🧠 Afaziden Nöroçeşitliliğe: Prof. Dr. Öget Öktem Tanör ile 17 Dakikalık Söyleşi

Zihnimizin bir dili var mı?

Peki ya dilimizin, bize anlatmak istediği daha derin bir hikâyesi?

Bazen bir kelimenin ucunda kalakalmak, bazen zihnimizin cümleleri yarıda bırakması…

Bunlar sadece nörolojik değil, aynı zamanda varoluşsal izlerdir.

Bu hafta, Türkiye’de nöropsikolojinin kurucusu, ilham verici hocamız Prof. Dr. Öget Öktem Tanör ile birlikte, 17 dakikalık bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yan yana geldiğimiz bu kısa ama yoğun zamanda, bir disiplinin ruhunu, bir bilimin kalbini konuştuk.

🎓 Söyleşide ele aldığımız başlıca konular:

– Afazi nedir? Hangi durumlar dilimizi susturur?

– Dil şebekesi beynimizde nasıl çalışır, nasıl zarar görür?

– Pıhtı atmamak için nörolojik açıdan nelere dikkat edilmelidir?

– Otizm, DEHB ve AUDHD gibi nöroçeşitlilik durumlarında etik ve bilimsel yaklaşım

– Nöropsikolojiye adım atmak isteyen genç meslektaşlara tavsiyeler

Ben, Uzman Nöropsikolog Pınar Şengül olarak, bu söyleşiyi hem bilimsel hem de insani bir buluşma olarak görüyorum. Çünkü nöropsikoloji sadece beyni anlamak değil, insanı anlamaktır. Her nöronun ardında bir hikâye, her sessizliğin ardında bir çığlık olabilir.

📺 Videoyu izlemek için tıklayın:

👉 https://www.youtube.com/watch?v=84xIlLUKmF8&t=36s

Bu video, bir alanın kapılarını aralamak isteyenler için bir pusula olabilir.

Sessizliklerin, nörolojik farklılıkların ve akademik yolculukların içinde kendinize bir iz arıyorsanız, bu 17 dakikayı kaçırmayın.

Sevgi ve bilgiye aşkla kalın,

The Pi Perspective

Distimik ​​İnsanlar Daha mı Yaratıcı?

Depresyon Neden Beynin En Yanlış Anlaşılan Varyasyonu Olabilir?

Sizce depresyon veya distimi hastaları için her zaman olumsuz sonuçlar doğurur mu? Hadi bir kez daha düşünelim.


Düşük serotonin, genellikle düşük ruh haliyle ilişkilendirilse de, aynı zamanda benzersiz bir dürtüyü tetikleyebilir. Kişiyi daha düşünceli, daha huzursuz, anlam aramaya daha mecbur hale getirebilir. Birçoğu üzüntüleriyle sadece oturmaz; onu şekillendirir. Onu resmeder, yazar, ölçer. Onu bilime, şarkıya, hikayeye dönüştürür.


Tarih dünyanın en mutlu insanını hatırlıyor mu, ya da hiç dünyanın en mutlu insanı odur diye birilerini tanıdık mı? Bunun aksine, Virginia Woolf’u, Van Gogh’u, Sylvia Plath’ı, Dostoyevski’yi hatırlar ve biliriz. Onlar kendilerini iyi hissettikleri için değil, duyguyu forma dönüştürdükleri için tanıdık onları.
Birinin musmutlu bir romantik ilişki içerisindeyken yeni bir teoriyle akademiyi sarstığını veya bir şaheser resmettiğini nadiren duyarız. Ama tekrar tekrar şahit olduğumuz : kronik acı çeken insanların sanat eserleri inşa ettiğiydi.

Hikayeye dönüşen üzüntü.

Edebiyata dönüşen yalnızlık.

