Kitap Okuyan Hırsız & Mini Longchamp

Yazmam için çok tekrar etti zihnimde, yazmalıyım sabahın beşinde.

Gece 12 gibi, bir dondurmacıda kitap okuyorum, bir oyun, Beckett’ten.

Beckett benim için Aziz Nesin gibi, akıcı, çarpıcı, sarsıcı.

Başlayınca okumaya, bırakamıyorum kolayca.

Abimle okuyalım diye oturduk.

Etraf genç dolu, çoğu Z jenerasyonu.

Ama dur, balık restoranları falan x-y dolu.

Genelleyemiyorum.

Kafeler, avantgarde restoranlarda işte bu sürekli dedikodu yapan z’ler.

Dur, x’ler de çok dedikocu.

Genelleyemiyorum…

Sürekli ilişki konuşan z’ler.

Kimin eli kimin cebinde konuşmaları sürekli yan masalarda.

Kitap okurken, dinlemeden edemiyorum.

Ne yapayım, zihnime bir şey az şey geliyor, oldum olası.

Sonra sigaralarını büyük nefeslerle bırakıyorlar, daracık oturma alanına.

Evet- açık alan, tabii hakkınız var(!)

Açık alanda üstüme gelmiyor dumanlarınız.

Yer değiştiriyoruz, bank gibi bir yere oturuyoruz.

Hala dondurmacıdayız ama, ışık var kitap için

Gecenin 12 si dedim ya,

Istanbul, bilirsiniz, Kuzey Avrupa gibi aydınlık değil buranın geceleri.

Çok uğultu var ama etkilenmiyorum hiç,

Varoluşsal sorgulara devam etmeliyim Beckett’le.

Ve etrafımdaki ”eski yazıştığım çocukla birliktelermiş, nasıl tepki vericem bilmiyorum!”

kulağıma çalınıyor.

Ondan biraz önce ”erkek arkadaşın sana dyson aldı, sen gittin karaca’dan bir fincan aldın annesine” diyorlar.

Halk neler konuşuyor bilmek lazım.

Halk’a ancak kafelerde kitap okurken rastgele temas ediyorum.

Onlara temas etmek pahalı iş.

Mutlaka dumanlarına değmelisin…

Bu paha fazla bir paha bana.

Sık sık halktan uzak kalıyorum.

Dyson’lar, snap’lemek ve minyatür boy Longchamp’ler.

Minicik bir alanda 2 tanesine rastlıyorum, siyah, minnacık.

İçine bir telefon bir anahtarlık sığıyor herhalde.

Neyse, banka geçince, abim dört bir taraftan sigarayı solumak istemiyor,

ben kalkıyorum, çok duman var diyor.

ben de istemiyorum ama, hiç kitap okuyamadım, biraz daha okumazsam

kötü hissedeceğim.

sigara dumanı ve kitap arasında girdiğim düellodan,

kitapla çıkıyorum.

kitap biraz daha okunmalı.

abime 5 dakika daha oturacağımı söylüyorum.

sonra gelip hadi Pınar diye sesleniyor.

Onun kalktığı yere siyah minyatür longchampli bir kız oturdu.

Longchampini aramıza koydu idi.

Abim seslenince hızımı alamamıştım akıştan,

1 dakika diye seslendim, devam ettim sayfaya.

El mahkum- sağ gözümün sağ lateral alanına giren kız,

ben 1 dakika diye kitap okumaya devam ettiğimde,

herhalde çok garipsiyor olmalı ki-

longchampciğini sırtının arkasına itiyor,

dondurmasını yerken.

yani korumaya alıyor çantayı.

tam ben 1 dakika dedikten sonra,

etki tepki gibi.

Garip geliyor-

gece 12’de

dondurmacıda,

elinde kitap, tek başına oturup,

bekleyenini bekleten bir kız,

gecenin de köründe neden kitap okusun?

kesin bir bit yeniği olmalı bu işte!

çantasını benden uzaklaştırıyor.

halbuki gözüme kestirmiştim,

Beckett’e aşkımı itiraf ederken…

Sonra kalkıyorum,

E içim burkuk gene, insanlığa.

Alışıldık hisler.

Şaşırtmıyor.

