Kötü Olmalısın!

Geç kalmadan öğrenmelisin,
Hakedilmeyen sevgiler kendini yok eder.
Karşılıksız kalan tüm alışverişler yerini yadırgar.
Kimseyi koşulsuz sevmemelisin.

Ben geç öğrendim, sen bunu okurken
Koşulsuz sevdiğin her şeyden vazgeç.
Denk olmayan ne varsa yok olmaya mahkumdur.

Bir papatyaya sen gülsün dersen,
Papatya seni değersizleştirir,
Onu daha güzel gördüğün için.
Papatyanın dostu ancak ona eş bir papatyadır.
Papatyayla begonvilin dostluğu bitecektir.

Üstten bakmayı öğren insanlara.
Mütevazı olan herkes değersizleşir.
Kibirli olmalısın.
Olduğun yere saygıdır bu.
Yıllarını verip, çabalayarak ulaştığın konuma, unvana ve bilgiye saygı duy önce!
Buna ulaşmamış insanların elinden tutamazsın.
Tutarsan seni aşağı çeker.
Senin yukarı çekmek istemene anlam veremezler.
Sorgularlar iyi niyetini.
Neden bu begonvil, bir papatyayı değerli görüyor? diye.
Begonvilsen, begonvilliğini bil!
Değiştiremez ve dönüştüremezsin oluşları.

İyilik bir peri masalıdır.
İyileştiremezsin ki oluşları.
Sen Tanrı değilsin, anla bunu!
Ne Gandhiler, ne Mandelalar geçmiş
Şu dünyadan.
Değiştirebilmiş mi çöküşe giden dünyanın kaderini?
İyi niyet kazanacak palavralarından vazgeç,
Daha geç olmadan anla.

Elinden tuttuğun eller
Arkandan seni keriz bilir.
Art niyeti sende arar.

Sen sen ol, iyi olma.
İyiler kaybetmeye mahkumlar.
Dünyada kötüler hüküm sürer.
İyilik yapana atılmayan taş kalmaz.
Denedim ben, biliyorum.
Her çeşit insana iyilik eli uzattım,
İnsanoğlu iyilikten anlamıyor.

Ben çok geç anladım.
Sen bunu okuduysan tecrübemden faydalan.
İyiliğini ve tüm varlığını kendine sakla.
Kuzgun diye karga beslersin,
Oyar gelir gözünü.
İnan bu geç öğrenilmiş çıkarımıma.
Az insan çok insandır.

Ve daha da önemlisi,
Dünya o kadar kötü ki,
İyiliğinin ardında bit yeniği arar.
Bu yüzden iyilik yaptığına dostluk etme.
Dostum dediğine bakarken, kafanı aşağı eğmek zorunda kalma.
Senle aynı yolda yürüyemeyecekten dost olmaz.
Senle aynı yolda yürüyebilecek ilk insan sensin.

Aşağıdakilere bakma!
Yürümeye devam et.
Senle aynı boyda olan bir begonvil bulana dek,
Aşağıdakine dal uzatma.
Sen ne dediğimi anla.
Kimse kendinden daha üstün birini dost göremez.
Dostluğunu alırsa şayet,
Kendisini geliştirmek şöyle dursun,
Seni kendi seviyesinde görür.
Zaten neden sana denk olmayana dost olasın ki?

Başkasına devamlı iyilik, kendine kötülüktür.
İyiliğin aç insanı doyurmaktan öteye gitmesin.
Onun dışında kötü bir insan ol.
Kötüler her zaman kazanır.

İyi olan insanlara son iyiliğimdir bu:
Bir daha iyiliklerinizden yaralanmayacak kadar,
Kötü olun.


Yanımda et yiyenlere bol saygı!

Birebirde tartışmalara girecek ve kimseye sıfırdan etik, çevrecilik ve dahası birlikte yemeğe çıktığın insanın duyarlılıklarına hoşgörülü davranmayı öğretemeyeceğim.

Bunlara vaktim yok!

Zaten bunu konuşmak zorunda kaldığım kimse hayatımda kalıcı da olmadı, hele hele dost hiç olmadı.

Benimle böyle tartışmalara girmişseniz, içinizde bana karşı bir hoşgörü olmadığına kaniyim.

Yaklaşık 15 yıldır bu konu üzerine konuştuğum maalesef yüzlerce insan benim veri analizim için geniş bir örneklem oluşturuyorlar. Ve bir kez dahi olsun, aralarında ”haklısın, hassasiyetlere hoşgörülü yaklaşmak gerekiyor.” diyen çıkmadı.

