Önce, ”İnsan sosyal bir hayvandır.”der Aristo ve sonra, bu sosyal ihtiyacın da kısıtlanması gerektiğini vurgular Hobbes, ”İnsan insanın kurdudur.” diyerek.
Dışa dönük kişilik özelliklerine sahip insanlar, en çok yarayı dışarıdan alırlar. Çünkü bal bile olsanız illa ki sevmeyen çıkar. Kimse herkesle anlaşamaz ve dışa dönük insanların da aldığı yaralarda içe dönük insanlara benzer arkadaşlık ortamlarına sahip olması bu sebeptendir. İnsanlar aslında yaşlandıkça sudan sebeplerle yalnızlaşmazlar, söylendiği gibi evlilik, çocuk ve iş değildir yalnızlaştıran. İnsan insanın zehridir çoğunlukla. Öyledir çünkü, kendi içinde huzur bulamayan mutlu olanın mutluluğundan sinsi bir acı çeker. Sinsice engel olmak ister ötekinin mutluluğuna. Bunun almancada bir adı vardır ve maalesef bu duygu vardır ve insanlığı yalnızlığa itmektedir: Schadenfreude.
Schadenfreude: Başkasının başarısızlığından mutlu olma hali.

Kıskançlığın ve öfkenin doğal oluşu kadar, Schadenfreude’de vardır, ve bununla yaşamayı öğrenmek gerekir. Ben bu duyguyu ilk öğrendiğimde schadenfreude’yi inceledim kendimde.
En başarılı olmak için diğerlerinin daha az başarılı olmas gerekir. Türkiye’de liseye ve üniversiteye hazırlanırken bir yarışa giriyor çocuklar. Yarışmaya ve kazanmaya programdırılmıştım ben de çoğu hedefleri büyük öğrenciler gibi. Hala zafer benim büyük bir parçamdır. Ancak hiç diyemesem de, çok az hissettim bu schadenfreude’yi. Üniversiteye girdiğimden beri de bi daha hiç duymadım bu hissi. Çünkü benim başarım, başkasının başarısızlığından doğmuyor aslında. Herkes kendi uzmanlığında başarılı olabilir ve bu diğerinin başarılı biri olmasına engel değildir. Tabii bunu diyebilmek için o yarış kulvarının da daralması gerekiyor. Liseye giriş sınavına çalışan çocuklarla , beyin cerrahisinde glioblastoma üzerine uzmanlaşmak isteyen tıp doktoru sayısı arasındaki farkı düşünün… İnsanın, başkasını değil de kendisnini geçmek istediği bir süreçtir öğrenmeye adanmış süreçler. Ve başkasıının başarısızlığına değil, kendi başarısına odaklanır ilerlemeyi arzulayanlar. Ben de kendimde bu duyguyu incelediğimde, noksanlığını farkettim. Biri evlenmiş, hakkında hayırlısı olsun, savcı olmuş ne mutlu, hayalindeki evi almış, ne güzel.
Başkalarının mutluluğu neden niçin benim derdim olsundu? Başkalarının hayatlarını düşünmek, salt zaman ve üretim katili. Herkes kendisine odaklansa, ne kadar daha hızlı ilerleriz kim bilir?
Acaba batı Avrupa ülkelerinden bilimde ve sanatta geri olma sebebimiz bu olabilir mi? Başkasının ne yapıp yapmadığıyla çok meşgul olmamız. Her ne kadar Türkiye’deki sıcaklık ve samimiyeti çok sevsem de, başkalarının hayatlarına bu kadar önem verilmesi bana fazlasıyla geriletici geliyor.
Yaş alarak bunları farkettikçe, dışa dönük özyapımı içe dönük bir huzurla harmanladım. Az insan hatta bazen hiç insanla huzurun varlığını muhafaza etmek kolaylaşıyor.
İnsan seven birinden, insandan uzak duran birine böyle dönüştüm.
Sevdiğim, hayran olduğum insanlar ise kendilerine odaklı, başarılarını başkalarının başarısızılığından besleyerek değil de kendisi yükselirken yanında parlayan insanları alanlardan ibaret.
Hayatımda sevdiğim iki elin parmağı kadar insan var. Bunların hepsi etrafını kendisi gibi başarılı insanlarla donatanlar…
Ben de dostlarımın iyi olmasından, hayallerine ulaşmasından, güzel yerlere gelmesinden hep memnun oldum. Onların ışıltısı benim ışıltımdan almaz ki..
Işıl ışıl oluruz bir olursak..
Ve bir kez mantar girdi mi bir sepete, kalan tüm meyveleri de küf tutmaz mı?
Etrafının kötü olmasını istemek, kendi kötülüğünü istemekten farksızdır.
Bu yüzden parlayalım birlikte…
Parlayamıyorsanız da küfünüzü uzak tutunuz azizim.
