İnsanın Çalışkanlık Arzusu

Biz insanı tembel biliriz. Bu genellikle doğrudur. Normal bir eğride, standard sapma, ortalama ve medyanın 0’a geldiği tam o noktada tembeller vardır. Toplumun büyük çoğunluğu, milliyetten bağımsız tembeldir.

Elbette, bazı milletler ortalamada ve/veya medyanda başka milletlerden görece daha çalışkan veya tembel olabilir. Mesela Amerika’da yaşayan karma milletlerin nedense daha tembel olmaya teşne olduğunu bilirken, Uzak Doğu’lu milletlerin de dünya ortalamasından çok daha çalışkan ve azimli olduğunu da görürüz.

Fakat bu apayrı bir tartışma konusudur. Ve içimdeki, sosyal psikoloji ve siyasi noktalara değinmekten kendimi men ediyorum, daha homojen bir konu için.

Bu da insanın tembellik arzusu ve buna eşlik eden tembel doğası.

Hem psikolojik hem de biyolojik olarak biliyoruz ki, hem hücreler (daha da özelde beyin hücreleri) ve teker teker bireyler kolaya kaçmaya ve bir şeyleri kolay etmeye meyillidir.

Bunu aynı zamanda fiziğin genelgeçer kuramlarından biri daha destekler ki o da entropidir. (Fizikçi bir abiyle büyürken, insan doğasını önce fizikle tanıma şansına sahip oldum!)

Entropi kısaca, düzenden dağınıklığa gitme halidir. Atomlarda olduğu gibi, atomlardan oluşan hücrelerde ve makro düzeylerde insanlarda ve toplumlarda da bir düzensizlik arayışı ve buna olan özlem, pek tabiidir.

Ancak ben şimdi, daha fizik kurallarıyla açıklanmamış fakat yaşayarak gözlemlediğim, öznel ve psikolojik bir meyilden daha bahsedeceğim ki bu da çalışkanlık arzusudur.

Bazen sadece başarmak, daha iyi olmak için değil, sadece çalışmanın verdiği hazdan dolayı insanın çalışkanlığa alışma hali de mümkündür.

Hatta doğada da sığırcık, babun gibi hayvanlarda da kolay bulunan yemeğe değil de çalışarak uğraşılarak kazanılan yemeğe de bir akım görülür.

Her ne kadar çoğunluk tembelliğe teşne olsa da, mutlaka çalışkanlığa teşne hayvanlar, sistemler, ve atomlar bulunuyor. Her normal eğrinin kuyrukları vardır, ve bu kuyruklar tüm dünyayı iyi yönde değiştirebilecek güce de sahiptir.

Yaşasın, keyfekeder çalışmayı sevenler,

Çalışmayı bir huy ve zevk edinenler…

Yaşasın, sophia hedone!

Bilgelik zevki olarak bu kelimeyi literatüre katmış bulunuyorum: Sophiahedone .

Ya da daha kolay bir kullanım için ”Sofihedoni”.

Tepe tepe kullanabilirsiniz, siz standart sapması ± 2 olanlar…

Pınar Şengül

Aldatmanın Gölgesinde Aşk ve Evlilik: Bir Terapi Perspektifi

Her geçen yıl; aileye, sevgiye, saygıya ve dostluklara balta vurmaya devam ediyor.

Bunu 19. yüzyılın imza isimlerinden Avusturyalı psikiyatrist ve psikolog Alfred Adler’i okurken tekrar farkettim.

Adler kitabında bir insanın bir insana ilgi ve yakınlık duyuyorsa, o ilginin gerektirdiğü bütün özelliklere sahip olması gerektirdiğini yazmış. Bunlar şöyle:

“Dürüst olmalı,

İyi bir arkadaş olmalı,

Sorumluluk duygusu taşımalı,

Sadık ve güvenilir olmalıdır.

Böyle bir aşk ve evlilik yaşamını kuramamış bir insanın, hiç değilse bu noktada yanlış yaptığını kavraması gerektiğine inanıyorum. “

Bunu 1913 yılında basılan kitabında yazıyor. 111 yıl önce yazmış Adler. (1913 yılında basılmış ”cinsiyetler arasında işbirliği” kitabı).

Elbette o zamanlarda da vardı sorunlu ilişkiler fakat şimdiki gibi alanında uzman psikologlar o zamanlar ”birbirinize karışmayın, geniş geniş alanlar verin, aldatmalar tam evlilik öncesi doğaldır, evlilik telaşı insanları aldatmaya yönlendirebilir, bunlar çözülebilir, affedilebilir” demiyorlar…

Hem Avrupa’da hem de Amerika’da şimdi durum böyle. Yıl 2024.