Bana eğer neden seninleyken vegan restoranlara gidiyoruz, neden yanında rahat rahat bir kuzu çevirme yiyemiyorum gibi alçak şakalar yapıyorsanız, zaten mutlaka sonunda iletişimimiz keskin bir şekilde sonlanacak.

Sizde yüzde 99,9’dansınız. Tebrikler. Tam bir kamu insanısınız. Sizler bilim için gerekli olan normal eğrinin 0 noktasısınız. Normal değerler diye bahsettiğimiz referans hattı sizlersiniz.

İşte geriye kalan, sizden farklı olan, hoşgörüyü içgüdüsel olarak gösterebilen o çok küçük bir insan grubunu doğrudan aykırı değer yapan da sizlersiniz.

Ben normal eğriyi bozanlardanım, o aykırı değerlerdenim. Ve o aykırı değerleri kalbime almaktayım. İletişimle insanların birbirlerini ne kolay zehirleyebileceğini anlayalı, bir elin parmağı kadar insanı alıyorum iletişim sahama.

Siz normal dağılım sağlayanlar, yani veganlık mı? yani sen et yemiyorsun diye biz de yanında yemeyelim mi? hayvanları sevmek için onların yediği otu yememek lazım! ben sana vegan olduğun için saygı duyuyorum, bak ot yemene karışmıyorum, sen de benim etime karışma, yanında seni yıllarca travmatize eden, belki mezbahalarda kanlar içinde can çekişen hayvanların acı içinde gözlerinden akan yaşları gördükten sonra uykusuz uzun geceler geçiren vegan arkadaşınla görüşür görüşürmez onun için acıyı çağrıştıran, et kokusundan midesini bulandıran psikolojik tepkisini hiç düşünmeyerek, hatta daha da fenası, bunu bilerek, inadına, onu rahatsız etmek, onun rahatsızlığından bir zevk alarak et yiyeceğim diye tutturuyorsan, kendine kendin gibi hoşgörüsüz dostlar edin.

Benim kalbimde hoşgörüsüz hiçbir insana yer ve bol kitlenizle tükettiğiniz o eski tahammül yok.

Sizler ancak benim hayatıma bir deneyin katılımcısı olarak girer ve çıkarsınız.

Ben sizlerle, çok konuştum. Sizlere çok kez anlattım.

Neden et görünce ölü bir buzağı cesedi gördüğümü..

Neden bunları öğrendikten sonra vegan olduğumu…

Kokusunun görünüşünün ve hatta bahsinin bile rahatsız edici olduğunu.

Ve bunları gözüme soka soka bahsetmelerinizin ve göstermelerinizin dostane olmadığını farkındayım.

Bir oyun belki sizin için, bir inatlaşma, ve çocuklarda görülen bir can acıtma sevdası, egosantrizm ve sadizm…

Ama ben bunlardan çoktan yoruldum.

Hayatıma giren hiç kimseye neden vegan olduğumu anlatamayacak kadar sıkıldım.

Hayatıma giren insanın vegan bir insanın felsefesini ve duygu dünyasını anlayacak kadar kendisini geliştirmiş olmasını bekliyorum.

Bu bilincin içinde, absürd şakalar, benimle yapılan o nadir yemek toplantısında et yenmenin istenmesi, ve veganların et yemeyerek dünyada büyük bir inek popülasyonu yaratıp, yaratacağı o na mümkün bütün o hikayeler de dahil.

Bunlarla bana gelen sizlerden inanın çok var…

Ve sizlere maruz kalmamak için insanın tamamen izole yaşaması gerekiyor. Çünkü siz her yerdesiniz. Nereye baksam siz varsınız.

Siz olmayanlarla karşılaştığımda ise o insanla dost olmuş oluyorum.

Ama o kadar çoksunuz ki çok yoruldum sizlerle iletişmeye çalışırken, ve belki de bir şeyleri anlatabilirim diye umarken…

Ben sizlere izahatten vazgeçtim. Çünkü her denemem başarısızlıkla sonlandı.

Bir de doludizgin bir zaman ve umut kaybıyla.

Ben hayatımda neden yanımda et yemeyi teklif etmeyecek insanları istediğimi burada da açıklamayacağım.

Çünkü bunun izahata gereği olmamalı.

İzah etmem gereken birisiyseniz, zaten yanlış bir arkadaşsınız.

Oturduğum masada karşımda bir kuzunun bacağını iştahla ısıran ve bunun benim hassasiyetime karşı yapılan bir gövde gösterisi olduğunu bildiğim biriyle aynı masada oturup yemek yemem.

Karşısınızda hayvan ölüsünden kokusundan görüntüsünden hem psikolojik, hem duygusal hem de fizyolojik sebeplerle rahatsızlık duyan birisi olduğunu biliyorsanız, yanında etsiz yenebilecek yüzlerce seçenekten birini seçerek hoşgörülü olabilirsiniz.

