Schadenfreude

Önce, ”İnsan sosyal bir hayvandır.”der Aristo ve sonra, bu sosyal ihtiyacın da kısıtlanması gerektiğini vurgular Hobbes, ”İnsan insanın kurdudur.” diyerek.

Dışa dönük kişilik özelliklerine sahip insanlar, en çok yarayı dışarıdan alırlar. Çünkü bal bile olsanız illa ki sevmeyen çıkar. Kimse herkesle anlaşamaz ve dışa dönük insanların da aldığı yaralarda içe dönük insanlara benzer arkadaşlık ortamlarına sahip olması bu sebeptendir. İnsanlar aslında yaşlandıkça sudan sebeplerle yalnızlaşmazlar, söylendiği gibi evlilik, çocuk ve iş değildir yalnızlaştıran. İnsan insanın zehridir çoğunlukla. Öyledir çünkü, kendi içinde huzur bulamayan mutlu olanın mutluluğundan sinsi bir acı çeker. Sinsice engel olmak ister ötekinin mutluluğuna. Bunun almancada bir adı vardır ve maalesef bu duygu vardır ve insanlığı yalnızlığa itmektedir: Schadenfreude.

Schadenfreude: Başkasının başarısızlığından mutlu olma hali.

Kıskançlığın ve öfkenin doğal oluşu kadar, Schadenfreude’de vardır, ve bununla yaşamayı öğrenmek gerekir. Ben bu duyguyu ilk öğrendiğimde schadenfreude’yi inceledim kendimde.

En başarılı olmak için diğerlerinin daha az başarılı olmas gerekir. Türkiye’de liseye ve üniversiteye hazırlanırken bir yarışa giriyor çocuklar. Yarışmaya ve kazanmaya programdırılmıştım ben de çoğu hedefleri büyük öğrenciler gibi. Hala zafer benim büyük bir parçamdır. Ancak hiç diyemesem de, çok az hissettim bu schadenfreude’yi. Üniversiteye girdiğimden beri de bi daha hiç duymadım bu hissi. Çünkü benim başarım, başkasının başarısızlığından doğmuyor aslında. Herkes kendi uzmanlığında başarılı olabilir ve bu diğerinin başarılı biri olmasına engel değildir. Tabii bunu diyebilmek için o yarış kulvarının da daralması gerekiyor. Liseye giriş sınavına çalışan çocuklarla , beyin cerrahisinde glioblastoma üzerine uzmanlaşmak isteyen tıp doktoru sayısı arasındaki farkı düşünün… İnsanın, başkasını değil de kendisnini geçmek istediği bir süreçtir öğrenmeye adanmış süreçler. Ve başkasıının başarısızlığına değil, kendi başarısına odaklanır ilerlemeyi arzulayanlar. Ben de kendimde bu duyguyu incelediğimde, noksanlığını farkettim. Biri evlenmiş, hakkında hayırlısı olsun, savcı olmuş ne mutlu, hayalindeki evi almış, ne güzel.

Başkalarının mutluluğu neden niçin benim derdim olsundu? Başkalarının hayatlarını düşünmek, salt zaman ve üretim katili. Herkes kendisine odaklansa, ne kadar daha hızlı ilerleriz kim bilir?

Acaba batı Avrupa ülkelerinden bilimde ve sanatta geri olma sebebimiz bu olabilir mi? Başkasının ne yapıp yapmadığıyla çok meşgul olmamız. Her ne kadar Türkiye’deki sıcaklık ve samimiyeti çok sevsem de, başkalarının hayatlarına bu kadar önem verilmesi bana fazlasıyla geriletici geliyor.

Yaş alarak bunları farkettikçe, dışa dönük özyapımı içe dönük bir huzurla harmanladım. Az insan hatta bazen hiç insanla huzurun varlığını muhafaza etmek kolaylaşıyor.

İnsan seven birinden, insandan uzak duran birine böyle dönüştüm.

Sevdiğim, hayran olduğum insanlar ise kendilerine odaklı, başarılarını başkalarının başarısızılığından besleyerek değil de kendisi yükselirken yanında parlayan insanları alanlardan ibaret.