Hem Amerika hem de Avrupa’da bulunan Enstitülerden bizzat çift terapisi eğitimleri aldım ve farklı ekollerin eğitimlerini almaya devam ediyorum.

Maalesef, durum Alfred Adler ve onun gibi düşünenler için pek iç açıcı değil.

Aldatılmayla gelen danışanlarımıza bunun çözülebileceğini ve tekrar ateşkesin sağlanabileceğini söylememiz gerektiğini öğretiyorlar bize.

Aldatmanın dahil olduğu ilişkilerde, ilişkinin devam etmesinin her iki kişinin de özsaygısı için zararlı olduğunu düşünen nadir çift terapistlerinden biri olarak, aldatılmayı duyduğum terapi seanslarını aldatılan kişiyi güçlendirmeye odaklandırarak bireysel bir terapiye çeviriyorum.

Artık orada bir çift göremiyorum.

Kandırılan ve sayılmayan bir eş görüyorum.

Bu eşin kendi değerini hatırlaması ve dayanak olarak kendine olan sevgisi ve saygısını oluşturmasında destek oluyorum.

Bizim terapi eğitmenlerimize gelince, aldatılan çiftlere bunun onarılabilir olduğunu söylüyorlar.

Ve gördüğüm kadarıyla kendileri de bunun gerçekten onarılabilir olduğuna inanıyorlar.

İnsanın travmaları dahi onarılır da, sevdiği ve hayatını paylaşmak istediği kişinin ona sırtını dönmesi, kandırması, üstüne başka bir kişiye duygusal ve cinsel hisler geliştirmesi…

Hakikaten onarılabilir mi?

Bu bilgi hafızadan silinebilir mi?

Doğal karşılanabilir mi?

Yeni akıma göre: evet.

Mutfakta süt döken çocuğa bağırmak yerine o sütü yerden silmeliyiz diyorlar. Bu örneği veriyorlar.

Ben dinlerken içimden müstehzi bir şekilde gülüyorum. Ancak onlara göre ”epey gerici” gelecek bu fikirlerimi bir süre dillendirmiyorum.

Sonuçta onların ticaretini ve reklamını bozacak olan bu fikrim, onları içten içe erdemsiz dahi hissettirebilir. İnsanları, hele hele alanında ”uzman” olanları, etik olmayan fikirleri için eleştirmek genelde her daim karşı saldırıyla sonuçlanır.

Oysa ben onları çoktan ”sevgiye” olan saygımla içimde hiç ettim. Onları düzeltmenin namümkün olduğunun da farkındayım.

Aldatan çiftlerle ilgili düşünceleri perde arkasında sadece şu:

”Eğer siz birbirinize hala değer vermeseydiniz bunca şeye rağmen gelip bana size destek olmam için bunca para da dökmezdiniz.”

Evet, böyle söylüyorlarmış içlerinden. Biraz alayla, biraz da üstten bakan bir tavırla aralarında bir ticari koalisyon oluşturmuşlar.

Şimdi, onlara göre, onlardan biriyim.

Para için, ticaret için, insanları yolmak için…

Ama hiç de onlardan değilim.

İnsanların ruhlarını, öz saygılarını ve hepsinden de öte;

Sevgiyi…

Aşkı…

Aileyi…

Böyle ayaklar altına alamam…

Para her şekilde kazanılır.

Toplumun faydası için kazanmak tercihim.

Bir tek cebini düşünenler bu kadar fazla oldukça,

ne toplum,

ne aile,

ne de birey bulamaz huzuru.

Kıssadan hisse,

Size dürüst olmayan,

Hele hele sizi aldatan

Adamları ve kadınları

Hayatınızda tutmayın!

Paranızı da aldatana değil, aldatmayacak olana harcayın.

Çift terapisine aldatılmayla gitmeyin…

Hiç kimse aldatılmayı haketmez.

Çünkü kimsenin bir kopyası daha yoktur…

Sizi ÖZEL ve TEK hissedirecek insanı beklemeniz dileğiyle…

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

2024 Nobel Barış Ödülünü Kıl Payı Kaçırdık.

Yazıma, Türk topraklarında doğmuş, büyümüş ve üniversiteye dek Türkiye’de eğitim almış bir Türk vatandaşı olan, Türkiye’nin ve dünyanın saygın ekonomistlerinden Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nun Nobel Ödülü’nü kıvançla tebrik ederek başlamak istiyorum!