Her gün olağan şekilde akıyor hayat.

Şimdi beni üzen ne biliyor musunuz?

(ki gecenin 12sinde bir dondurmacıda kitap okumanın sıradan olmadığını kabul ederek söylüyorum bunları… )

Gece gece kitap okuyan kız anormal/ sıra dışı/ beklenmedik oluyor da…

Gece gece kafe/restoran/bar dopdolu, fahiş fiyatlara alkol içenler,

sigara dumanında boğulanlar,

dondurma yiyenler mi normal?

Asıl benim, kitabımı sizlerden uzağa çekmem gerekiyor.

Kitabıma eğitimsizliğiniz bulaşmasın diye.

Vur Parlak Çocuğa!..

Dilimizin yılmaz savunucusu Feyza Hepçilingirler, çok severek okuduğum, dilimize ve kültürümüze büyük önem veren, özellikle Türkçeye sahip çıkmamız gerektiğini vurgulayan çok değerli bir Türk edebiyatçısıdır. 26 Ocak 1948’de Ayvalık’ta doğan Hepçilingirler, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu, hayatı boyunca öğretmenlik yapmış ve yazarlığa devam etmiş biridir. “Türkçe “Off!”” ve “Yıldızların Suya Döküldüğü” gibi eserleriyle dilimizin zenginliklerini ve inceliklerini gözler önüne sermiştir.

Hepçilingirler’in “Belki de Kovulmuştur Cennetten” adlı denemesinden yola çıkarak yazdığım bu metinde, fiziksel şiddetin, aşağılamanın ve çocukları kendilerini kötü hissettirmenin gelecekte yaratacağı zararlara odaklanıyorum. 1948 doğumlu olan Hepçilingirler, Servet-i Fünun ve Fecr-i Âti gibi Türk şiirinde ve yazınında geleceğe umutla bakan ekollerin eserleriyle büyümüştür. Tanzimat, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk yılları gibi dönemler de onun edebi anlayışını şekillendirmiştir. Bu dönemlerde, Namık Kemal, Ömer Seyfettin ve Halide Edip Adıvar gibi yazarlar, geleceğe dair umutlu bir bakış açısıyla eserler vermişlerdir.

Ancak, 2000’li yıllara doğmuş gençler, bu idealist yazarlarımızın aksine, geleceğe aynı umutla bakmakta zorlanıyor. Hepçilingirler’in yazılarında gördüğüm idealizm ve memleketimizin geleceğine dair iyimserlik, bu pessimist döneme doğmuş biri olarak beni yer yer fazla iyi niyetli düşünmeye itiyor.

3 sayfalık denemesinde, bir babanın çocuğunu dövmesi ve kendi anılarından yola çıkarak, ilkokuldayken arkadaşlarını güldürmek için yaptığı şakaları duyan bir hocanın ensesine indirdiği tokadın onda yarattığı travmayı anlatıyor. Bu tokat, yazarın dışa dönük ve cesur olabilecekken içe kapanık ve çekingen birine dönüşmesine neden olmuş. Hepçilingirler, “O tokat kişiliğimde nasıl bir iz bıraktı, kim bilebilir?” diyerek, bu tür deneyimlerin insan hayatındaki derin etkilerine dikkat çekiyor.

Bir ruh bilimci olarak, bu tür travmaların insan kişiliği üzerindeki etkilerine tamamen katılıyorum. Cezalandırma, birçok çocuğu ve insanı içe kapatır, cesaretlerini kırar. Ancak, bazı insanların savunma mekanizmaları farklı çalışır ve tokat yedikleri yerden güçlenirler. Bu, istisnai bir durum olsa da, var olan bir gerçektir.

Hepçilingirler’in idealist ve iyimser bakış açısı, onun döneminin yazarlarında sıkça görülen bir özelliktir. Onlar, her zaman geleceğe umutla bakmış ve çocuklara yatırım yapılması gerektiğine inanmışlardır. Ancak, bizim neslimiz, bu idealizmin yerini realizme bıraktığı bir dönemde yaşıyor. 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da doğan realizm akımı, gerçekliğin nesnel bir şekilde tasvir edilmesini savunur ve o dönemlerde pratiğe dökülemeyen teorik bir akımdı.