Olmuyorsanız da benle yemeğe çıkmayın.

İnada inat, bir öğününde et yemeden duramayacak bir insansınız belli ki.

Paylaşacaklarımız bu masaya kadarmış!

Dipnot: ”Ben vegana saygı duyuyorum, o da o zaman bana duysun.”

Tamam, teşekkür ederim, karşında roka yememe saygı duyduğun için.

Kesinlikle çok uygun bir analoji. Sizi rokamın kokusuyla, görüntüsüyle, ve geçmişiyle mutlaka benzer derecede rahatsız ediyor olmalıyım, ama siz buna rağmen benim vegan beslenmeme saygı duyup salatamdan rahatsız olmadınız.

Ben de bu saygıyı tabii ki iade ediyorum, kan ve metal kokusuyla, uzuvlarını gösteren kemikleriyle, acı dolu geçmişiyle beni baştan aşağı irkilten etinizi, afiyetle yiyebilirsiniz.

Ama tabii benden çok uzaklarda 🙂 !

Sorulara ve genişletişmiş tartışmalara ve sorulara kapalıyım, sizin için muhtemelen ilk, benim için ise bininci tekrar…

-Sizlerden olmayan.

Geç kaldım ama geldim.

15 Aralığa kadar Merkür Yay burcunda geriye gitti. Bu süreçte Yay burcu insanları bir yerlere elinde olmadan geç kaldı. İletişimde yanlış anlaşılmalara da maruz kaldı. Ama Yay insanı buna alışıktır. Bu yüzden bu yazımda geç kalma üzerine konuşacağım.

Yay yaradılışı gereği gergindir. Gerilmeden okunu atamaz. Bu yüzden her ne kadar en eğlenceli insan olarak tanımlansa da, bir stres yapıcı etkene maruz kalır kalmaz abartılı bir gerginliğe bürünür.

Yay’ı germek pek zor değildir. Hemen hemen her şeye gerilebilir. Bazen kendi düşüncelerine ve yazdığı senaryolara bile.

Ama bir yere geç kalıyorsa, o insandan çok kendisini gerer. O insanın tepkisini düşünmek, gidince asacağı surat, belki tüm buluşmanın güzel enerjisini bozacak o gecikmenin yaratacağı etkiler silsilesi…

Yay insanı en az bulunan burç olduğu için, karşısındakinin de buna anlayışlı davranmayacağı genellemesine çoktan varmıştır.

İnsanların büyük kısmı buluşmaya geç kalan birini hoş görmez, ‘‘Sıkıntı yok canım, ben de seni beklerken başka işlerimi hallettim, dükkanları gezdim, alışverişimi yaptım, kitabımı okudum, e-postalarımı yanıtladım…’’ demez.

Çok az insan böyle olduğu için Yay insanı en ufak gecikmede bile gardını alır, gerilir, okunu bırakmak için.

Evet, Yay önce karşısındakinin tepkisini izler… ve sonra… o oku bırakır.

Bir daha o insanla buluşmayacağını o ilk tepkiden bilir.

Hakikaten, kaç kişi var hayatımızda geç kaldığımızda,

‘‘Sıkıntı değil hayatım, benim keyfim yerinde, sen hiç acele etme’’ diyebilecek?

O insanların sayısını ben pekâlâ bilirim ve o insanlar benim konfor alanım olur.

Onlarla buluşurken, gecikmeme rağmen, beni asık bir suratla karşılamayacaklarını, uzun uzun bunun yüzünden surat asmayacaklarını, ‘‘Neden geç kaldın?’’ diye sitem etmeyeceklerini bilirim.

İnsan kendisini geren insanlardan uzak durmaya meyleder. İster arkadaş olsun, ister başka biri.

Bu kim olursa olsun, böyle küçük meseleleri büyüten insanları ben sevmem.

Uzun yıllar muhabbetim olan insanlarla dahi bu huylarını bildikten sonra görüşmeyi keserim.

Ne gerek var, bir oturup konuşacağız diye onca gerginliği çekmeye?

İnsan insanın zehrini almalı azizim,

Birbirine zehir olmamalı.

Ben seninle buluşmaya geliyorsam ve yolda bir aksilik çıkmışsa, ben o saatte orada olamamışsam, sen şikayet etmek yerine bana dostça yaklaşıp ‘‘Sıkıntı yok canım, hayat bu. Sen planlar yaparken yüzüne güler işte. Sonuçta geldin ya, önemli olan bu’’ diyemiyorsa, ne gerek var öyle bir arkadaşa?

Zaten hayat oldukça tahmin edilemez ve öngörülemez bir muamma.