Kurumların nasıl oluştuğu ve refahı nasıl etkilediğine ilişkin çalışmalarda bahsedilen, ilerlemeden yoksun kalan ülkelerle ilgili metni paylaşıyorum.


”Bazı ülkeler, sömürücü kurumlar ve düşük ekonomik büyüme ile sıkışıp kalırlar. Kapsayıcı kurumların getirilmesi, herkes için uzun vadeli faydalar sağlayacaktır, ancak sömürücü kurumlar, iktidardaki kişiler için kısa vadeli kazançlar sunar. Siyasi sistem, iktidardakilerin kontrolü elinde tutmalarını garanti ettikçe, hiç kimse gelecekteki ekonomik reformlar için verdikleri sözlere güvenmez. Ödüllülerin görüşüne göre, bu nedenle hiçbir iyileşme gerçekleşmez.’

Ülkemizin iktisadi düzlemdeki sömürü düzenine yakından tanık olan Prof. Dr. Daron Acemoğlu, ne mutlu ki, bu trajediden faydalı kuramlar çıkartmış ve her ne kadar ekonomik ve teknolojik olarak ilerleyemesek de, bize Ekonomi dalında bir Nobel getirmiş.

Taşların içinden çıkan bir çiçek gibi... 🪨🌿🪨

Böylesi vasat bir ekonomiden Nobel ödülü çıkaran bu vatan daha neler neler çıkartmaz.

Sahi, sayın Devlet Bahçeli çok değil bir 9 ay kadar önce şu barış elini uzatsaydı muhalefete, kim bilir şimdi o da Nobel Barış Ödülünü getirirdi bize hayırlı bir cuma gününde.

Tüh!..

Kıl payı kaçırdık bu sefer.

Umuyoruz seneye “siyaseten” bir barış eli daha uzatır,

Hem hiç alınmayız biz Türk halkı.

Hele ucunda bir de Nobel varsa…

İnanmış rolü yaparız, toplumca … siyaseten 🙂

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.

Sigara yasağı gerekli mi?

Avrupa komisyonu bir süredir sigara ve türevlerini kamuya açık alanlarda yasaklama önerilerinde bulunuyor. Ocak’ta uygulamaya geçilecek olan öneride gecikmelerin olduğuna dair dış haberler var. Gecikse dahi, böyle bir önermenin komisyonda tartışılması ve oy çokluğuna sahip olması sevindirici.

Bu haber sadece sigara içmeyenleri değil, sigara içip de sevdikleri için kaygılanabilen insanlar için de sevindirici nitelikte. Çocuğunun yanında sigara içmeyen bir ebeveyn, dışarıda çocuğunun bir kafede arkadaşlarıyla otururken de sigaraya maruz kalmasını istemeyebilir- olması gerektği gibi.

Bunun bir yasak olmasına gerek kalmadan zaten etraftaki insanların sağlığına zarar vermeme bilinciyle içilmemeliydi. Ancak maalesef insanoğlu zevklerinde bencil olduğu ve bu bencilliği pek de bilinç düzeyine çıkarmadan yaşadığı için yasaklar bizi birbirimizden koruyor.

Sigara dumanından fazlasıyla rahatsız olan biri olarak, bu haber bana ilaç gibi geldi tabii ki. Çünkü maalesef, sigara (bazen alkolde de olabildiği gibi) sosyal ortamlardaki birlik ve beraberliği zedeleyebiliyor. Alkol almayan biri, alkollü ortama giremeyip toplu eğlencelerden mahrum kalırken, sigara için bu asosyalleştirme oranı çok daha yüksek. Çünkü sigara içilen alanlar diye bir kıstas yok. Her yer sigara içilmeye müsait. Her ne kadar sözde 4 tarafı cam olmayan yerlerde sigara içilme yasağı olsa da, bu kural tepe tepe çiğneniyor. Kapital olan para konuşuyor ve insan sağlığı hiç ediliyor. Parayı veren sadece sigarasını pek ala Türkiye’de rahat rahat tüttürüyor. Sigara dumanından rahatsız olan biri olarak, restoranlara sigara dumanı şikayetinde bulunduğumda beni kapalı alanda havasız bir yere almayı öneriyorlar, sigara içenleri uyarmak asla bir seçenek dahi olamıyor.