Distimi, yani günlük hayatı gölgeleyen yavaş yanan üzüntü, klinik bir rahatsızlıktan daha fazlası olabilir. Yaratıcılığın en eski motorlarından biri olabilir.
Araştırmalar, serotonin seviyesi düşük olan kişilerin daha fazla düşünmeye, derin hissetmeye ve daha fazla nüans algılamaya (bunu genelde alıngan olarak nitelendirsek de) eğilimli olduğunu gösteriyor. Bunlar hayatı onlar için çok daha zor hale getiriyor. Ancak onlara hiç ummadıkları öznel araçlar da veriyor. Bunlar sorgulayan, düşünen ve inşa eden beyinlerdir. Alkış aradıkları için değil. İhtiyaç duydukları için. Tıpkı nöroplastitisiste gibi. Kaybolan kortikal alanların yerine halihazırda bulunun başka alanları genişletmek gibi (körlerin görme alanlarının daha iyi duymaya dönüşmesi, eksik uzuvlu insanların o uzuvlara ayrılan beyin bölgelerinin başka uzuvlara dağıtılması gibi..) Acaba distimik insanlar da serotonin eksikliğine bağlı olarak kaybettikleri mutluluğu, sürekli telafi etmek için kıvranan ve yaratıcılğa döndürdüğü bölgelerle mi değiştiriyor?


Yüzyıllar boyunca yazarlar, ressamlar, mucitler ve düşünürler, ruh hallerine rağmen değil, ruh halleri yüzünden çalıştılar. Acı, eylem talep ediyordu. Huzursuzluğun ineceği bir yere ihtiyacı vardı. Sanat, fikirler ve yenilikler hobiler değildi aslında. Karanlık ruhlarından çıkışlardı.


Psikanaliz perspektifinden baktığımızda, bahsettiklerim daha önce tartışılmış ve hatta desteklenmiş.

Winnicott buna iç ve dış gerçekliklerin buluştuğu bölge olan “potansiyel alan” adını verdi.Yani kronik üzüntüyle yaşayanlar için bu alan olmazsa olmaz hale geliyor. Sıkıntının görünür bir şeye dönüştüğü yer burası. Defterle kalemle tuvalle veya müzik aletleriyle Paylaşılabilir bir şeye.


Lacan ise depresyonun anlamla olan bağlantımız koptuğunda geldiğine inanıyordu. Ancak yaratıcı ifade o kırılmayı onarıyordu. Kaybolan sesi (belki de biraz farklı bir tonda) geri kazandırıyordu. Klasik müzikteki hüzünlü ruhu, bir jazz müziğe çeviriyor ve kendisini ifade ediyordu mesela.

Çok sevdiğim Kernberg de parçalanma ve içsel kaostan bahsetmiştir; tam da yaratılışın bir araya getirdiği türden bir kaos. Anna Freud ise buna (tıpkı babası gibi) süblimasyon adını vermiştir: İçsel gerginliği bir savunma mekanizması olarak üretken, hatta güzel bir şeye dönüştürmek; babası S. Freud ise bunu sanat, bilim ve beşeri bilimlerde medeniyetin temel taşı olarak tanımlamıştır.

Tıpkı gözlerinizin önünde resmetmeye çalıştığım şey gibi. Her zaman daha yeşil bir taraf vardır ve hiçbir şey bedelsiz gelmez. Yaratıcılık genellikle depresif durumla birlikte gelir ve mutluluk yaratıcı ve üretken dürtüleri kaybetmenin bedeliyle gelir.


Depresyonu genellikle ortadan kaldırılması gereken bir bozukluk olarak çerçeveleriz. (Ki bir çok ruh çalışanı için öyledir, önemli olan bireyi huzurlu kılmaktır) Ama sınırları zorlamak istiyorum, çünkü zihnim ilerisini sorgulamadan duramıyor…

Ya distimi tercüme edilmesi gereken bir varyasyonsa?

Ya dengelemeye çalıştığımız durum, tüm kültürleri şekillendiren durumla aynıysa?


Lityum gibi kimyasalların ruh hali dengeleyici (mood stabiliser) olarak adlandırılmasına şaşmamalı. Gerçekten de ruh halini bir dereceye kadar dengelerler. Ancak dindirlikleri sadece acı değil bireyin ruhsal devinimleri de dindirilir. Yani bireyi birey yapan, o öz de bir dereceye kadar diner. Susar o gerçekleşmeye çalışan potansiyel. O potansiyelin yaratıcılığa gideceğini düşünmeden ilaçlar yazılır, reçetelenir, ve yutturulur milyarlarca kişiye. Ve o sırada tek amaç topluma uyumlu, kendi kendine de huzursuzluk hissetmeyecek yeni nörokimyasal yapılanmalar oluşturmak. Bir nevi kişilik değişimine sebep olmak kişide. (Kişinin kendine zararı kesin olmadıkça ya da yüksek ihtimalle öngörülemedikçe verilmemsinden yanayım birçok ruh sağlığı ilaçlarının…)