Yarın şu saatte buluşacağız dersin, hasta olursun, uykusuz kalırsın, işlerinde bir aksaklık olur, metro çalışmaz, otobüs gecikir, trafik vardır, kaza olmuştur… hayat olmuştur kısaca. Life happens.

Her ne kadar vakit nakit olsa da, bazen o nakti yönetemeyiz. Çünkü hayat bizden daha kadirdir işte.

Ben size şunu söylemek istiyorum: Arkadaşınız olur, hatta işiniz olur. Biri size geciktiğinizde bir torba laf ediyorsa, o insandan kaçın. Hiç gerek yok bunlara.

Benim hayatımda bir elin parmağı kadar insan, tıpkı benim gibi, ‘‘Canım acele etme, benim keyfim yerimde’’ der. O insanları da ayrı bir yere koyarım hemen.

Aa, ne ilginç, bana onlarca mesaj atıp ‘’Neredesin, hadisene ben geldim’’ diye boğmadı beni. Geldiğimde güler yüzle karşıladı. Kusura bakma, geciktim çünkü derken bölüp, ‘Önemli değil kuzum, insanlık hali. Ne olacak’ diye konuyu kapattı…’’

Az böyle insanlar ama nadirliği kadar da özeller.

Var onlardan, varız…

Benim için hep büyük bir kriter olmuştur bu.

İnsan mükemmel değildir ya hu, ne bu her şeyi tam dozunda bekleme hali?

Vaktim kıymetli diyorsan, beklerken yapacak işlerini yap.

Ben birini beklerken hiç gerilmem, hatta sevinirim.

‘‘Ne güzel kitabımın bir bölümünü daha okumak için bana zaman hediye etti,’’ derim.

O insan gelince, ‘‘Senin sayende kitabıma daha çok zaman ayırabildim,’’ der, teşekkür ederim hatta.

Geç kalan insanlara kızmadan önce kendinize kızın.

Neden kendinize kalan zamanı değerlendiremiyorsunuz? Beklediğiniz yer her nereyse, yanınızda mutlaka telefonunuz vardır değil mi?

Mesajlar, sosyal medya ve e-postalar cabası.

Kitabınız, derginiz, gazeteniz varsa ne âlâ.

Hele bir de kendi ofisinizde ya da evinizde bekliyorsanız, değmeyelim öyle beklemenin keyfine…

İnsanlara geç kalınca kestiğiniz faturalar, güzel ilişkilerin sonudur.

En azından benim için öyle.

Geç kaldığımda of puf yapacak insanların hiç hayatıma girmemesi dileklerimle…

Hayat bu kadar ‘‘mükemmel’’ olabilmek için çok karmaşık.

Ve madem siz mükemmel olabileceğinizde ısrarlısınız, o zaman siz mükemmel olun ve geç kalan insanı beklerken kendi işlerinizle ilgilenin. O zaman kimse kaybetmez.

Geç kalan bir insanı daha hızlı getiremezsiniz, ama o kalan zamanı daha verimli kullanabilir, bir de o insana gergin bir yetişme baskısı yaşatmazsanız, ne kadar ‘tekrar görüşülesi’ bir insan olursunuz…

Ben şahsen, hayatımda böyle insanları tutmuyorum.

Yanımda, yakınımda olan 5-10 kişiyle bahtiyarım.

Ve yanımdakiler, görüşmelerimize geç kalabilir. Onları beklerken keyifle okumalarımı yaparım. 🙂

Lütfen benimle görüşmeyin, eğer görüştüğümüzde surat asacaksanız ve bana vaaz verir gibi vaktinizin ne kadar kıymetli olduğunu söyleyecekseniz.

Çünkü bazen ben de size, ‘‘Vaktinizi nasıl verimli kullanmanız gerektiğini’’ hatırlatamayabilirim…

-Bir Yay.

Schadenfreude

Önce, ”İnsan sosyal bir hayvandır.”der Aristo ve sonra, bu sosyal ihtiyacın da kısıtlanması gerektiğini vurgular Hobbes, ”İnsan insanın kurdudur.” diyerek.

Dışa dönük kişilik özelliklerine sahip insanlar, en çok yarayı dışarıdan alırlar. Çünkü bal bile olsanız illa ki sevmeyen çıkar. Kimse herkesle anlaşamaz ve dışa dönük insanların da aldığı yaralarda içe dönük insanlara benzer arkadaşlık ortamlarına sahip olması bu sebeptendir. İnsanlar aslında yaşlandıkça sudan sebeplerle yalnızlaşmazlar, söylendiği gibi evlilik, çocuk ve iş değildir yalnızlaştıran. İnsan insanın zehridir çoğunlukla. Öyledir çünkü, kendi içinde huzur bulamayan mutlu olanın mutluluğundan sinsi bir acı çeker. Sinsice engel olmak ister ötekinin mutluluğuna. Bunun almancada bir adı vardır ve maalesef bu duygu vardır ve insanlığı yalnızlığa itmektedir: Schadenfreude.

