’ün kırmızı çizgisi Vatan’ın birlik ve dirliğiydi. Yurt’ta sulhümüzü bozanlar olduğu zaman cihanda olan sulhü de bozmak gerekli olacaktır. Unutmayın, bir toplumun barışını bozmak savaştır… Bu yüzden, önce Yurtta sulh, sonra cihanda sulh!

  

Sigara yasağı gerekli mi?

Avrupa komisyonu bir süredir sigara ve türevlerini kamuya açık alanlarda yasaklama önerilerinde bulunuyor. Ocak’ta uygulamaya geçilecek olan öneride gecikmelerin olduğuna dair dış haberler var. Gecikse dahi, böyle bir önermenin komisyonda tartışılması ve oy çokluğuna sahip olması sevindirici.

Bu haber sadece sigara içmeyenleri değil, sigara içip de sevdikleri için kaygılanabilen insanlar için de sevindirici nitelikte. Çocuğunun yanında sigara içmeyen bir ebeveyn, dışarıda çocuğunun bir kafede arkadaşlarıyla otururken de sigaraya maruz kalmasını istemeyebilir- olması gerektği gibi.

Bunun bir yasak olmasına gerek kalmadan zaten etraftaki insanların sağlığına zarar vermeme bilinciyle içilmemeliydi. Ancak maalesef insanoğlu zevklerinde bencil olduğu ve bu bencilliği pek de bilinç düzeyine çıkarmadan yaşadığı için yasaklar bizi birbirimizden koruyor.

Sigara dumanından fazlasıyla rahatsız olan biri olarak, bu haber bana ilaç gibi geldi tabii ki. Çünkü maalesef, sigara (bazen alkolde de olabildiği gibi) sosyal ortamlardaki birlik ve beraberliği zedeleyebiliyor. Alkol almayan biri, alkollü ortama giremeyip toplu eğlencelerden mahrum kalırken, sigara için bu asosyalleştirme oranı çok daha yüksek. Çünkü sigara içilen alanlar diye bir kıstas yok. Her yer sigara içilmeye müsait. Her ne kadar sözde 4 tarafı cam olmayan yerlerde sigara içilme yasağı olsa da, bu kural tepe tepe çiğneniyor. Kapital olan para konuşuyor ve insan sağlığı hiç ediliyor. Parayı veren sadece sigarasını pek ala Türkiye’de rahat rahat tüttürüyor. Sigara dumanından rahatsız olan biri olarak, restoranlara sigara dumanı şikayetinde bulunduğumda beni kapalı alanda havasız bir yere almayı öneriyorlar, sigara içenleri uyarmak asla bir seçenek dahi olamıyor.

Asosyalleşme de apayrı bir vaka. Hadi alkol sevmeyen meyhaneye gitmedi. Sigara dumanı sevmeyen ne yapsın? Parklara, kafelere ve hatta otobüs duraklarına da mı çıkmasın? Yabancı birini uyarmak şöyle dursun, arkadaşlar bile bu konuda duyarsız olabiliyor. Aynı masada otururken bazen sadece nezaket olsun diye ”sigara içsem rahatsız olur musun” sorusundan bana bıkkınlık geldi. Çünkü bunu soran insan sadece laf olsun diye soruyor. Gerçekten kaygılı değil karşısındaki için. Eli çoktan sigaradayken hatta onu yakarken soruyor bunu. Ben defalarca kez ortamdan uzaklaşmak pahasına hayır diyemedikten ve cezasını en az bir tüm gün boyunca tıkalı bir burun ve nefes alamadan geçen bir geceyle ödedikten sonra artık hiç çekinmeden pek hakkım olan ”Hayır”ı söyleyebiliyorum. Ama gene de insanı sigara içenden bir şekilde uzaklaştırıyor bu yanıt. Çünkü sigara içen de sinir oluyor karşısındakinin bu bağımlığına geçici olarak ket vuruşuna. Bu yüzden sigara içen insanlar ya yanlarındakini sigaraya başlatıyor ya da sigara içmeyenlerle pek görüşmeyi tercih etmiyor. Onun da cevabı pek ben merkezci bir taraftan şu oluyor: ”Ee canım dışarda da bir keyfimiz var, onu da mı yapmayalım?”