Hayatımda sevdiğim iki elin parmağı kadar insan var. Bunların hepsi etrafını kendisi gibi başarılı insanlarla donatanlar…

Ben de dostlarımın iyi olmasından, hayallerine ulaşmasından, güzel yerlere gelmesinden hep memnun oldum. Onların ışıltısı benim ışıltımdan almaz ki..

Işıl ışıl oluruz bir olursak..

Ve bir kez mantar girdi mi bir sepete, kalan tüm meyveleri de küf tutmaz mı?

Etrafının kötü olmasını istemek, kendi kötülüğünü istemekten farksızdır.

Bu yüzden parlayalım birlikte…

Parlayamıyorsanız da küfünüzü uzak tutunuz azizim.

Bir Filiz vardı.

Türk yazının usta romancısı Orhan Kemal’in Bir Filiz vardı adlı romanında şöyle bir cümle geçer:

Sende güzelden de başka bir şeyler var.

Hayranlıkla sevince insan aynı böyle seviyor…

Benim de gönlümde bir Filiz var.

Etrafında zaman, mekan ve tüm insanlar bükülüyor.

Öylesi bir filiz ki bu, salt var oluşuyla, kahakahalarıyla, seslenişiyle, ve yüksek bilinciyle, filizlerinden envai çeşit fide, fidelerinden ise sonsuz neşe, bilgelik ve sevi büyüyor.

Filiz oluşu ne güzel…

Filiz olmak tıpkı pluripotent bir hücre gibi her hücreye dönüşüp her türlü dokuyu oluşturabiliyor. Sanmayın ki, sözlerinden bir tek bilim akıyor, bilimi bildiği kadar insanları da iyi biliyor.

İnsanlara bir seslenişi var, balkon konuşması yapsa daha fazla ilgi çekemez.

Tek bir cümlesiyle, etraf kıt’a dur’a geçiyor.

Yani bilge olduğu kadar, muhteşem bir komutan da o.

Hayatımda yanındayken bir şeyleri düzeltme ihtiyacında, hissetmediğim tek insan olsa gerek. Öyle güzel nizama sokuyor ki etrafındakileri, benim ona hayran olmaktan başka işim kalmıyor…

Ah ne güzel, bir insanı yönlendirmek zorunda kalmadan o insanın her şeyi yapıyor olabildiğini izleyebilmek…

Atatürk’ü izlemek gibi…

O yönetsin, düzeltsin, planlasın…

Etrafındaki Sorbonne’lu hukukçu cananı Latife’ye, ekonomist ve devlet adamı dostu Celal’e bir tek hayran olmak kalsın..

Böylesi kudret ve bilgi sahibi birine hayran olmamak ne mümkündü?

Bilgeliğin, insanları yönetme ve yönlendirme yetisiyle muhteşem birleşmesi yani…

Böyle önderlere hasret Türkiye. Bilerek, bilgiyi doğru yönlendirerek, insanlara iletmeyi bilen önderlere…

Keşke bilime ve bilim insanlarına olduğu kadar, TBMM’ye de dokunsa.

O siyasete girince kirlenmeyecek kadar bilge…

İnanın, okur yazarlık oranı fazlasıyla artar.

Biz, insanlar,ne içine içine konuşanlardan ne de bağırıp çağıranlarla yola geliriz.

Biz anca, kendinden emin ve bilge önderlerle ilerleyebiliiriz.

İçi boş, sesi detone konuşanları indirip, içi dolu ve sesi gür eğitmenleri istiyoruz ülkemizde, evrenkentlerimizde ve meclisimizde.

Evet, o belki hepimizin. Filiz’i, Fidesi, Fidanı ve çiçekleri!

Ancak bir tek benim bütün renklerim…

Onunla konuşurken dünyam,

Vermeer’in huzurlu sadeliğinde dinginleşiyor,

Degas’nın zarif hareketleriyle canlanıyor.

Raphael’in anaç Meryerm’inde maneviyatı hissediyor,

Da Vinci’nin çok yönlü dehası içimde filizlenen bir fide gibi büyüyor.

Ve bir kahkahasının sesiyle Courbet’in gerçekçiliğiyle her şey somutlaşıyor.

İçimde renkler ve kahkahaları kaynaşıyor.

-Bir Tohum vardı adı Pi.

Üstad’a veda…

Çocukluğumdan beri hayatımın bir parçası olan sevgi dolu, çalışkan ve Türk basınında bir önder olan sevgili Güneri amcayı bugün uğurladık.