Schadenfreude: Başkasının başarısızlığından mutlu olma hali.

Kıskançlığın ve öfkenin doğal oluşu kadar, Schadenfreude’de vardır, ve bununla yaşamayı öğrenmek gerekir. Ben bu duyguyu ilk öğrendiğimde schadenfreude’yi inceledim kendimde.

En başarılı olmak için diğerlerinin daha az başarılı olmas gerekir. Türkiye’de liseye ve üniversiteye hazırlanırken bir yarışa giriyor çocuklar. Yarışmaya ve kazanmaya programdırılmıştım ben de çoğu hedefleri büyük öğrenciler gibi. Hala zafer benim büyük bir parçamdır. Ancak hiç diyemesem de, çok az hissettim bu schadenfreude’yi. Üniversiteye girdiğimden beri de bi daha hiç duymadım bu hissi. Çünkü benim başarım, başkasının başarısızlığından doğmuyor aslında. Herkes kendi uzmanlığında başarılı olabilir ve bu diğerinin başarılı biri olmasına engel değildir. Tabii bunu diyebilmek için o yarış kulvarının da daralması gerekiyor. Liseye giriş sınavına çalışan çocuklarla , beyin cerrahisinde glioblastoma üzerine uzmanlaşmak isteyen tıp doktoru sayısı arasındaki farkı düşünün… İnsanın, başkasını değil de kendisnini geçmek istediği bir süreçtir öğrenmeye adanmış süreçler. Ve başkasıının başarısızlığına değil, kendi başarısına odaklanır ilerlemeyi arzulayanlar. Ben de kendimde bu duyguyu incelediğimde, noksanlığını farkettim. Biri evlenmiş, hakkında hayırlısı olsun, savcı olmuş ne mutlu, hayalindeki evi almış, ne güzel.

Başkalarının mutluluğu neden niçin benim derdim olsundu? Başkalarının hayatlarını düşünmek, salt zaman ve üretim katili. Herkes kendisine odaklansa, ne kadar daha hızlı ilerleriz kim bilir?

Acaba batı Avrupa ülkelerinden bilimde ve sanatta geri olma sebebimiz bu olabilir mi? Başkasının ne yapıp yapmadığıyla çok meşgul olmamız. Her ne kadar Türkiye’deki sıcaklık ve samimiyeti çok sevsem de, başkalarının hayatlarına bu kadar önem verilmesi bana fazlasıyla geriletici geliyor.

Yaş alarak bunları farkettikçe, dışa dönük özyapımı içe dönük bir huzurla harmanladım. Az insan hatta bazen hiç insanla huzurun varlığını muhafaza etmek kolaylaşıyor.

İnsan seven birinden, insandan uzak duran birine böyle dönüştüm.

Sevdiğim, hayran olduğum insanlar ise kendilerine odaklı, başarılarını başkalarının başarısızılığından besleyerek değil de kendisi yükselirken yanında parlayan insanları alanlardan ibaret.

Hayatımda sevdiğim iki elin parmağı kadar insan var. Bunların hepsi etrafını kendisi gibi başarılı insanlarla donatanlar…

Ben de dostlarımın iyi olmasından, hayallerine ulaşmasından, güzel yerlere gelmesinden hep memnun oldum. Onların ışıltısı benim ışıltımdan almaz ki..

Işıl ışıl oluruz bir olursak..

Ve bir kez mantar girdi mi bir sepete, kalan tüm meyveleri de küf tutmaz mı?

Etrafının kötü olmasını istemek, kendi kötülüğünü istemekten farksızdır.

Bu yüzden parlayalım birlikte…

Parlayamıyorsanız da küfünüzü uzak tutunuz azizim.

Bir Filiz vardı.

Türk yazının usta romancısı Orhan Kemal’in Bir Filiz vardı adlı romanında şöyle bir cümle geçer:

Sende güzelden de başka bir şeyler var.

Hayranlıkla sevince insan aynı böyle seviyor…

Benim de gönlümde bir Filiz var.

Etrafında zaman, mekan ve tüm insanlar bükülüyor.

Öylesi bir filiz ki bu, salt var oluşuyla, kahakahalarıyla, seslenişiyle, ve yüksek bilinciyle, filizlerinden envai çeşit fide, fidelerinden ise sonsuz neşe, bilgelik ve sevi büyüyor.