Ee benim de çok zevklerim var ve dışarda insan içinde yapmıyorum.

Eğer biriyle zaman geçirmek için görüşüyorsan, o insanın en önce sağlığını tehdit etmeyeceksin. Bırak ses tonunu, örfü adeti. Sağlık bu! Sen sigara içip, hücrelerini yok ederken, akciğerini küle dönüştürürken, özgür iraden senindir.

Ama benim özgür irademe de müdahil oluşun pek saygısızca. Sigara içen insanlarla dostluğum hiç kalıcı olmadı. Benim sigaradan rahatsız oluşum zaten onlar için ”ortam ve keyif bozucu” idi halihazırda. Ben de sosyalliğin getirdiği o anlık keyif için uzun dönemde sağlığımı riske atacak kadar saflığı, çoktan çocukluk dönemlerinde bıraktım.

Kıssadan hisse, bu yasak karşısındakine gerçekten saygısı olmayan insanların çoğunluğu sebebiyle fevkalade lazımdı.

Geçenlerde laf olsun diye bile sormayan bir iki insanla masa paylaşırken adeta şoka uğradım. Direkt karşımda sigara içip, dumanı çektikten sonra öylesine mırıldandılar, ”sen rahatsız olmuyorsun di mi” diye.

Canım sıkıldı bu tavra. Ya hu pek umrunda değil zaten besbelli. Çoktan sigara dumanlarını yüzüme yüzüme üflemeye başladın. Kendimi korumak için sigaraları bitene kadar ortamdan uzaklaştım. Sanmıyorum ki bu insanlar tekrar benimle bir masa paylaşmayı düşünsünler. Sigaraları elbette ki yanlarındaki insanlardan daha kıymetli. Ben de bu yüzden zaten seçici olduğum arkadaşlıkta büyük oranlarda arkadaşı silmek zorunda kalıyorum. Çünkü sigara içen ilk ”tamam canım içmem” dese de, yarım saate onun o sigara isteği tekrar vuruyor ve illa ki sigarasını içmek için ortamdan uzaklaştıran kişiye bir sinir harbi içine giriyor. Bağımlılıkların da temeli budur. Rasyonel bir şekilde engellenemediği için, ona ket vuran herhangi bir nesneye de yıkcı olurlar. Bunu sözel olarak belirtmeseler de, illa ki içlerinden ”yahu şununla da eğlenceye gitmemeli, yanında sigara dahi içtirmiyor!” der.

Bu yüzden, bu yasak gelene kadar tarafları seçmeye devam.

Sosyallik için kendini zehirlemek mi yoksa sağlığını korumak için çoğunluktan uzak durup nitelikli azınlık olan bir kitleyle memnun olmayı öğrenmek mi?

Ben ikinciyi seçiyorum yıllardır. Kuru kalabalık içinde hoşbeş edeceğim diye, üst solunum yollarım başta olmak üzere kıymetli hücrelerimi hasarlayamam, azizim.

Evren karşımıza, alanımıza saygı duymayı bir öncelik addeden insanları çıkartsın.

Maalesef bu kitle pek az olduğu için, devlet eline muhtacız.

Bazı yasaklar iyi ki var!

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.

İşsiz, Torpilsiz, Doktoralı.

Günün manşetlerinde en çok ilgimi çeken başlık: İşkur’a başvuran doktora mezunu arkadaşımız oldu. İşkur’a başvuran on binlerce üniversite mezunu içler acısı. Eğitimli gençler aç gezerken (veya gezemezken!) , eğitimsiz gençler paralarını barlarda, meyhanelerde, gece klüplerinde, kumarhanelerde har vurup harman savuruyor.

Çok sevgili Behiç Ak, çizgisiyle her zaman herkesi gülümsetmeyi başarıyor. Cumhuriyet’teki ”Kim kime dum duma” adlı karikatür alanında bugün bu manşete benzer bir konuyu çizmiş o da.

6 mini çizim ve 6 kısa cümleyle, genç beyaz Türk’lerin ne yaşadığını anlatmayı başarıyor.

Bu arada, kendisine teşekkür ederim canı gönülden. Gençlerin işsizliği kimseleri pek tedirgin etmezken, kendisi de ablası Sevim Ak gibi çocukları ve gençleri unutmuyor, unutanlara da hatırlatıyor.

