Distimik ​​İnsanlar Daha mı Yaratıcı?

Depresyon Neden Beynin En Yanlış Anlaşılan Varyasyonu Olabilir?

Sizce depresyon veya distimi hastaları için her zaman olumsuz sonuçlar doğurur mu? Hadi bir kez daha düşünelim.


Düşük serotonin, genellikle düşük ruh haliyle ilişkilendirilse de, aynı zamanda benzersiz bir dürtüyü tetikleyebilir. Kişiyi daha düşünceli, daha huzursuz, anlam aramaya daha mecbur hale getirebilir. Birçoğu üzüntüleriyle sadece oturmaz; onu şekillendirir. Onu resmeder, yazar, ölçer. Onu bilime, şarkıya, hikayeye dönüştürür.


Tarih dünyanın en mutlu insanını hatırlıyor mu, ya da hiç dünyanın en mutlu insanı odur diye birilerini tanıdık mı? Bunun aksine, Virginia Woolf’u, Van Gogh’u, Sylvia Plath’ı, Dostoyevski’yi hatırlar ve biliriz. Onlar kendilerini iyi hissettikleri için değil, duyguyu forma dönüştürdükleri için tanıdık onları.
Birinin musmutlu bir romantik ilişki içerisindeyken yeni bir teoriyle akademiyi sarstığını veya bir şaheser resmettiğini nadiren duyarız. Ama tekrar tekrar şahit olduğumuz : kronik acı çeken insanların sanat eserleri inşa ettiğiydi.

Hikayeye dönüşen üzüntü.

Edebiyata dönüşen yalnızlık.

Distimi, yani günlük hayatı gölgeleyen yavaş yanan üzüntü, klinik bir rahatsızlıktan daha fazlası olabilir. Yaratıcılığın en eski motorlarından biri olabilir.
Araştırmalar, serotonin seviyesi düşük olan kişilerin daha fazla düşünmeye, derin hissetmeye ve daha fazla nüans algılamaya (bunu genelde alıngan olarak nitelendirsek de) eğilimli olduğunu gösteriyor. Bunlar hayatı onlar için çok daha zor hale getiriyor. Ancak onlara hiç ummadıkları öznel araçlar da veriyor. Bunlar sorgulayan, düşünen ve inşa eden beyinlerdir. Alkış aradıkları için değil. İhtiyaç duydukları için. Tıpkı nöroplastitisiste gibi. Kaybolan kortikal alanların yerine halihazırda bulunun başka alanları genişletmek gibi (körlerin görme alanlarının daha iyi duymaya dönüşmesi, eksik uzuvlu insanların o uzuvlara ayrılan beyin bölgelerinin başka uzuvlara dağıtılması gibi..) Acaba distimik insanlar da serotonin eksikliğine bağlı olarak kaybettikleri mutluluğu, sürekli telafi etmek için kıvranan ve yaratıcılğa döndürdüğü bölgelerle mi değiştiriyor?


Yüzyıllar boyunca yazarlar, ressamlar, mucitler ve düşünürler, ruh hallerine rağmen değil, ruh halleri yüzünden çalıştılar. Acı, eylem talep ediyordu. Huzursuzluğun ineceği bir yere ihtiyacı vardı. Sanat, fikirler ve yenilikler hobiler değildi aslında. Karanlık ruhlarından çıkışlardı.


Psikanaliz perspektifinden baktığımızda, bahsettiklerim daha önce tartışılmış ve hatta desteklenmiş.

Winnicott buna iç ve dış gerçekliklerin buluştuğu bölge olan “potansiyel alan” adını verdi.Yani kronik üzüntüyle yaşayanlar için bu alan olmazsa olmaz hale geliyor. Sıkıntının görünür bir şeye dönüştüğü yer burası. Defterle kalemle tuvalle veya müzik aletleriyle Paylaşılabilir bir şeye.