Filiz oluşu ne güzel…

Filiz olmak tıpkı pluripotent bir hücre gibi her hücreye dönüşüp her türlü dokuyu oluşturabiliyor. Sanmayın ki, sözlerinden bir tek bilim akıyor, bilimi bildiği kadar insanları da iyi biliyor.

İnsanlara bir seslenişi var, balkon konuşması yapsa daha fazla ilgi çekemez.

Tek bir cümlesiyle, etraf kıt’a dur’a geçiyor.

Yani bilge olduğu kadar, muhteşem bir komutan da o.

Hayatımda yanındayken bir şeyleri düzeltme ihtiyacında, hissetmediğim tek insan olsa gerek. Öyle güzel nizama sokuyor ki etrafındakileri, benim ona hayran olmaktan başka işim kalmıyor…

Ah ne güzel, bir insanı yönlendirmek zorunda kalmadan o insanın her şeyi yapıyor olabildiğini izleyebilmek…

Atatürk’ü izlemek gibi…

O yönetsin, düzeltsin, planlasın…

Etrafındaki Sorbonne’lu hukukçu cananı Latife’ye, ekonomist ve devlet adamı dostu Celal’e bir tek hayran olmak kalsın..

Böylesi kudret ve bilgi sahibi birine hayran olmamak ne mümkündü?

Bilgeliğin, insanları yönetme ve yönlendirme yetisiyle muhteşem birleşmesi yani…

Böyle önderlere hasret Türkiye. Bilerek, bilgiyi doğru yönlendirerek, insanlara iletmeyi bilen önderlere…

Keşke bilime ve bilim insanlarına olduğu kadar, TBMM’ye de dokunsa.

O siyasete girince kirlenmeyecek kadar bilge…

İnanın, okur yazarlık oranı fazlasıyla artar.

Biz, insanlar,ne içine içine konuşanlardan ne de bağırıp çağıranlarla yola geliriz.

Biz anca, kendinden emin ve bilge önderlerle ilerleyebiliiriz.

İçi boş, sesi detone konuşanları indirip, içi dolu ve sesi gür eğitmenleri istiyoruz ülkemizde, evrenkentlerimizde ve meclisimizde.

Evet, o belki hepimizin. Filiz’i, Fidesi, Fidanı ve çiçekleri!

Ancak bir tek benim bütün renklerim…

Onunla konuşurken dünyam,

Vermeer’in huzurlu sadeliğinde dinginleşiyor,

Degas’nın zarif hareketleriyle canlanıyor.

Raphael’in anaç Meryerm’inde maneviyatı hissediyor,

Da Vinci’nin çok yönlü dehası içimde filizlenen bir fide gibi büyüyor.

Ve bir kahkahasının sesiyle Courbet’in gerçekçiliğiyle her şey somutlaşıyor.

İçimde renkler ve kahkahaları kaynaşıyor.

-Bir Tohum vardı adı Pi.

Yaşının Ötesinde ve Gerisinde Kalanlar

Nature dergisinde muhtelif makaleler yazmış biyolog ve aynı zamanda bilim kurgu türündeki kitaplarıyla tanınmış H.G. Wells’in bir öyküsünden bahsetmek istiyorum.

Ama öncesinde H.G. Wells’in nasıl kendini bir biyolog olarak tanımlamayıp gazeteci olarak tanımladığından da öte,

Bence fantasitk ve bilim kurgu yazımından daha da iyi olduğu bir yer var, o da tıpkı C.S. Lewis gibi gerçeküstü yazının içine kattıkları ansızın gelen o absürt ve gülünç teşbihler.

C.S. Lewis okurken gülmek çok daha beklendik. H.G. Wells ise trajikomik gülümsemeleri ortaya çıkarıyor. İkisi de oysa kendilerini fantastik yazar olarak nitelerler. Ancak asla fantastik kurguyla yetinmezler. Mutlaka arasına gülmenizi ve düşünmenizi sağlayacak cümleler eklerler.

”Aman Tanrım! Mendil yerine küçük kızı almışım, Özür dilerim bayan, sizi mendil sanmıştım.” cümlesiyle ,olay örgüsüne kaptırmış giderken, karşılaşınca kim gülümsemez ki? C.S. Lewis’i iyi bir komedya yazarı yapan da bu ansızın ve olağanca doğal akıveren yazıları olmalı.

Bazen ne olarak tanımlandığımız bizim tanımımıza yetmez. Hiç kimse zaten tek bir şey değildir ki. Bir mimar sadece mimar mıdır? Pek ala başarılı bir yazar, oyuncu ve anne de olabilir aynı anda. Ve mimar tanımı onun asıl tanımı olmakta yetersizdir, çünkü bizi tanımlayan şey neyden para kazandığımızdan çok neyden zevk aldığımız olmalı. Çünkü insan hedonistik bir varlıktır ve her ne kadar sıkıcı sistemlere adapte olabilse de, eninde sonunda zevk aldığı şeyi tekrarlayacaktır.