Mutluluğun durağanlık olduğuna inanıyorum. Dalgalara veya yerçekimine karşı yüzmeye çalışmadan su üzerinde kalma hali gibi. Mutluluk, sizi sabit tutmak için yeterli hacme sahiptir, sadece nefesinizi tutun ve eşlik eden yaratıcı güçlerinizin çoğunu da…
Hüzünse hareket ediyor.. İnsanları kalıcı şeyler yapmaya müthiş bir itki veriyor.


Alışılagelmemiş bir psikoterapist olarak bunu tekrar tekrar gördüm. En çok mücadele eden danışanlar genellikle en fazla içgörüyü, en fazla dürtüyü, söylenemez olanı ifade etmek için en fazla cesareti getiriyolarlar. Oldukları yerde kalmak istemiyorlar ve inşa etmek istiyorlar.


Söylediklerimi yanlış yerlere çekmeyin, distimik veya depresif ​​olan herkes sanatçı değildir. Ama dünyayı değiştirenlerin çoğu anormal diye nitelendirdiğimiz ruh hallerine ve kişiliklere sahipti… Ne mutlu ki, bazıları bu farklılıklarını tuvallerde, kağıtlarda ve laboratuvar gömleklerinde normalleştirmişler. Tarihe adını kazımış bilim insanları, sanatkarlar ve yazarlar tedavi görseydi, Türlerin Kökenini okuyup hayvanların evrimini bilemeyecek, Suç ve Ceza ile ahlakın göreliliğini anlayamacak ve frengiyi tedavi edemeyecektik…

Bkz: Paul Ehrlich, Dostoyevski, C. Darwin.

Yalnızlık ve hüzünle onu asla bulamadım.

Bulabildiğim tek şey…

Salt yaratıcılığımdı!

π

Pınar Şengül
Nörobilimci | Nöropsikolog | Aile Terapisti

İnsanın Çalışkanlık Arzusu

Biz insanı tembel biliriz. Bu genellikle doğrudur. Normal bir eğride, standard sapma, ortalama ve medyanın 0’a geldiği tam o noktada tembeller vardır. Toplumun büyük çoğunluğu, milliyetten bağımsız tembeldir.

Elbette, bazı milletler ortalamada ve/veya medyanda başka milletlerden görece daha çalışkan veya tembel olabilir. Mesela Amerika’da yaşayan karma milletlerin nedense daha tembel olmaya teşne olduğunu bilirken, Uzak Doğu’lu milletlerin de dünya ortalamasından çok daha çalışkan ve azimli olduğunu da görürüz.

Fakat bu apayrı bir tartışma konusudur. Ve içimdeki, sosyal psikoloji ve siyasi noktalara değinmekten kendimi men ediyorum, daha homojen bir konu için.

Bu da insanın tembellik arzusu ve buna eşlik eden tembel doğası.

Hem psikolojik hem de biyolojik olarak biliyoruz ki, hem hücreler (daha da özelde beyin hücreleri) ve teker teker bireyler kolaya kaçmaya ve bir şeyleri kolay etmeye meyillidir.

Bunu aynı zamanda fiziğin genelgeçer kuramlarından biri daha destekler ki o da entropidir. (Fizikçi bir abiyle büyürken, insan doğasını önce fizikle tanıma şansına sahip oldum!)

Entropi kısaca, düzenden dağınıklığa gitme halidir. Atomlarda olduğu gibi, atomlardan oluşan hücrelerde ve makro düzeylerde insanlarda ve toplumlarda da bir düzensizlik arayışı ve buna olan özlem, pek tabiidir.

Ancak ben şimdi, daha fizik kurallarıyla açıklanmamış fakat yaşayarak gözlemlediğim, öznel ve psikolojik bir meyilden daha bahsedeceğim ki bu da çalışkanlık arzusudur.

Bazen sadece başarmak, daha iyi olmak için değil, sadece çalışmanın verdiği hazdan dolayı insanın çalışkanlığa alışma hali de mümkündür.