Lacan ise depresyonun anlamla olan bağlantımız koptuğunda geldiğine inanıyordu. Ancak yaratıcı ifade o kırılmayı onarıyordu. Kaybolan sesi (belki de biraz farklı bir tonda) geri kazandırıyordu. Klasik müzikteki hüzünlü ruhu, bir jazz müziğe çeviriyor ve kendisini ifade ediyordu mesela.

Çok sevdiğim Kernberg de parçalanma ve içsel kaostan bahsetmiştir; tam da yaratılışın bir araya getirdiği türden bir kaos. Anna Freud ise buna (tıpkı babası gibi) süblimasyon adını vermiştir: İçsel gerginliği bir savunma mekanizması olarak üretken, hatta güzel bir şeye dönüştürmek; babası S. Freud ise bunu sanat, bilim ve beşeri bilimlerde medeniyetin temel taşı olarak tanımlamıştır.

Tıpkı gözlerinizin önünde resmetmeye çalıştığım şey gibi. Her zaman daha yeşil bir taraf vardır ve hiçbir şey bedelsiz gelmez. Yaratıcılık genellikle depresif durumla birlikte gelir ve mutluluk yaratıcı ve üretken dürtüleri kaybetmenin bedeliyle gelir.


Depresyonu genellikle ortadan kaldırılması gereken bir bozukluk olarak çerçeveleriz. (Ki bir çok ruh çalışanı için öyledir, önemli olan bireyi huzurlu kılmaktır) Ama sınırları zorlamak istiyorum, çünkü zihnim ilerisini sorgulamadan duramıyor…

Ya distimi tercüme edilmesi gereken bir varyasyonsa?

Ya dengelemeye çalıştığımız durum, tüm kültürleri şekillendiren durumla aynıysa?


Lityum gibi kimyasalların ruh hali dengeleyici (mood stabiliser) olarak adlandırılmasına şaşmamalı. Gerçekten de ruh halini bir dereceye kadar dengelerler. Ancak dindirlikleri sadece acı değil bireyin ruhsal devinimleri de dindirilir. Yani bireyi birey yapan, o öz de bir dereceye kadar diner. Susar o gerçekleşmeye çalışan potansiyel. O potansiyelin yaratıcılığa gideceğini düşünmeden ilaçlar yazılır, reçetelenir, ve yutturulur milyarlarca kişiye. Ve o sırada tek amaç topluma uyumlu, kendi kendine de huzursuzluk hissetmeyecek yeni nörokimyasal yapılanmalar oluşturmak. Bir nevi kişilik değişimine sebep olmak kişide. (Kişinin kendine zararı kesin olmadıkça ya da yüksek ihtimalle öngörülemedikçe verilmemsinden yanayım birçok ruh sağlığı ilaçlarının…)


Mutluluğun durağanlık olduğuna inanıyorum. Dalgalara veya yerçekimine karşı yüzmeye çalışmadan su üzerinde kalma hali gibi. Mutluluk, sizi sabit tutmak için yeterli hacme sahiptir, sadece nefesinizi tutun ve eşlik eden yaratıcı güçlerinizin çoğunu da…
Hüzünse hareket ediyor.. İnsanları kalıcı şeyler yapmaya müthiş bir itki veriyor.


Alışılagelmemiş bir psikoterapist olarak bunu tekrar tekrar gördüm. En çok mücadele eden danışanlar genellikle en fazla içgörüyü, en fazla dürtüyü, söylenemez olanı ifade etmek için en fazla cesareti getiriyolarlar. Oldukları yerde kalmak istemiyorlar ve inşa etmek istiyorlar.


Söylediklerimi yanlış yerlere çekmeyin, distimik veya depresif ​​olan herkes sanatçı değildir. Ama dünyayı değiştirenlerin çoğu anormal diye nitelendirdiğimiz ruh hallerine ve kişiliklere sahipti… Ne mutlu ki, bazıları bu farklılıklarını tuvallerde, kağıtlarda ve laboratuvar gömleklerinde normalleştirmişler. Tarihe adını kazımış bilim insanları, sanatkarlar ve yazarlar tedavi görseydi, Türlerin Kökenini okuyup hayvanların evrimini bilemeyecek, Suç ve Ceza ile ahlakın göreliliğini anlayamacak ve frengiyi tedavi edemeyecektik…

Bkz: Paul Ehrlich, Dostoyevski, C. Darwin.