Gene kalemim nörobilimsel konuşmalara kayacak oldu. Herkese seslenebilmek için durduruyorum orada kendimi. Özgürlük ne imkansız şey.

Ket vurmalıyım çevreyoluna akan tüm tali yollara.

Şimdi size H.G. Wells’in ”Son Mr. Elwesham’in Hikayesi”nden bahsetmek istiyorum. Hikaye yaşlandıkça, gençlerin bedenlerine geçen bir ruh olan Mr. Elwesham’den bahsediyor. Bir de son kez bedenini çaldığı delikanlı Eden’den.

Eden, genç ruhunu yaşlı adamın bedeninde bulunca bunalıma giriyor. Ve bu bunalımı şu muhteşem cümlelerle anlatıyor:

” Zihniyle bedeni bir olan, yaşının gerektirdiği bedene sahip olan sizler, bu gaddar esaretin benim için ne demek olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Genç olmak, gençliğin tüm arzu ve enerjisiyle dolu olmak ve aniden harap bir bedene kıstırılmak…”

Yazıma başlarken söylediğim gibi, kanaatimce bu iki yazar aslında fantastik yazarlar değildirler, fantastik yazımı bir kisve olarak giyerler. Bu cümlede her ne kadar bir beden değişimine işaret edilse de, bu ruh hali mutlaka H.G. Wells’in kendi hisleri olmalı. Yaşlı bir bedene kıstırılmış genç bir ruh olarak hissediyor olmalıydı kendini.

Bu ruh halini anlayabilmek için yaşlandırmak lazım bedeni (ve ruh pek ala genç kalabilir- zaten çoğu insan demez mi yaşım 50 ama ruhum 18, diye…)

Ama bir de, pek erken yaşta hissedilebilecek bir tezatlığı daha vardır ruh-beden uyumunun.

O da gencecik bir vücutta- hayata tutunmak için sisteme dahil olmak gibi tüm o yorucu merhaleleri aşmak zorunda olan, hayatın neredeyse bütün heyecan ve vesveselerine doymuş yaşlı bir ruhu taşımak…

Dipnot: Ben bir fantastik edebiyat yazarı değilim ve genelde cümlelerim dolaylı anlatımdan uzaktır. Cümlelerimde aktarımlar ve yansıtmalar aramak size doğru analizler yaptırabilir.

  • Kendini yazar olarak tanımlayan ve yazmaktan tek bir kuruş dahi kazanmayan bir yazar.

Sanatın sahibi nasıl oldum?

Öneri: Okurken müziği başlatabilirsin….

Sanat nedir diye başlayan yüz binlerce yazıdan biri daha olmayacağım! (Paradokslardan ibare bir hayat, hayatın kapsadığı insan ve sonuç olarak paradoksal bir yazar…)

Sanatın ne olduğu sanata dair ve dair olmayan her mecrada tartışıldı. Sanatın ne olduğundan da çok, kimin için olduğu  daha da çok tartışıldı. 

Sanat, sahi, kimin içinsin sen?

Seni, eylerken keyif çatan sanatçı için mi, 

Seni izlerken hisseden ve düşünen sanatsever için mi,

Yoksa senden bihaber olan milyarlar için mi? 

Seni fayda için kullanmalı mı? Yoksa sen pragmatik amaçları yoksaydıracak kadar keyfe mi düşürüyorsun insanı? 

Bana sorarsan, sen, sanat, benim içinsin.

Onlar, ve diğerleri için değil.

Sen benim içinsin. Ve sadece bana saklı kalansın. 

Aşığının maşuğunu paylaşamaması gibi, 

Seni pragmatik emellere veremeyecek kadar,  kesiyorsun zeminden ayaklarımı. 

Sen varken, siyaset, dünya, iktisat ve ülke işleri dahi

Silinip gidiyor aklımdan. 

Yani, sanat- sanatçının kendisi içindir sadece.  Kim içindir sorusuna yanıt olarak ne halk ne de sanat için değildir…

Nedir sorusuna gelirsek, 

Sanat, elleri kirletirken, ruhu temizlemektir…

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Yeni güzelliklere kapalıyız.

Hayatta güzel şeylerin bağımlılık yarattığını yaşayarak anladığımdan beri (bırakalım teorik kısmını bir kenara) güzel şeylerden (artık) uzak duruyorum.