6 ay önce dostu Türker İnanoğlu’ya köşesinde ”cankuşa veda” diye yer vermişti…

Şimdi sana cankuşa veda diye yazacak biri yok belki, ama duayen’e, ve bir çok genç okur yazarın önünü açan sana, Güneri amcama veda diye yazanlar boldur…

Ben de, geç doğmakla senin gibi öncülere doyamayanlardan olmakla muzdaribim. Oysa çocukluk yıllarıma sevgi dolu gülüşünle girmiş olmadan dolayı şanslıyım.

İyi ki Türkiye’den bir Güneri Cıvaoğlu geçti…

Gazeteyi, dürüst basını, ve gazeteciliği seninle sevdik!

En sevdiğim yazardan sana bu elvedayı yazmak istedim…

”Elveda! Elveda sevgiliye, elveda sarılara, morlara, yeşillere, kırmızılara, turunculara elveda; elveda KARAKÖY – KADIRGA otobüslerine, onun semtine, evinin terasına, terası gözüken kahveye, kahvedeki bayat çayı taze niyetine içtiğim anların mutluluğuna, onun semtindeki kedilere, köpeklere, bozuk parke taşlarına, sütçüye, sütçünün beygirine, beygir nallarının bozuk parkelerde çıkardığı o harikulade sese elveda! Elveda onu düşünerek içtiğim rakılara, yediğim ızgara balık, roka salatalarına… Elveda!-Orhan Kemal

Ruhun şad olsun…

-Pınar

Yaşının Ötesinde ve Gerisinde Kalanlar

Nature dergisinde muhtelif makaleler yazmış biyolog ve aynı zamanda bilim kurgu türündeki kitaplarıyla tanınmış H.G. Wells’in bir öyküsünden bahsetmek istiyorum.

Ama öncesinde H.G. Wells’in nasıl kendini bir biyolog olarak tanımlamayıp gazeteci olarak tanımladığından da öte,

Bence fantasitk ve bilim kurgu yazımından daha da iyi olduğu bir yer var, o da tıpkı C.S. Lewis gibi gerçeküstü yazının içine kattıkları ansızın gelen o absürt ve gülünç teşbihler.

C.S. Lewis okurken gülmek çok daha beklendik. H.G. Wells ise trajikomik gülümsemeleri ortaya çıkarıyor. İkisi de oysa kendilerini fantastik yazar olarak nitelerler. Ancak asla fantastik kurguyla yetinmezler. Mutlaka arasına gülmenizi ve düşünmenizi sağlayacak cümleler eklerler.

”Aman Tanrım! Mendil yerine küçük kızı almışım, Özür dilerim bayan, sizi mendil sanmıştım.” cümlesiyle ,olay örgüsüne kaptırmış giderken, karşılaşınca kim gülümsemez ki? C.S. Lewis’i iyi bir komedya yazarı yapan da bu ansızın ve olağanca doğal akıveren yazıları olmalı.

Bazen ne olarak tanımlandığımız bizim tanımımıza yetmez. Hiç kimse zaten tek bir şey değildir ki. Bir mimar sadece mimar mıdır? Pek ala başarılı bir yazar, oyuncu ve anne de olabilir aynı anda. Ve mimar tanımı onun asıl tanımı olmakta yetersizdir, çünkü bizi tanımlayan şey neyden para kazandığımızdan çok neyden zevk aldığımız olmalı. Çünkü insan hedonistik bir varlıktır ve her ne kadar sıkıcı sistemlere adapte olabilse de, eninde sonunda zevk aldığı şeyi tekrarlayacaktır.

Gene kalemim nörobilimsel konuşmalara kayacak oldu. Herkese seslenebilmek için durduruyorum orada kendimi. Özgürlük ne imkansız şey.

Ket vurmalıyım çevreyoluna akan tüm tali yollara.

Şimdi size H.G. Wells’in ”Son Mr. Elwesham’in Hikayesi”nden bahsetmek istiyorum. Hikaye yaşlandıkça, gençlerin bedenlerine geçen bir ruh olan Mr. Elwesham’den bahsediyor. Bir de son kez bedenini çaldığı delikanlı Eden’den.