İyi ki varsınız Ak kardeşler… Bu sıkıntılı dönemde, gençlerin ve çocukların sesi olduğunuz için minnettarız.

Gençleri hatırlayın ve kültürlü gençlere istihdam yaratma imkanı olan herkes lütfen bu imkanı yaratsın…

Çünkü siz bilirsiniz, genç olmanın ne olduğunu,

Ama biz gençler, yaşlılığın ne olduğunu bilmeyiz …

Yaş 110, yolun yarısı bitmedi!

Orhan Kemal’in yaşı 110 oldu bugün. Ama yolun yarısı dahi bitmedi. Çünkü hala Orhan Kemal’in 1950’lerde dert yandığı sorunlarla cebelleşiyor Türkiye… Orhan Kemal eskimedi… Bu bir iltifat gibi duyulsa da, Türkiye’ye gelen bir acı eleştiri. Keşke Türkiye ilerleseydi de, Orhan Kemal’i şimdilerde okurken; ”Ah be, eskiden ne zorluklar çekermiş orta sınıf, yani soylu, torpilli, yandaş olmayanlar!” diyebilseydik.. Ama Orhan Kemal’in hikaye ve romanları bugünün Türkiyesine hala capcanlı bir ayna tutuyor. İç burkucudur romanları, kaptırırsan kendini ağlarken bulursun ve bu ağlayış şimdilerde bütün kızların okuduğu o Jojo Moyes romanlarındaki romantik ayrılık hikayelerine benzemez. Hakiki bir burukluktur. Bilirsin ki, gözünün görmediği yerlerde, Türk milleti bu acıları çekmeye devam ediyor. Maalesef artık büyük ihtimalle senin de çektiğin gibi… Eskisi gibi maddi zorluk köyde, kasabada da değil artık, şehirlide. Anası babası Istanbullu olan da çekiyor bunları, belki daha az ama çekiyor mu çekiyor… Herkesin ekonomik sıkıntısı arttı. Gaussian eğrinin ucunda olanların yoksulluğu da yoksullukları kadar arttı. Yani yoksul yüzde 50 daha yoksulken orta sınıf yüzde 20 daha yoksul gibi bir eşitsiz dağılım eğrisi… Aynı şekilde, zengin de yüzde 70, 80 hatta 90 daha zengin. Dağılım eğrisini bozarcasına..

Bu konudan dava etmeli onları. Siz bizim çan eğrimizin şeklini nasıl bozarsınız böyle oransızca diye? Bizim kaybettiğimiz yüzde 20’yse, siz de yüzde 20 kazanın canım, bari simetriyi koruyalım, göze güzel görünsün. Yok, illa Kübizm’den, Dadaizm’den esintiler taşıyacak zamanın Türkiye’si. Bu kadar absürt olmayı her şeyde nasıl başarıyorlar, pes doğrusu. Poussin’inki kadar düzgün bir tabloya pek uzak değilken Gazi Paşa’nın fiziki mevcudiyetinde, şimdi Picasso’nun tuvalleri kadar karman çormanız. Kimin eli kimin cebinde bilmiyoruz, E Picasso da bilmezdi zaten. O kimin gözü kimin ağzında, onu dahi bilmezdi. Daha ne kadar karışabilir ki bir sistem? Karışa karışa bir yerden sonra ters karışma olur da düzenlenebilir mi etraf? Sanki karışıklığın da bir sınırı varmış gibi hissediyorum. Son raddesine gelince karışıklığın, her karışma biraz daha düzenlenme olabilir (mi?).

Bugün hayatıma isminini Sümerlerin tabletlere kazıdığı gibi kazıyan Orhan Kemal’imin 110. yaş günü. Ben kendimi bildim bileli o var fikir dünyamda. Sevim Ak’dan sonra keskin bir geçişle Orhan Kemal okumaya başlamıştım ortaokul yıllarında. Benim Roald Dahl’um Orhan Kemal’dir.