Yalnızlık ve hüzünle onu asla bulamadım.

Bulabildiğim tek şey…

Salt yaratıcılığımdı!

π

Pınar Şengül
Nörobilimci | Nöropsikolog | Aile Terapisti

İnsanın Çalışkanlık Arzusu

Biz insanı tembel biliriz. Bu genellikle doğrudur. Normal bir eğride, standard sapma, ortalama ve medyanın 0’a geldiği tam o noktada tembeller vardır. Toplumun büyük çoğunluğu, milliyetten bağımsız tembeldir.

Elbette, bazı milletler ortalamada ve/veya medyanda başka milletlerden görece daha çalışkan veya tembel olabilir. Mesela Amerika’da yaşayan karma milletlerin nedense daha tembel olmaya teşne olduğunu bilirken, Uzak Doğu’lu milletlerin de dünya ortalamasından çok daha çalışkan ve azimli olduğunu da görürüz.

Fakat bu apayrı bir tartışma konusudur. Ve içimdeki, sosyal psikoloji ve siyasi noktalara değinmekten kendimi men ediyorum, daha homojen bir konu için.

Bu da insanın tembellik arzusu ve buna eşlik eden tembel doğası.

Hem psikolojik hem de biyolojik olarak biliyoruz ki, hem hücreler (daha da özelde beyin hücreleri) ve teker teker bireyler kolaya kaçmaya ve bir şeyleri kolay etmeye meyillidir.

Bunu aynı zamanda fiziğin genelgeçer kuramlarından biri daha destekler ki o da entropidir. (Fizikçi bir abiyle büyürken, insan doğasını önce fizikle tanıma şansına sahip oldum!)

Entropi kısaca, düzenden dağınıklığa gitme halidir. Atomlarda olduğu gibi, atomlardan oluşan hücrelerde ve makro düzeylerde insanlarda ve toplumlarda da bir düzensizlik arayışı ve buna olan özlem, pek tabiidir.

Ancak ben şimdi, daha fizik kurallarıyla açıklanmamış fakat yaşayarak gözlemlediğim, öznel ve psikolojik bir meyilden daha bahsedeceğim ki bu da çalışkanlık arzusudur.

Bazen sadece başarmak, daha iyi olmak için değil, sadece çalışmanın verdiği hazdan dolayı insanın çalışkanlığa alışma hali de mümkündür.

Hatta doğada da sığırcık, babun gibi hayvanlarda da kolay bulunan yemeğe değil de çalışarak uğraşılarak kazanılan yemeğe de bir akım görülür.

Her ne kadar çoğunluk tembelliğe teşne olsa da, mutlaka çalışkanlığa teşne hayvanlar, sistemler, ve atomlar bulunuyor. Her normal eğrinin kuyrukları vardır, ve bu kuyruklar tüm dünyayı iyi yönde değiştirebilecek güce de sahiptir.

Yaşasın, keyfekeder çalışmayı sevenler,

Çalışmayı bir huy ve zevk edinenler…

Yaşasın, sophia hedone!

Bilgelik zevki olarak bu kelimeyi literatüre katmış bulunuyorum: Sophiahedone .

Ya da daha kolay bir kullanım için ”Sofihedoni”.

Tepe tepe kullanabilirsiniz, siz standart sapması ± 2 olanlar…

Pınar Şengül

Cinsellik ve Psikoloji:Tabuların Ötesinde

Bernini, Persephone’un Kaçırılması, 1622, Galleria Borghose.