Asosyalleşme de apayrı bir vaka. Hadi alkol sevmeyen meyhaneye gitmedi. Sigara dumanı sevmeyen ne yapsın? Parklara, kafelere ve hatta otobüs duraklarına da mı çıkmasın? Yabancı birini uyarmak şöyle dursun, arkadaşlar bile bu konuda duyarsız olabiliyor. Aynı masada otururken bazen sadece nezaket olsun diye ”sigara içsem rahatsız olur musun” sorusundan bana bıkkınlık geldi. Çünkü bunu soran insan sadece laf olsun diye soruyor. Gerçekten kaygılı değil karşısındaki için. Eli çoktan sigaradayken hatta onu yakarken soruyor bunu. Ben defalarca kez ortamdan uzaklaşmak pahasına hayır diyemedikten ve cezasını en az bir tüm gün boyunca tıkalı bir burun ve nefes alamadan geçen bir geceyle ödedikten sonra artık hiç çekinmeden pek hakkım olan ”Hayır”ı söyleyebiliyorum. Ama gene de insanı sigara içenden bir şekilde uzaklaştırıyor bu yanıt. Çünkü sigara içen de sinir oluyor karşısındakinin bu bağımlığına geçici olarak ket vuruşuna. Bu yüzden sigara içen insanlar ya yanlarındakini sigaraya başlatıyor ya da sigara içmeyenlerle pek görüşmeyi tercih etmiyor. Onun da cevabı pek ben merkezci bir taraftan şu oluyor: ”Ee canım dışarda da bir keyfimiz var, onu da mı yapmayalım?”

Ee benim de çok zevklerim var ve dışarda insan içinde yapmıyorum.

Eğer biriyle zaman geçirmek için görüşüyorsan, o insanın en önce sağlığını tehdit etmeyeceksin. Bırak ses tonunu, örfü adeti. Sağlık bu! Sen sigara içip, hücrelerini yok ederken, akciğerini küle dönüştürürken, özgür iraden senindir.

Ama benim özgür irademe de müdahil oluşun pek saygısızca. Sigara içen insanlarla dostluğum hiç kalıcı olmadı. Benim sigaradan rahatsız oluşum zaten onlar için ”ortam ve keyif bozucu” idi halihazırda. Ben de sosyalliğin getirdiği o anlık keyif için uzun dönemde sağlığımı riske atacak kadar saflığı, çoktan çocukluk dönemlerinde bıraktım.

Kıssadan hisse, bu yasak karşısındakine gerçekten saygısı olmayan insanların çoğunluğu sebebiyle fevkalade lazımdı.

Geçenlerde laf olsun diye bile sormayan bir iki insanla masa paylaşırken adeta şoka uğradım. Direkt karşımda sigara içip, dumanı çektikten sonra öylesine mırıldandılar, ”sen rahatsız olmuyorsun di mi” diye.

Canım sıkıldı bu tavra. Ya hu pek umrunda değil zaten besbelli. Çoktan sigara dumanlarını yüzüme yüzüme üflemeye başladın. Kendimi korumak için sigaraları bitene kadar ortamdan uzaklaştım. Sanmıyorum ki bu insanlar tekrar benimle bir masa paylaşmayı düşünsünler. Sigaraları elbette ki yanlarındaki insanlardan daha kıymetli. Ben de bu yüzden zaten seçici olduğum arkadaşlıkta büyük oranlarda arkadaşı silmek zorunda kalıyorum. Çünkü sigara içen ilk ”tamam canım içmem” dese de, yarım saate onun o sigara isteği tekrar vuruyor ve illa ki sigarasını içmek için ortamdan uzaklaştıran kişiye bir sinir harbi içine giriyor. Bağımlılıkların da temeli budur. Rasyonel bir şekilde engellenemediği için, ona ket vuran herhangi bir nesneye de yıkcı olurlar. Bunu sözel olarak belirtmeseler de, illa ki içlerinden ”yahu şununla da eğlenceye gitmemeli, yanında sigara dahi içtirmiyor!” der.

Bu yüzden, bu yasak gelene kadar tarafları seçmeye devam.

Sosyallik için kendini zehirlemek mi yoksa sağlığını korumak için çoğunluktan uzak durup nitelikli azınlık olan bir kitleyle memnun olmayı öğrenmek mi?

Ben ikinciyi seçiyorum yıllardır. Kuru kalabalık içinde hoşbeş edeceğim diye, üst solunum yollarım başta olmak üzere kıymetli hücrelerimi hasarlayamam, azizim.

Evren karşımıza, alanımıza saygı duymayı bir öncelik addeden insanları çıkartsın.

Maalesef bu kitle pek az olduğu için, devlet eline muhtacız.

Bazı yasaklar iyi ki var!

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.