Roald Dahl’un çok çikolata yemekten şişen zengin çocukları, Orhan Kemal’in pamuk toplarken sivrisinek ısırıklarıyla her yeri şişen çocuk işçileridir. Roald Dahl bana şekerleme yapmak, dünyaya gözlerimi kapatmak için verilmiş o rehavet haliydi. Orhan Kemal ise eğrisiyle ve varsa biraz da doğrusuyla hayatı anlatan, sefilliği, açlığı ve yoksulluğu ise istemeden normalleştirendi… Hayata sıkı sıkı sarılmayı ve o rehavet halinden çıkmayı da tembihleyendi. Hayır… istemiyordum asla… istemiyordum çırçır fabrikasında elimi kolumu kaptırmayı makinelere… toprak ağasının gelip yemek diye önümüze ekmek atıp gitmesini, istemiyordum işte…

Bu yüzden bir değil on kolla sarıldım eğitime, okumaya, zihinsel gelişimime.

Beni bugün cahillikten koruyan o cehalete duyarlı antibiyotik Orhan Kemal’dir işte.

Hakkını ödeyemeceğim bir ruh… Ruhu şad olsun…

Bu yazım için oğlu Işık’ı arayıp, yazıma eklememi istediği bir şey var mı diye sordum:

Babamın en sevdiğim sözü ”kara gün kararıp gitmez.” dir dedi.

Başka eklemek istediğin bir şey var mı diyince,

”Ee bir de gençler bol bol okusunlar, okumaktan kimse geri kalmasın.” dedi.

Fazlasıyla basit ama kusursuz bir öğüt. Beni Orhan Kemal, dünyanın bağışıklık kazanılması gereken zorluklarıyla ve bir de ondan yadigâr kalan ailesiyle tanıştırdı.

Okumak, hele hele Orhan Kemal’i okumak, kapkara günlere hazırlanmaktır. Bu yüzden siyasi vaziyetimiz beni sarssa da yok edemedi. Ve bunun da ebedi olmayacağını, denge kanunundan, her şeyin değişmeye yüz tutacağından, son olarak bir de çocukluk aşkımdan biliyorum.

Ümidinizi yitirmeyin yurttaşlarım, kara gün kararıp gitmez!

Uzm. Nöropsikolog Pınar Şengül

Vay İmansız Edebiyatseverler!

Geçen hafta Balıkesir’de Edebiyat sohbetleri adı altında Yaşar Kemal incelemesi yapan birkaç akademisyen toplanıp bir kafede panel düzenlediler. Dinlemeye gidenler arasında amcamın eşi vardı, onun yanında oturup dinlemeye çalışıyordum. Bir ara, bir inşaat işçisi yengeme yaklaşıp konuşmacıya ve dinleyiciye de saygı duymadan yengeme seslendi: “Abla, bir din hocası gelse konuşma yapsa bu kadar kişi gelir mi, hey hey’’ dedi Edebiyat dinleyicisini ‚dinsizlikle suçlarken onları aynı zamanda da bilinçsizlikle de eleştirmekti derdi.
Hoca konuşunca bir topluluk neden yok kafelerde, ama bir sanat paneli bunca kişiyi topluyor? Kendi içinde dini bütün olmakla kendini tanımladığını düşündüğüm bu kişi, din hariç konuşmaları değersiz bulmakla kalmıyor, bir de bunu dinleyenleri hor görüyor.
„Hoca olsa gelmezdiniz ama…“ diyor.

Din sohbetlerine kimse gelmez. Vaazları dinlemezler ama.
İşte böyle dinsiz imansız ve buna bağlı olarak da yolundan çıkmış bir insan sürüsüydük biz onun gözünde.

Benim gözümde bu cümleyi kurduktan sonra onun ne olduğunu o asla bilemedi.. Bunu merak dahi edecek kadar kendi dünyasından çıkamamıştı zaten.

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.

Uyutan Servet



Poverty and Wealth (Yoksulluk ve Zenginlik)


William Powell Frith , 1888 

Dilenciler kardeş diyebilir sana, yine de olabilirsin kralın biri. 


Düşten Taç (Traumgekrönt), 1896, Rainer Maria Rilke.