Hatta doğada da sığırcık, babun gibi hayvanlarda da kolay bulunan yemeğe değil de çalışarak uğraşılarak kazanılan yemeğe de bir akım görülür.

Her ne kadar çoğunluk tembelliğe teşne olsa da, mutlaka çalışkanlığa teşne hayvanlar, sistemler, ve atomlar bulunuyor. Her normal eğrinin kuyrukları vardır, ve bu kuyruklar tüm dünyayı iyi yönde değiştirebilecek güce de sahiptir.

Yaşasın, keyfekeder çalışmayı sevenler,

Çalışmayı bir huy ve zevk edinenler…

Yaşasın, sophia hedone!

Bilgelik zevki olarak bu kelimeyi literatüre katmış bulunuyorum: Sophiahedone .

Ya da daha kolay bir kullanım için ”Sofihedoni”.

Tepe tepe kullanabilirsiniz, siz standart sapması ± 2 olanlar…

Pınar Şengül

Love Lessons from Prairie Voles: What Rodents Can Teach Us About Commitment

The prairie vole is a well-known animal, especially in the scientific community, for its fascinating mating and monogamous behavior. Researchers have long been captivated by this small rodent, studying what makes its rare commitment to lifelong partnerships so intriguing. I fully understand that a well-educated neuroscientist might not learn much from this paper. Even I knew about prairie voles around 10 years ago… Considering that I was still a teenager with a developing prefrontal cortex, it shows that this information is widely popular—it’s not (only) that I was particularly wise back then.

Ah, the lovely prairie voles… I’ve always been very fond of them. I once had a dream where I told someone about my concerns for a rodent in distress. Not a cat or a dog, like literally everyone these days!

Today, as a devoted researcher of mating behavior, I was rereading the world-renowned research article on, well… yes, prairie voles.

Published in Nature back in 2006, when I was still a little girl playing with Barbies, Edwards and Self were researching why only a small number of animals are strictly monogamous. It’s monogamy or the highway, as they say!

https://www.nature.com/articles/nn0106-7

They found that different amounts of neurotransmitters, and thus their receptors (which go together like love and marriage), were at play.

For the curious non-neuroscientists: there’s a tiny, addictive area in our brains called the “nucleus accumbens,” which is highly associated with excitement and pleasure.

It’s the endpoint for dopamine, sent from another reward center called the VTA, and it generates motivation—motivation to pursue a partner, 🦑

find good food, 🍄

study neuroscience, 🧠

or even learn the R programming language for better statistical analysis.

Surprising as it may be, I’m spending all my motivational output from my beloved mesolimbic pathway on things that aren’t rose petals, porcini risottos, or lovers serenading from beneath my balcony. Of course, R and neuroscience are definitely worth the sacrifice of my youthful, romantic days!

But let’s get back to the real stars—those adorable prairie voles!

They should be role models for all men (and some women, though less frequently) who put a ring on someone and yet court others with a heartbeat.

From what humanity’s flaky commitment trends have taught us, trusting a man to stay loyal can be… tricky.

Meanwhile, these sweet little munchkins remain like fairy tale dreams, rarely coming true (p-value 0.000000000001 and effect size Cohen’s d being 0.000000000001).

In non-statistical terms (since I am no statistician and shall not speak like one), finding a man with the loyalty of a prairie vole is like finding a 500-carat pink diamond on the pavement—possible, but not very likely!

Male prairie voles have more D1 and D2 (dopamine) receptors in their nucleus accumbens. Specifically, they have more D1 receptors, which inhibit them from cheating—or, in more polite terms, from approaching a stranger female—once they’ve bonded to a beautiful female vole via their D2 receptors.

https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC2994774/

Long critique short:

Get your human males checked for their dopamine-related genes (DRD4, COMT, and DAT1) to learn their genetic predisposition for cheating, a.k.a. wandering off with other women while you could be raising their child.

https://www.genexdiagnostics.com/promiscuity-gene-drd4-test

And lastly, I forgot to mention: male prairie voles bond for life, which is why they are the sweetest rodents—sweeter than chipmunks and capybaras!

Long live prairie voles, for better or worse, for richer or poorer, in sickness and in health!

Neuroscientist & Neuropsychologist Pinar S.