Türkiye’den kimler geçti?

Karadeniz’e açılan boğaza karşı, her zamanki gibi biraz moleküler biyoloji, biraz program dili, biraz da 9 kasımın getirdiği hüzünle Nazım okurken telefonum çaldı… Sosyalist demokrat duruşundan asla paye vermemiş emektar bir gazeteci aradı…

Şiirimi bölmeden telefonu açtım.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nı ona okumaya başladım. Nasılsın, iyi misin safhalarını es geçerek.

Çünkü bilir, eğer şiir okur ya da şarkı söylersem telefonu açınca, kişisel hayatımda bir sıkıntı yoktur.

19 yaşında girdi hapise
                        üç arkadaş perdeleri indirip
                        bir kitap okudukları için.

20 dakika şiirin ilk bölümünü okumuşum. 25 dakikalık telefon konuşması.

O dinlemeyi sever, hele konu Nazım’sa…

Daha ilk cümleden anlar Nazım’ın şiirlerini.

Bana da Nazım’ı o sevdirdi zaten.

Kim bilir dünyada ne kadar
                         ne kadar çok işsiz var.
Ama askere almışlardır.
Asker olunca işsiz adam
                         artık işsiz sayılmaz mı?»

Herkes gibi Nazım’ı bir şair olarak bilirken, 1970lerden kalma sarı eski kağıtlara basılmış kitabını elime tutuşturdu, bunu mutlaka oku dedi. Çok seveceksin.

 halkın kanını içer,
            doymazlar, içer içer,
            bırakmazlar ki aksın
                            dere bildiği gibi.

Kan konuşmaz’ı işte o zaman okudum. Yaş 15-16…

300 sayfalık kitabın sadece sonu aklımda, babasına kan konuşmaz diye reddeden bir delikanlının sözüyle bitiyor roman.

Kan’ın değil de ruh bağının değerini o zamanlar Nazım’la tescilledim.

İşte biz de onunla Ruh bağıyız.

«–Usta.
yine tuhaf şeyler düşünüyorsun.»
«–Düşünüyorum evlat.
Geçmiş olsun.»
«–Eyvallah usta..
Düşünmek değiştirmez hayatı.»

Bir inanışa göre, her sayının bir anlamı var ve biz onunla, 7’yiz..

Yani daha önceki hayatlardan birbirimizi tanımış sevmiş, bu hayatta tekrar birbirimizi bulmuşuz.

Hatta o sevgiyi bir söze dökmüşüz. Tekrar buluşacağız diye.

O bana sözünü tutmuş.

Aşık olduğu kadına beni doğurtmuş…

Varlığımı, onun sözünün eri oluşuna borçluyum yani…

«–Yine derinlere daldın ustam.»

Şiirin sonunda,

Nazım’ın etkisinde…

”Ne Nazım’lar, ne Mustafa Kemal’ler geçmiş bu ülkeden bee…” dedim.

O da hak verdi ve hatırlattı müstehzi bir kahkahayla ”mak’us talihimizi”

”Şimdi de Tayyip geçiyor işte…”

İlahi Baba, Sen çok yaşa…

Orhan’ın Nazım’dan hikaye şiir yazmayı ve erkekçe kavga etmeyi öğrendiği gibi

Ben de senden öğrendim; omurgalı duruşu ve bireysel menfaat için vatanı satmamayı,

Önce senden…

π

2024 Nobel Barış Ödülünü Kıl Payı Kaçırdık.

Yazıma, Türk topraklarında doğmuş, büyümüş ve üniversiteye dek Türkiye’de eğitim almış bir Türk vatandaşı olan, Türkiye’nin ve dünyanın saygın ekonomistlerinden Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nun Nobel Ödülü’nü kıvançla tebrik ederek başlamak istiyorum!


Kurumların nasıl oluştuğu ve refahı nasıl etkilediğine ilişkin çalışmalarda bahsedilen, ilerlemeden yoksun kalan ülkelerle ilgili metni paylaşıyorum.


”Bazı ülkeler, sömürücü kurumlar ve düşük ekonomik büyüme ile sıkışıp kalırlar. Kapsayıcı kurumların getirilmesi, herkes için uzun vadeli faydalar sağlayacaktır, ancak sömürücü kurumlar, iktidardaki kişiler için kısa vadeli kazançlar sunar. Siyasi sistem, iktidardakilerin kontrolü elinde tutmalarını garanti ettikçe, hiç kimse gelecekteki ekonomik reformlar için verdikleri sözlere güvenmez. Ödüllülerin görüşüne göre, bu nedenle hiçbir iyileşme gerçekleşmez.’

Ülkemizin iktisadi düzlemdeki sömürü düzenine yakından tanık olan Prof. Dr. Daron Acemoğlu, ne mutlu ki, bu trajediden faydalı kuramlar çıkartmış ve her ne kadar ekonomik ve teknolojik olarak ilerleyemesek de, bize Ekonomi dalında bir Nobel getirmiş.