Eden, genç ruhunu yaşlı adamın bedeninde bulunca bunalıma giriyor. Ve bu bunalımı şu muhteşem cümlelerle anlatıyor:

” Zihniyle bedeni bir olan, yaşının gerektirdiği bedene sahip olan sizler, bu gaddar esaretin benim için ne demek olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Genç olmak, gençliğin tüm arzu ve enerjisiyle dolu olmak ve aniden harap bir bedene kıstırılmak…”

Yazıma başlarken söylediğim gibi, kanaatimce bu iki yazar aslında fantastik yazarlar değildirler, fantastik yazımı bir kisve olarak giyerler. Bu cümlede her ne kadar bir beden değişimine işaret edilse de, bu ruh hali mutlaka H.G. Wells’in kendi hisleri olmalı. Yaşlı bir bedene kıstırılmış genç bir ruh olarak hissediyor olmalıydı kendini.

Bu ruh halini anlayabilmek için yaşlandırmak lazım bedeni (ve ruh pek ala genç kalabilir- zaten çoğu insan demez mi yaşım 50 ama ruhum 18, diye…)

Ama bir de, pek erken yaşta hissedilebilecek bir tezatlığı daha vardır ruh-beden uyumunun.

O da gencecik bir vücutta- hayata tutunmak için sisteme dahil olmak gibi tüm o yorucu merhaleleri aşmak zorunda olan, hayatın neredeyse bütün heyecan ve vesveselerine doymuş yaşlı bir ruhu taşımak…

Dipnot: Ben bir fantastik edebiyat yazarı değilim ve genelde cümlelerim dolaylı anlatımdan uzaktır. Cümlelerimde aktarımlar ve yansıtmalar aramak size doğru analizler yaptırabilir.

  • Kendini yazar olarak tanımlayan ve yazmaktan tek bir kuruş dahi kazanmayan bir yazar.

Mutlu Romantik İlişki: Kişilik ve Ten Uyumu.

Çift terapisti ve nöropsikolog Pınar Şengül’e göre uzun ve mutlu ilişkinin sadece iki bileşeni var. Uyumlu kişilikler ve tenler.

Ünlü psikolog Robert Sternberg Aşk Kuramında ise üç bileşene değinmiş: Tutku, samimiyet ve bağlılık.

Benim kuramımın adı ise ”Huzurlu Tutku kuramı’‘. Tutkunun huzur getirmediğini bilmek için psikolog olmaya gerek yok. Ancak tutkulu ilişkileri de belli bir düzeyde huzura ulaştırmak mümkün. Tutku girdiği her yerde uçları yaşatır. Şiddetli hazlar ve öfkeler iç içedir tutkuda. Bu yüzden büyük aşıkların hikayeleri acı sonlarla biter hep, epik şair Shakespeare’in de yazdığı gibi:

Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar.

Bu sebepten, korkutucudur yıldırım çarpması gibi ani aşklar, karşı konulamaz şehvi duygular.

Her ne kadar yıkım, tutkunun bir getirisi olsa da bu yıkımın şiddetini azaltmak mümkün. O da uyumlu karakter özelliklerini taşıyan bireylerin bir araya gelmesi. Uyumlu derken, benzer karakterlerden bahsetmiyorum. Benzer karakterler, tam aksine, uyumsuz bir ilişkinin tehlike çanlarıdır. Uzun ve huzurlu ilişkileri yaşayan çiftlerin birbirini tamamlayan kişilikleri olduğunu biliyoruz.

Elbette kişilik tek başına yeterli değil zira kültür, din, dil, eğitim ve sosyoekonomik sınıflar büyük bir etki gösterir, ancak bunlar zaten çoğunklukla benzerdir çünkü aynı ortamları ve arkadaş gruplarını paylaşan kişilerin çoğunlukla yakın sosyokültürel arkaplanlara sahip olduklarını biliyoruz. Bu dengeyi, tanışma ortamları zaten daha ilk baştan kurar. (Maalesef sosyal medya ve ”dating app” leri bunu da yapaylaştırdı ve doğal cinsel seçilimi yok etti.) Sosyokültürel yakınlık farkedildikten sonra, kişilik uyumu devreye girer.