Ancak şöyle bir savda bulunabilirim ki; her ne kadar realizm 1850’lerde Fransa’da başlamış olsa da, 21. yüzyılda toplumsal gerçekçilik akımları, bireysellik, kimlik arayışı ve küreselleşme ile doruk noktasına ulaşmıştır. Bu yeni dönem, edebiyatta daha önce görülmemiş bir gerçekçilik anlayışını beraberinde getirmiştir. Bu yeni gerçekçilik anlayışına örnek olarak, Karl Ove Knausgård’ın “Kavgam”, Elena Ferrante’nin Napoli Romanları ve Michel Houellebecq’in “Element Parçacıkları” gibi eserler verilebilir.

21. yüzyıl, realizmin sadece edebi bir akım olarak kalmayıp, hayatın her alanına sirayet ettiği bir dönemdir. Bu dönemde, gerçeklik, tüm çıplaklığıyla ve karmaşıklığıyla ele alınmakta ve edebiyat, bu gerçekliği yansıtmak için yeni yollar ve anlatım biçimleri aramaktadır.

Hepçilingirler, denemesinin sonunda, “Çocuğa vurulan her tokat, belki yarının başbakanına, fizik bilginine, opera bestecisine, ressamına, yazarına, şairine vuruluyor aslında…” diyor. Bu sözlerle, bir çocuğa yapılan her türlü şiddetin, onun potansiyelini yok ettiğini ima ediyor. Ancak, günümüzde fiziksel tokatların yerini sözel şiddet ve zorbalık almıştır.

Hepçilingirler’in asıl anlatmak istediği, bir çocuğa atılan her tokadın, maddi veya manevi, aslında o çocuğun geleceğine, dolayısıyla toplumun geleceğine etki edeceğidir. Ancak, bu derin anlam, maalesef, bazen kötü niyetli kişiler tarafından parlak gençleri travmatize etmek için bir araç olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar, özellikle de kendi çevrelerindekiler, başkalarının başarılarını kıskanabiliyorlar. Kendi yetiştirdikleri kişilerin kendilerini geçmesini istemeyen bir rekabet duygusu içinde olabiliyorlar. Bu durum, psikolojide “narsisistik rekabet” olarak adlandırılır. Narsisistik rekabet, kişinin kendisini veya kendi uzantılarını (çocukları, öğrencileri vb.) başkalarından üstün görme ve başkalarının başarılarını tehdit olarak algılama eğilimidir. Bu eğilim, kişinin kendilik değerini koruma ve yüceltme ihtiyacından kaynaklanır.

Birçok öğretmen bile, “Bu öğrencim ileride çok başarılı olacak” denildiğinde, içten içe bir kıskançlık hissedebilir ve o öğrenciye daha mesafeli davranabilir. Başarılı çocukların ve gençlerin, hem maddi hem de manevi tokatlara maruz kalması kaçınılmaz hale geliyor. Onlar, yaramazlıklarından değil, başarılarının hazmedilememesinden dolayı cezalandırılıyorlar. Üniversite ve yüksek lisans düzeyindeki öğrencilerin bile sözel şiddete maruz kalması, bu durumun ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.

Hepçilingirler, “belki daha cesur olurdum, daha konuşkan olurdum” derken aslında ne kadar mütevazı olduğunu görüyoruz. Kendisi, başarılarıyla edebiyat dünyasında kendini kanıtlamış bir kişilik. Yazılarından anladığımız kadarıyla sürekli okuyan ve yazan biri olarak, o tokadı çoktan geride bırakmış. “Belki daha başarılı olurdum” diye düşünmesi de, başarının sınırının olmadığını gösteriyor. Biz okurları için kendisi zaten Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış bir yazardan farksız. Belki de o tokat, onun daha da çok çalışmasını ve kendini kanıtlamasını sağlamıştır.

Hepçilingirler’in ima ettiği gibi, bir çocuğa atılan her tokat geleceğe tesir eder. İnsanlar, kendi başarılarını ve çıkarlarını her şeyin üstünde tuttuğu sürece, geleceğin potansiyel liderleri, bilim insanları ve sanatçıları, engellerle karşılaşmaya devam edecekler. Toplum olarak, bu kısır döngüyü kırmadığımız sürece, Hepçilingirler’in idealindeki aydınlık geleceğe ulaşmamız zor görünüyor.