En çalışkan insanlar genelde sosyoekonomik olarak geride kalmış bölgelerden çıkıyor. Türkiye diasporası için düşündüğümüzde, Doğu bölgelerimizden gelenlerin hem azimli hem de batılılara kıyasla fazlasıyla çalışkan olduğunu biliriz. Batı Avrupa ülkelerinde de burslu gelen öğrencilerin çoğu Asyalılardan oluşur. Çin, Hindistan, Pakistan gibi ülkeler başta gelir.  Nasıl oldu da o yokluktan ve zorluktan tıp kazandı deriz? Nasıl oldu da yetmedi Nobel aldı hatta deriz? Aslında biraz fizik biraz da ruh bilimi bilgisi yeterlidir bunları anlamak için. Doğa dengeyi arar. İnsan da içinde kendi doğasını mutlaka dengeye getirir. Yokluktan varlık çıkarmasını bilir.

Bu yüzden, maalesef, çok varlıklı ailelerin çocukları da aile şirketlerinde devam eder olsa olsa, kendi yollarını pek nadir çizerler. Toplumdaki eşitsizlikler sadece ekonomik ve sosyal değil, aynı zamanda cinsiyet temellidir. Bu toplumsal dengesizlikler, özellikle kadınların yaşadığı zorlukları ve onların ruhsal gücünü ortaya çıkarır. Kendi talihini kendi çizenler genelde zor ekonomik şartlarda yetişenler oluyor. 

Bir şey keşfetmeli, yazmalı, çizmeli, üretmeli ki o zor koşullardan kurtulmalı, kurtulmakla kalmayıp bir de o zorlukta yaşayan anasını babasını bacısını kardeşini çekip çıkarmalı oralardan. Daha büyük bir gayeye hizmet eder zorluğun içine doğan. Kendini kurtarmakla kalmaz bir de ailemi de rahata erdirmeliyim diye hayaller kurar durur. O hayalleri ise sürekli kırbaçladığı, kırbaçlandığı için dayanıklılığını arttırdığı ruh gücüyle gerçekleştirir.

Pek kolay bir hayat, insanı gelişmeye zorlamaz. Ama pek zor bir hayat da insana sanata ve felsefeye ayıracak bir lüks olan zamanı vermez. Bu yüzden asla krallar kraliçeler gibi yaşamayı istememeli ülkemizin ve ilerlemenin bekası için, zira bu bizi geriye atar, lakin aynı şekilde çok zengin ve çok fakirlerin bir arada olduğu bir ülkede yaşamak da bizi sanatsız, felsefesiz ve hatta edebiyatsız bile bırakabilir. Zamanında, Marks ve Engels’in kurmayı düşlediği toplumun beşeri ve temel bilimleri destekleyici olduğunu görebiliyorum. Üstüne fikir beyan edilmesi hassas ve zorlayıcı konular bunlar. Her yere çekilebilir ama ben çekmenizi istemem. Ne komünist ne kapitalist bir düzeni desteklemem. Sadece keşke böylesine uçurumlar olmasa zenginle fakir arasında, diğer bir deyişle tembellik etmesine izin vermesek zenginlik içinde yüzenlere, ve bu kadar düşündürmesek köyden onca zorlukla şehre tıp, mühendislik ya da hukuk okumak için gelenin boğazından geçen lokmayı memleketteki ailesinin boğazından ne geçiyor diye düşünerek zar zor yutmasına… Yani, insan dediğin insan olana dek biraz zorlukla hamlığından pişendir. 

Son olarak, farkettim ki, paranın azlığı insanı çalıştırırken, fazlalığı pek obezleştiriyor hem zihni hem bedeni. Sanki paranın da bir dengesi olmalı. Belki ilk bakışta, fazlasından zarar gelmeyecek tek şey para diye düşünürüz, ancak kesinlikle her şeyde olduğu gibi parada da azı karar çoğu zarar. Kendi adıma konuşursam, tekrar gelsem dünyaya orta sınıf bir aileye doğmayı isterim. Yeteri kadar aşım ve kitabım olduğu müddetçe ilerlemeye devam edeceğimden eminim. Ancak fazla aş, süs, ve lüks; bilgiden caydırıcı olacak.. Paranın fazlası muhakkak zihni uyutacak. Uyuyan bir zihinle yaşamanın bir solucanınkinden daha sıkıcı ve amaçsız olacağını düşünüyorum. Sanıyorum ki, zihnim uyumadığı için bunu öngörebiliyorum.

Bu sebepten, zenginliğe değil, insanca yaşamaya kaldırıyorum çay bardağımı.