Bırakın romantik ilişkiyi, iyi arkadaşlıklar da bu kişilik uyumuna dayanır. Kişilik uyumunu kişilik psikolojisi üzerinde uzmanlaşan bilişsel ve nöropsikologlar analiz eder. Kişilik testlerini yorumlayarak bize uygun kişiliklerle ilişkilere başlamak ve sürdürmek bir çok zarardan bizi kurtarabilir (zaman kaybı başta olmak üzere yaşanacak olumsuz hislerin de gerçekleşmesini önlemek gibi…)

Ten uyumuna gelince, zaten ilişkilerin neredeyse hepsi fiziksel çekim ve dış görünüşle başlar. Ve aynı şekilde, çoğu da bu sebepten biter. Sadece fiziki çekim yeterli değildir bir ilişki kurmak ve devam ettirmek için. Görünüş en güçlü başlatıcıdır ama asla devam ettirici değildir. Devam ettirici, yapıştırıcı kuvvet dimağların uyumudur. Bu yüzden ten uyumunun olduğu kadar, ve hatta daha da fazla kişiliklerin uyumu tutkulu ve huzurlu bir ilişkinin varlığı için şarttır.

Haydi, önce kendimizi tanıyalım. Bunu yapmak için özdeğerlendirme içeren bir testin ücretsiz bağlantısını aşağıda sizlerle paylaşacağım. Ama size önemli bir uyarı yapmak isterim. Sakın ola testi kandırmayın. Hiçbir cevabı eğip bükmeyin, olmadığınız biri gibi görünmeyin. Ruha estetik de makyaj da yapılmaz. Ve inanın, sizi SİZ olarak sevecek birini bulmalısınız. Makyaj akar, estetiğin miadı dolar. Doğal halinizle sizi sevmeyen biriyle yaşamak ömür boyu sürecek bir eziyettir. Bu yüzden, sizi sevecek birilerin olduğuna inanın. Her karakter lazımdır ve o karakterin uyumlu olduğu karakter tipleri de vardır. Kendinize yalan söylemezseniz, ilişkilerinizde mutluluğu bulmanızda size destek olacağım.

Soruları oldukça dürüst bir şekilde ve 7 secenegin tam ortasındaki yani 4. tuşa basmadan cevaplayın. Ortadaki tuş pas geçiyor soruyu.

Ve cevaplarken, genel halinizi düşünün. Özel durumlar istisnadır.

Test sonuçlarınızdan sonra kendinizi tanıyın.. Ve size küçük bir tüyo: sizle aynı karakter tiplemesinde olan insan size bir sevgili olarak asla uyumlu olmayacaktır. İhtiyacınız olan sizin eksik yanlarınızı kapatan biri!

Kendinize hoş gelin:

https://www.16personalities.com/tr

Ve size, bir oda, bir yatak ve BİR KÜTÜPHANE yetecek ruh eşinize de…

Uzman Nöropsikolog Pınar Ş. (Gottman ve İmago İlişki Terapisti)

Giden sevgililer elbet dönecekler!  

Son günlerde gazete manşetleri ülkece yaşadığımız ekonomik sıkıntılarımız hariç bir de kıyıda köşede beyin göçü oranlarındaki dehşet yükselişten ”dert” yanıyorlar. Burada bir dert olduğunu düşünmeyenlerdenim. Çünkü o gidenlerden biri ben de oldum bir zamanlar. Hem de defalarca. Avrupa’yı adım adım aşındırdım. Aralarında bir tek İngiltere’ye doyamadım. Ama her gidiş bir geri dönüşün sessiz habercisiydi. Hiçbir gidişim, kalıcı olmadı. Bunu taze giden beyinler de zamanla tecrübe edecekler. Türkiye’nin cıvıl cıvıl akşamlarına, hiç bitmeyen kaosuna, yüksek yaşanan duygulara, hamurunda fazlasıyla canayakın ve misafirperver insanlarına alıştıktan sonra her ne kadar doyulmuş olunsa da, bu doygunluk tekrar hasrete dönüştürüverir kendini. Avrupa’da insana batar sadece paranın konuştuğu hayatlar, yüzü asık garsonlar, yaralı parmağa amonyak dökmeyenler… Bunu er ya da geç farkeder Türk genci.