Çünkü gerçek başarı engelleri aştığımız kadardır. Bu, sadece gençlerin değil, toplumun her kesiminin içinde olan bir eğilimdir ve narsisistik rekabetin acımasız yüzünü yansıtır.

Uzm. Nöropsikolog Pınar Şengül

Giden sevgililer elbet dönecekler!  

Son günlerde gazete manşetleri ülkece yaşadığımız ekonomik sıkıntılarımız hariç bir de kıyıda köşede beyin göçü oranlarındaki dehşet yükselişten ”dert” yanıyorlar. Burada bir dert olduğunu düşünmeyenlerdenim. Çünkü o gidenlerden biri ben de oldum bir zamanlar. Hem de defalarca. Avrupa’yı adım adım aşındırdım. Aralarında bir tek İngiltere’ye doyamadım. Ama her gidiş bir geri dönüşün sessiz habercisiydi. Hiçbir gidişim, kalıcı olmadı. Bunu taze giden beyinler de zamanla tecrübe edecekler. Türkiye’nin cıvıl cıvıl akşamlarına, hiç bitmeyen kaosuna, yüksek yaşanan duygulara, hamurunda fazlasıyla canayakın ve misafirperver insanlarına alıştıktan sonra her ne kadar doyulmuş olunsa da, bu doygunluk tekrar hasrete dönüştürüverir kendini. Avrupa’da insana batar sadece paranın konuştuğu hayatlar, yüzü asık garsonlar, yaralı parmağa amonyak dökmeyenler… Bunu er ya da geç farkeder Türk genci.

Türkiye’den, özellikle son 20 yıldır, giderken insanı bayram havası bürür. Davulla zurnayla gitmek ister insan. Ama bunca şikayete rağmen, bir süre sonra, gözyaşıyla sayar döneceği günleri.

Her dönüş bu sefer davul zurnadır. Her ne kadar ülkemiz ideolojik ve ekonomik açıdan baltalandıysa da mayası güzeldir bu ülkenin. Fırının sıcaklığını tekrar optimum sıcaklığa düşürene dek, kömür gibi ekmeğini dahi özlersin Türkiye’nin yurttan uzakta. O mayanın tadı, alışanı deli eder. Yapamazsın işte ondan uzakta. Yaparsın, günler, haftalar,aylar hatta yıllar ama içinde tek bir ümitle: VUSLAT gününe ermek…

İnsan elbet alıştığı yeri özler. Bu Türkiye’ye has değildir. İtalyanı, ispanyolu endonezyalısı, da ülkesine döneceği günü düşünür, bekler. Ancak özellikle bizim ülkenin insanı, alıştığı samimiyeti, hala emperyalizme karşı dimdik ayakta duran ananeyi dedeyi ve onun gibi tüm tatlı insanları, paranın değil de muhabbetin değerli olduğu vatanını çok daha ayrı bir demde özler.

Türkiye’de yetişen Türk genci, bağlasan durmaz, soğuk, paraya tapan, nemrut insanların ülkelerinde. Pek ala bilir ki alması gerekenin, ilim bilim ve sanat olduğunu…

Onu alır ve vatanına getirir. Ancak bu gelişinde, gidişinden çok daha kuvvetlidir.

Hem daha bilgili hem de daha çok aşıktır bu sefer bu cennet vatana.

Hiç korkmayın, giden bu akıllı sevgililer, mutlaka geri dönecekler!

İlimle, bilimle, fenle, sanatla ve felsefeyle!

Gazi Paşa’nın Türk tıp doktoru ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 17. Cumhurbaşkanı Sadi Irmak’a telgrafında yazdığı ve yaklaşık bir asır sonra vizyoner fizikçi ve tam bir Atatürk genci olan ağabeyimin bana Londra Üniversitesinde Nörobilim yüksek lisansıma giderken kartposala yazdıklarını şimdi yurtdışına giden tüm Türk gençlerine hatırlatmak istiyorum….

“Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz”

Uzm. Nöropsikolog Pinar Ş.