Taşların içinden çıkan bir çiçek gibi... 🪨🌿🪨

Böylesi vasat bir ekonomiden Nobel ödülü çıkaran bu vatan daha neler neler çıkartmaz.

Sahi, sayın Devlet Bahçeli çok değil bir 9 ay kadar önce şu barış elini uzatsaydı muhalefete, kim bilir şimdi o da Nobel Barış Ödülünü getirirdi bize hayırlı bir cuma gününde.

Tüh!..

Kıl payı kaçırdık bu sefer.

Umuyoruz seneye “siyaseten” bir barış eli daha uzatır,

Hem hiç alınmayız biz Türk halkı.

Hele ucunda bir de Nobel varsa…

İnanmış rolü yaparız, toplumca … siyaseten 🙂

Uzm. Nöropsikolog Pinar S.

Bir Filiz vardı.

Türk yazının usta romancısı Orhan Kemal’in Bir Filiz vardı adlı romanında şöyle bir cümle geçer:

Sende güzelden de başka bir şeyler var.

Hayranlıkla sevince insan aynı böyle seviyor…

Benim de gönlümde bir Filiz var.

Etrafında zaman, mekan ve tüm insanlar bükülüyor.

Öylesi bir filiz ki bu, salt var oluşuyla, kahakahalarıyla, seslenişiyle, ve yüksek bilinciyle, filizlerinden envai çeşit fide, fidelerinden ise sonsuz neşe, bilgelik ve sevi büyüyor.

Filiz oluşu ne güzel…

Filiz olmak tıpkı pluripotent bir hücre gibi her hücreye dönüşüp her türlü dokuyu oluşturabiliyor. Sanmayın ki, sözlerinden bir tek bilim akıyor, bilimi bildiği kadar insanları da iyi biliyor.

İnsanlara bir seslenişi var, balkon konuşması yapsa daha fazla ilgi çekemez.

Tek bir cümlesiyle, etraf kıt’a dur’a geçiyor.

Yani bilge olduğu kadar, muhteşem bir komutan da o.

Hayatımda yanındayken bir şeyleri düzeltme ihtiyacında, hissetmediğim tek insan olsa gerek. Öyle güzel nizama sokuyor ki etrafındakileri, benim ona hayran olmaktan başka işim kalmıyor…

Ah ne güzel, bir insanı yönlendirmek zorunda kalmadan o insanın her şeyi yapıyor olabildiğini izleyebilmek…

Atatürk’ü izlemek gibi…

O yönetsin, düzeltsin, planlasın…

Etrafındaki Sorbonne’lu hukukçu cananı Latife’ye, ekonomist ve devlet adamı dostu Celal’e bir tek hayran olmak kalsın..

Böylesi kudret ve bilgi sahibi birine hayran olmamak ne mümkündü?

Bilgeliğin, insanları yönetme ve yönlendirme yetisiyle muhteşem birleşmesi yani…

Böyle önderlere hasret Türkiye. Bilerek, bilgiyi doğru yönlendirerek, insanlara iletmeyi bilen önderlere…

Keşke bilime ve bilim insanlarına olduğu kadar, TBMM’ye de dokunsa.

O siyasete girince kirlenmeyecek kadar bilge…

İnanın, okur yazarlık oranı fazlasıyla artar.

Biz, insanlar,ne içine içine konuşanlardan ne de bağırıp çağıranlarla yola geliriz.

Biz anca, kendinden emin ve bilge önderlerle ilerleyebiliiriz.

İçi boş, sesi detone konuşanları indirip, içi dolu ve sesi gür eğitmenleri istiyoruz ülkemizde, evrenkentlerimizde ve meclisimizde.

Evet, o belki hepimizin. Filiz’i, Fidesi, Fidanı ve çiçekleri!

Ancak bir tek benim bütün renklerim…

Onunla konuşurken dünyam,

Vermeer’in huzurlu sadeliğinde dinginleşiyor,

Degas’nın zarif hareketleriyle canlanıyor.

Raphael’in anaç Meryerm’inde maneviyatı hissediyor,

Da Vinci’nin çok yönlü dehası içimde filizlenen bir fide gibi büyüyor.

Ve bir kahkahasının sesiyle Courbet’in gerçekçiliğiyle her şey somutlaşıyor.

İçimde renkler ve kahkahaları kaynaşıyor.

-Bir Tohum vardı adı Pi.

Yaş 110, yolun yarısı bitmedi!