Türkiye’den, özellikle son 20 yıldır, giderken insanı bayram havası bürür. Davulla zurnayla gitmek ister insan. Ama bunca şikayete rağmen, bir süre sonra, gözyaşıyla sayar döneceği günleri.

Her dönüş bu sefer davul zurnadır. Her ne kadar ülkemiz ideolojik ve ekonomik açıdan baltalandıysa da mayası güzeldir bu ülkenin. Fırının sıcaklığını tekrar optimum sıcaklığa düşürene dek, kömür gibi ekmeğini dahi özlersin Türkiye’nin yurttan uzakta. O mayanın tadı, alışanı deli eder. Yapamazsın işte ondan uzakta. Yaparsın, günler, haftalar,aylar hatta yıllar ama içinde tek bir ümitle: VUSLAT gününe ermek…

İnsan elbet alıştığı yeri özler. Bu Türkiye’ye has değildir. İtalyanı, ispanyolu endonezyalısı, da ülkesine döneceği günü düşünür, bekler. Ancak özellikle bizim ülkenin insanı, alıştığı samimiyeti, hala emperyalizme karşı dimdik ayakta duran ananeyi dedeyi ve onun gibi tüm tatlı insanları, paranın değil de muhabbetin değerli olduğu vatanını çok daha ayrı bir demde özler.

Türkiye’de yetişen Türk genci, bağlasan durmaz, soğuk, paraya tapan, nemrut insanların ülkelerinde. Pek ala bilir ki alması gerekenin, ilim bilim ve sanat olduğunu…

Onu alır ve vatanına getirir. Ancak bu gelişinde, gidişinden çok daha kuvvetlidir.

Hem daha bilgili hem de daha çok aşıktır bu sefer bu cennet vatana.

Hiç korkmayın, giden bu akıllı sevgililer, mutlaka geri dönecekler!

İlimle, bilimle, fenle, sanatla ve felsefeyle!

Gazi Paşa’nın Türk tıp doktoru ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 17. Cumhurbaşkanı Sadi Irmak’a telgrafında yazdığı ve yaklaşık bir asır sonra vizyoner fizikçi ve tam bir Atatürk genci olan ağabeyimin bana Londra Üniversitesinde Nörobilim yüksek lisansıma giderken kartposala yazdıklarını şimdi yurtdışına giden tüm Türk gençlerine hatırlatmak istiyorum….

“Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz”

Uzm. Nöropsikolog Pinar Ş.

2024 Doğan Hızlan Edebiyat Eleştiri ve İnceleme Ödül Töreni

Kıymetli sanat eleştirmeni Doğan Hızlan amcamın da eşliğinde dün gerçekleştirilen Eleştiri ve İnceleme Ödül törenine dair bir anı olarak bu yazıyı paylaşıyorum.

Bir şeyi eleştirebilmek için onu iyi bilmek ve takip etmek gerekir. Sanatı ika edenler kadar sanatı takip edenler de gereklidir. Her sanat dalı seyirciye ihtiyaç duyar diyemem. Bazen sanat eseri sadece sanatçısı için vardır. Ancak, edebiyat ve siyasi söylevleri içeren yazılar mutlaka okuyucuya muhtaçtır. Bu yüzden, edebiyat gibi insan ve toplum bilimlerinin varoluş sebebi onu okura ulaştırmaktır.

Edebiyatı ve siyaseti takip edenler kadar bunu olabildiğince tarafsız eleştirebilenler de iyi ki var.

Doğan amca da bu kıymetli yazarlardan biri. Bize sanattan haber verdiği için ona teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Sanatın sahibi nasıl oldum?

Öneri: Okurken müziği başlatabilirsin….

Sanat nedir diye başlayan yüz binlerce yazıdan biri daha olmayacağım! (Paradokslardan ibare bir hayat, hayatın kapsadığı insan ve sonuç olarak paradoksal bir yazar…)

Sanatın ne olduğu sanata dair ve dair olmayan her mecrada tartışıldı. Sanatın ne olduğundan da çok, kimin için olduğu  daha da çok tartışıldı. 

Sanat, sahi, kimin içinsin sen?

Seni, eylerken keyif çatan sanatçı için mi, 

Seni izlerken hisseden ve düşünen sanatsever için mi,

Yoksa senden bihaber olan milyarlar için mi? 