Tarih boyunca farklı kimliklere bürünen cinsellik, uzun süre suç olarak görüldü. Aşk, en güzel haliyle bile, iki bedenin bir araya gelmesi toplum tarafından utanılacak bir fikir olarak dayatıldı. Ancak son çeyrek asırda, bu dogmalar yavaş yavaş kırılmaya başladı ve cinsellik artık daha özgürce, utanmadan yaşanıyor. İçinde büyüdüğümüz kültür önemli bir etken olsa da, cinselliğe yüklediğimiz anlam da şemalarımızla yakından ilişkili. Sahip olduğumuz şemalar, yaşadığımız zaman ve kültür tarafından etkileniyor.

Maalesef Türk kültüründe, Osmanlı’dan miras kalan etkilerle cinselliği yaşamak, “cezalandırıcılık” şemasına sahip kişilerde zorlayıcı bir tabu haline geldi. Cinsiyet farklılıklarının etkileri de göz ardı edilemeyecek kadar belirgin. Bir kadın veya genç kızsanız, cinselliği yaşamak ahlaksızlık ya da Türkçe’nin kendine has kelimesiyle “namussuzluk” olarak algılanabiliyor. Bu görüş, Anadolu insanının kültürel inançlarından biri olmaya devam ediyor, belki de yavaş yavaş aşınarak…

“Cezalandırıcılık” şeması, özellikle kadınlar üzerinde yoğun bir baskı yaratıyor. Cinsel ilişkiye giren bir kadın, özellikle ilk deneyiminden sonra, “yanlış bir şey yaptım” pişmanlığına yatkın hale geliyor. Dini inançların dışında da bu şema oldukça yaygın. Çünkü dini kurallarla büyüyen atalarımız, bunu geleneklerine de yansıttı. Şu anda dine inanmayan fakat cinselliği hala namussuzluk olarak gören bir kesim var. Bu düşünce, o kadar derinleşmiş ki, kurtulmak uzun zaman alıyor. Kurtulmak, bu şemayı tanımak ve kendimizden uzaklaştırmakla mümkün. Bunu bir terapistle yapmak mümkün olduğu gibi, kişinin kendini tanımasına yardımcı olacak felsefi yazılar ve ikna edici feminist propagandaların da büyük katkısı var.

Artık kadınlar, sadece aileleri veya diğerleri için değil, kendileri için yaşamaları gerektiğini bu feminist propagandalarla daha kolay benimseyebiliyor. İnsanın mutluluğu aramasına dair felsefi argümanlar, nihayetinde bireyi kendi seçimleriyle mutlu olabileceğini göstermeye itiyor. Epikür ve onu takip eden hedonist okullar, “iyi hazdır” prensibini savunmuşlardır. Epikuros’a göre haz, öncelikle acıdan uzak durmakken, Kyreneliler “haz, salt haz olduğu için önemlidir” anlayışıyla anlık hazzı her şeyin önüne koymuşlardır. Anlık haz dediğimizde akla basit ihtiyaçların karşılanması gelir: uyku, yemek ve orgazm.

Orgazm olabilmek üzerine neredeyse yüzyıldır (1945, Kinsey; 1964, Masters & Johnson) araştırmalar yapılıyor. Orgazmın aşamaları, belirleyicileri ve engelleri inceleniyor. Ancak bu süreç tamamen fizyolojik olmasına rağmen (damarların genişlemesi, limbik sistemin uyarılması, endorfin, oksitosin ve vazopressin salınımı vs., hem uyarılmada hem de orgazma ulaşmada bireylerin sahip olduğu şemalar etkili oluyor.