Orhan Kemal’in yaşı 110 oldu bugün. Ama yolun yarısı dahi bitmedi. Çünkü hala Orhan Kemal’in 1950’lerde dert yandığı sorunlarla cebelleşiyor Türkiye… Orhan Kemal eskimedi… Bu bir iltifat gibi duyulsa da, Türkiye’ye gelen bir acı eleştiri. Keşke Türkiye ilerleseydi de, Orhan Kemal’i şimdilerde okurken; ”Ah be, eskiden ne zorluklar çekermiş orta sınıf, yani soylu, torpilli, yandaş olmayanlar!” diyebilseydik.. Ama Orhan Kemal’in hikaye ve romanları bugünün Türkiyesine hala capcanlı bir ayna tutuyor. İç burkucudur romanları, kaptırırsan kendini ağlarken bulursun ve bu ağlayış şimdilerde bütün kızların okuduğu o Jojo Moyes romanlarındaki romantik ayrılık hikayelerine benzemez. Hakiki bir burukluktur. Bilirsin ki, gözünün görmediği yerlerde, Türk milleti bu acıları çekmeye devam ediyor. Maalesef artık büyük ihtimalle senin de çektiğin gibi… Eskisi gibi maddi zorluk köyde, kasabada da değil artık, şehirlide. Anası babası Istanbullu olan da çekiyor bunları, belki daha az ama çekiyor mu çekiyor… Herkesin ekonomik sıkıntısı arttı. Gaussian eğrinin ucunda olanların yoksulluğu da yoksullukları kadar arttı. Yani yoksul yüzde 50 daha yoksulken orta sınıf yüzde 20 daha yoksul gibi bir eşitsiz dağılım eğrisi… Aynı şekilde, zengin de yüzde 70, 80 hatta 90 daha zengin. Dağılım eğrisini bozarcasına..

Bu konudan dava etmeli onları. Siz bizim çan eğrimizin şeklini nasıl bozarsınız böyle oransızca diye? Bizim kaybettiğimiz yüzde 20’yse, siz de yüzde 20 kazanın canım, bari simetriyi koruyalım, göze güzel görünsün. Yok, illa Kübizm’den, Dadaizm’den esintiler taşıyacak zamanın Türkiye’si. Bu kadar absürt olmayı her şeyde nasıl başarıyorlar, pes doğrusu. Poussin’inki kadar düzgün bir tabloya pek uzak değilken Gazi Paşa’nın fiziki mevcudiyetinde, şimdi Picasso’nun tuvalleri kadar karman çormanız. Kimin eli kimin cebinde bilmiyoruz, E Picasso da bilmezdi zaten. O kimin gözü kimin ağzında, onu dahi bilmezdi. Daha ne kadar karışabilir ki bir sistem? Karışa karışa bir yerden sonra ters karışma olur da düzenlenebilir mi etraf? Sanki karışıklığın da bir sınırı varmış gibi hissediyorum. Son raddesine gelince karışıklığın, her karışma biraz daha düzenlenme olabilir (mi?).

Bugün hayatıma isminini Sümerlerin tabletlere kazıdığı gibi kazıyan Orhan Kemal’imin 110. yaş günü. Ben kendimi bildim bileli o var fikir dünyamda. Sevim Ak’dan sonra keskin bir geçişle Orhan Kemal okumaya başlamıştım ortaokul yıllarında. Benim Roald Dahl’um Orhan Kemal’dir.

Roald Dahl’un çok çikolata yemekten şişen zengin çocukları, Orhan Kemal’in pamuk toplarken sivrisinek ısırıklarıyla her yeri şişen çocuk işçileridir. Roald Dahl bana şekerleme yapmak, dünyaya gözlerimi kapatmak için verilmiş o rehavet haliydi. Orhan Kemal ise eğrisiyle ve varsa biraz da doğrusuyla hayatı anlatan, sefilliği, açlığı ve yoksulluğu ise istemeden normalleştirendi… Hayata sıkı sıkı sarılmayı ve o rehavet halinden çıkmayı da tembihleyendi. Hayır… istemiyordum asla… istemiyordum çırçır fabrikasında elimi kolumu kaptırmayı makinelere… toprak ağasının gelip yemek diye önümüze ekmek atıp gitmesini, istemiyordum işte…

Bu yüzden bir değil on kolla sarıldım eğitime, okumaya, zihinsel gelişimime.

Beni bugün cahillikten koruyan o cehalete duyarlı antibiyotik Orhan Kemal’dir işte.

Hakkını ödeyemeceğim bir ruh… Ruhu şad olsun…

Bu yazım için oğlu Işık’ı arayıp, yazıma eklememi istediği bir şey var mı diye sordum:

Babamın en sevdiğim sözü ”kara gün kararıp gitmez.” dir dedi.

Başka eklemek istediğin bir şey var mı diyince,

”Ee bir de gençler bol bol okusunlar, okumaktan kimse geri kalmasın.” dedi.

Fazlasıyla basit ama kusursuz bir öğüt. Beni Orhan Kemal, dünyanın bağışıklık kazanılması gereken zorluklarıyla ve bir de ondan yadigâr kalan ailesiyle tanıştırdı.

Okumak, hele hele Orhan Kemal’i okumak, kapkara günlere hazırlanmaktır. Bu yüzden siyasi vaziyetimiz beni sarssa da yok edemedi. Ve bunun da ebedi olmayacağını, denge kanunundan, her şeyin değişmeye yüz tutacağından, son olarak bir de çocukluk aşkımdan biliyorum.

Ümidinizi yitirmeyin yurttaşlarım, kara gün kararıp gitmez!

Uzm. Nöropsikolog Pınar Şengül