Seni fayda için kullanmalı mı? Yoksa sen pragmatik amaçları yoksaydıracak kadar keyfe mi düşürüyorsun insanı? 

Bana sorarsan, sen, sanat, benim içinsin.

Onlar, ve diğerleri için değil.

Sen benim içinsin. Ve sadece bana saklı kalansın. 

Aşığının maşuğunu paylaşamaması gibi, 

Seni pragmatik emellere veremeyecek kadar,  kesiyorsun zeminden ayaklarımı. 

Sen varken, siyaset, dünya, iktisat ve ülke işleri dahi

Silinip gidiyor aklımdan. 

Yani, sanat- sanatçının kendisi içindir sadece.  Kim içindir sorusuna yanıt olarak ne halk ne de sanat için değildir…

Nedir sorusuna gelirsek, 

Sanat, elleri kirletirken, ruhu temizlemektir…

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Yeni güzelliklere kapalıyız.

Hayatta güzel şeylerin bağımlılık yarattığını yaşayarak anladığımdan beri (bırakalım teorik kısmını bir kenara) güzel şeylerden (artık) uzak duruyorum.

Hayatımda alıştığım ve vazgeçemediğim birkaç güzel şey hariç yeni güzellikler eklememeliyim. Her güzele olan istenç, bir acıyı beraberinde geririr. Daha önce tadına bakılmış her güzel şey, yokluğuyla acıyı yaşatır.

Güzellik varken iyidir, keyiflidir. Yokken tam bir târumârdır insanın bedeninde ve ruhunda.

Bunun içindir, her güzel şey keyif verir, keyif veren her şey alışkanlığa dönme meylindedir, alışkanlık bağımlılığa dönüşür…

Ve bu bağımlılıkların yoklukları dayanılmaz bir eziyettir.

Yeni güzellikleri hayatıma eklemeye isteksiz değilim, ekseriyetle dirençliyim. Yokluğuyla canımı yakabilecek hiçbir şeyin keyfine varmak istemiyorum.

Aza kanaat etmek, çok daha az riskli acı söz konusu olunca.

Bu uzak duruşu, çok sevdiğim bir dostumu görmemek isteyişimle daha çok ortaya çıktı. Onu uzaktan sevmenin acısızlığını farkettim. Ya görürsem, ona sarılırsam, birlikte dinlersek o güzel şarkıları, birlikte güler geçersek yaşamın absürtlüğüne… o zaman bunu tekrar ve tekrar istemeyecek miyim? Hayır- istemek istemiyorum. Uzakta olmasına öylesine alıştım ki, artık onun fiziksel mevcudiyetini de aramıyorum. İstemiyorum bunu zihnime hatırlatmayı. O mükemmel dost, hep uzakta kalmalı. Bir telefon, bir e-posta, bir mesaj kadar uzakta. Ama hep uzakta. Ne güzel (ne acısız demek istiyor yazar belki de burada)!

Çok güzel kişileri sevdikten sonra insan bir daha çok güzel insan sevmek istemiyor. Acısı da güzelliğince büyük oluyor da ondan!

Orhan Veli ne doğru demiş oysa: Beni bu güzel havalar mahvetti!

Beni de Orhan, beni de!

Beni bu güzel insanlar mahvetti!

Çocuk yaşımda şefkatli teyzemi, gencecik yaşımda candan öte ananeciğimi ve bir de üstüne kendimden bir parçaymışcasına sevdiğim sevgiliyi sevme hissini kaybedince…

Güzel insanların getirdiği güzel duyguların yok olur olmaz ne travmatize edici olduğunu öğrendim…

Yoklukları bunca zamandır-nöbetlerle gelen- acı dalgalarından ibaret.

Güzel şeyler alışkanlık yapar. Bir yerden sonra sevgi mi alışkanlık mı diye sorarsınız ya. Her ikisi de olmalı aslında cevap. İnsana (zihne) tanıtılmış ve alışkanlık olmayan şey, güzel bir şey olamaz. Alışkanlık olamamışsa ve bilindik olmuşsa, yeterince güzel değildir.

Bana geri dönersek, bir süre daha temel ve zorunlu güzelliklerimle yaşamak istiyorum.

Kitaplar. Gazeteler. Dergiler.

Türk çayı. Yeşil çay. Soya sütlü ingiliz çayı.

ve,

Anne.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.