Cinsel ilişkide erkekler tarafından en sık karşılaşılan sorunlardan biri iktidarsızlık. Erekte olamamanın sebeplerinde hipertansiyon, kalp bozuklukları, obezite ve yüksek kolesterol gibi faktörler yer alsa da, genç yaşta sağlıklı bir erkekte bunun temel sebebi “kusurluluk” şemasından kaynaklanabilir. Kendini kusurlu, güçsüz ve beceriksiz hisseden bir erkek, sevdiği kadınla birlikte olurken “beni çekici bulmayacak” veya “ona yetecek kadar güçlü değilim” gibi düşüncelerle kendini strese sokabilir. Bu stres, kortizon salınımını artırır ve ereksiyonu baştan sona bitirir. Yüksek kaygıya sahip bir insanda ise evrimsel mekanizmalarımızdan biri olan “kaç ya da savaş” modu aktive olacağı için uyku, açlık, sindirim, boşaltım ve çiftleşme gibi ihtiyaçlar, sempatik sinir sisteminin uyanmasıyla bir süre susturulacaktır. Cinsel birleşme öncesi, “kusurluluk” şemasına sahip bir erkek tekrar bu kaygıları yaşayacağından, kendini sürekli engellemiş olacaktır. Bunun tedavisi için çeşitli yöntemler arasında, şema terapisi, alınacak bir ilaç kadar, belki de daha uzun vadeli bir çözüm sunabilir. Çünkü şema terapisi, kusurluluk inancından kurtulmayı hedeflerken, ilaçla yapılan çözümler yalnızca bedensel sorunları düzeltmeye yönelik olduğundan kesin bir çözüm sağlamayabilir.

Kadınlarda en sık rastlanan cinsel bozukluk olan vajinismus, ilaçlarla tedavi edilemez. Tek çözüm yolu, kişinin kafasını rahatlatmaktır. Vajinismus yaşayan bireyler genellikle yüksek kaygı ve korkuyla büyümüş olup, sevdiğiyle bile kendini tam olarak teslim edemezler. Vajinismus, dört farklı şema tarafından tetiklenebilir: “kusurluluk/suistimal edilme”, “dayanaksızlık”, “duyguları bastırma” ve yine “kusurluluk” şemaları. Kusurluluk şemasında, kadın erkeğin sözlerine güvenmez ve kendini kullanılmıs hisseder. Güvenemediği için kendisini kasarak cinsel ilişkiye izin veremez, istese bile.

Dayanaksızlık şemasında, cinsellik sırasında ve sonrasında (özellikle hiç cinsel ilişkiye girmemiş kızlar için) yaşanacak acılardan tedirgin olarak, bu acılara katlanamayacağını düşünmekten kaynaklanan bir sorun ortaya çıkar. Bu şemaya sahip kadınlar, “cinsel ilişki sonrası çok canım yanacak”, “uzun süre ağrım olacak” veya “ya başıma bir şey gelirse, mesela hamile kalırsam, ya cinsel hastalık kaparsam?” gibi düşüncelerle boğulurlar ve kendilerini kasarak cinsel ilişkiden kaçınabilirler.

Duyguları bastırma şemasında, kadın istemediği, arzulamadığı ve hatta sevmediği biriyle birlikte oluyorsa, “artık cinsel ilişki yaşama vaktim geldi, her ne olursa olsun daha çok düşünmemeliyim” gibi düşüncelerle duygularını bastırmaya çalışabilir. Bu da fazla rasyonalitenin duygulara ve yaşantılara zarar verebileceğine dair bir örnektir.

Son olarak, “kusurluluk” şemasının kadınlarda nasıl işlediğine değinelim. Birçok kadın, özellikle de Türkiye’de, cinsel ilişkiye girerken ışıkları kapatmayı tercih ediyor ve kendi bedenine bakılmasından rahatsızlık duyuyor. Bu rahatsızlık için bir sebep olmadan, “beni beğenmez” veya “çok kiloluyum” gibi düşünceler aklında sürekli tekrarlanıyor. Kendini kusurlu bularak, bu güzel kadınlar, kendilerinden uzaklaşıyor ve kendi bedenlerine sahip çıkmakta zorlanıyor.

Umuyorum ki, bir gün herkes tüm şemalarını çözebilir ve şemasız bir hayat yaşayabilir.



Cinsel Terapist Pınar Ş.