Hayatımda alıştığım ve vazgeçemediğim birkaç güzel şey hariç yeni güzellikler eklememeliyim. Her güzele olan istenç, bir acıyı beraberinde geririr. Daha önce tadına bakılmış her güzel şey, yokluğuyla acıyı yaşatır.

Güzellik varken iyidir, keyiflidir. Yokken tam bir târumârdır insanın bedeninde ve ruhunda.

Bunun içindir, her güzel şey keyif verir, keyif veren her şey alışkanlığa dönme meylindedir, alışkanlık bağımlılığa dönüşür…

Ve bu bağımlılıkların yoklukları dayanılmaz bir eziyettir.

Yeni güzellikleri hayatıma eklemeye isteksiz değilim, ekseriyetle dirençliyim. Yokluğuyla canımı yakabilecek hiçbir şeyin keyfine varmak istemiyorum.

Aza kanaat etmek, çok daha az riskli acı söz konusu olunca.

Bu uzak duruşu, çok sevdiğim bir dostumu görmemek isteyişimle daha çok ortaya çıktı. Onu uzaktan sevmenin acısızlığını farkettim. Ya görürsem, ona sarılırsam, birlikte dinlersek o güzel şarkıları, birlikte güler geçersek yaşamın absürtlüğüne… o zaman bunu tekrar ve tekrar istemeyecek miyim? Hayır- istemek istemiyorum. Uzakta olmasına öylesine alıştım ki, artık onun fiziksel mevcudiyetini de aramıyorum. İstemiyorum bunu zihnime hatırlatmayı. O mükemmel dost, hep uzakta kalmalı. Bir telefon, bir e-posta, bir mesaj kadar uzakta. Ama hep uzakta. Ne güzel (ne acısız demek istiyor yazar belki de burada)!

Çok güzel kişileri sevdikten sonra insan bir daha çok güzel insan sevmek istemiyor. Acısı da güzelliğince büyük oluyor da ondan!

Orhan Veli ne doğru demiş oysa: Beni bu güzel havalar mahvetti!

Beni de Orhan, beni de!

Beni bu güzel insanlar mahvetti!

Çocuk yaşımda şefkatli teyzemi, gencecik yaşımda candan öte ananeciğimi ve bir de üstüne kendimden bir parçaymışcasına sevdiğim sevgiliyi sevme hissini kaybedince…

Güzel insanların getirdiği güzel duyguların yok olur olmaz ne travmatize edici olduğunu öğrendim…

Yoklukları bunca zamandır-nöbetlerle gelen- acı dalgalarından ibaret.

Güzel şeyler alışkanlık yapar. Bir yerden sonra sevgi mi alışkanlık mı diye sorarsınız ya. Her ikisi de olmalı aslında cevap. İnsana (zihne) tanıtılmış ve alışkanlık olmayan şey, güzel bir şey olamaz. Alışkanlık olamamışsa ve bilindik olmuşsa, yeterince güzel değildir.

Bana geri dönersek, bir süre daha temel ve zorunlu güzelliklerimle yaşamak istiyorum.

Kitaplar. Gazeteler. Dergiler.

Türk çayı. Yeşil çay. Soya sütlü ingiliz çayı.

ve,

Anne.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Vay İmansız Edebiyatseverler!

Geçen hafta Balıkesir’de Edebiyat sohbetleri adı altında Yaşar Kemal incelemesi yapan birkaç akademisyen toplanıp bir kafede panel düzenlediler. Dinlemeye gidenler arasında amcamın eşi vardı, onun yanında oturup dinlemeye çalışıyordum. Bir ara, bir inşaat işçisi yengeme yaklaşıp konuşmacıya ve dinleyiciye de saygı duymadan yengeme seslendi: “Abla, bir din hocası gelse konuşma yapsa bu kadar kişi gelir mi, hey hey’’ dedi Edebiyat dinleyicisini ‚dinsizlikle suçlarken onları aynı zamanda da bilinçsizlikle de eleştirmekti derdi.
Hoca konuşunca bir topluluk neden yok kafelerde, ama bir sanat paneli bunca kişiyi topluyor? Kendi içinde dini bütün olmakla kendini tanımladığını düşündüğüm bu kişi, din hariç konuşmaları değersiz bulmakla kalmıyor, bir de bunu dinleyenleri hor görüyor.
„Hoca olsa gelmezdiniz ama…“ diyor.

Din sohbetlerine kimse gelmez. Vaazları dinlemezler ama.
İşte böyle dinsiz imansız ve buna bağlı olarak da yolundan çıkmış bir insan sürüsüydük biz onun gözünde.

Benim gözümde bu cümleyi kurduktan sonra onun ne olduğunu o asla bilemedi.. Bunu merak dahi edecek kadar kendi dünyasından çıkamamıştı zaten.

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.