Son nefeste kardeşlik

Geçen gün The Dive’ı (Ölümcül Dalış) izlerken, film bittiğinde zihnimde yalnızca suyun ağırlığı ya da ölümün sessizliği kalmadı; daha derin bir iz bıraktı: kardeşlik.

Özellikle bizim gibi — farklı yönlere savrulan, ama özde aynı kumaştan dokunmuş — iki kardeş için.

Ben, klasik bir ENTJ olarak; 8w7’nin gücüyle hayatı zorlayan, 2’nin beklenmedik sıcaklığıyla insanlara sarılan biri oldum hep.

O ise, abim… ENTP’nin çılgın dehası, 7w8’in sınırsız enerjisiyle hayata başka bir yerden baktı.

Filmde, iki kız kardeşin denizin metrelerce altındaki o soğuk ve karanlıkta birbirine olan tutunmasını izlerken, kendimi düşündüm:

Benim doğam itmekti, yol açmaktı. Onunsa, uçmaktı, keşfetmekti.

Ama günün sonunda, ne kadar farklı olsak da — senkronize yüzmeyi bilmesek de — birimiz suyun altında sıkıştığında diğerimizin nefesiyle yaşamak zorundaydık.

Ve film boyunca kafamdan şu düşünce geçip durdu:

“Eğer kayanın altına sıkışan abim olsaydı?”

Biliyorum ki, her ne olursa olsun, onu kurtarmak için elimden gelenin en iyisini yapardım.

Ama dürüst olmalıyım: Gerilirdim.

Belki filmdeki küçük kız kardeş kadar değil — çünkü ben daha dirençliyim, daha hızlı toparlanırım — ama yine de o ilk anda kaygı ve telaş beni az da olsa yavaşlatırdı.

Filmde küçük kardeşin panikleyip zaman kaybetmesini izlerken kendimi onunla karşılaştırdım.

Ben bir şekilde tekneye ulaşırdım ve destek almayı başarırdım.

Ama yine de, abim gibi olamazdım.

Çünkü o, kriz anlarında benden çok daha soğukkanlı.

Riskli durumlarda, hayat memat anlarında adeta bir kurtarıcı gibi düşünebilir: Hızlı, sakin ve net.

Kendi doğamı biliyorum.

8w7 ve 2 gibi baskın bir yapım var: harekete geçerim, savaşırım, yardım etmek için can atarım.

Ama öfkem de, hızım da bazen önüme geçebilir.

Abim ise 7w8 ve güçlü bir 5 oku taşıyor.

O, keşfeden ve oynayan tarafının yanında, kriz anlarında buz gibi berraklaşan bir akla sahip.

Bu yüzden kendi kendime şu sonucu çıkardım:

Eğer bir gün gerçek bir tehlike yaşarsam, kayanın altında sıkışan ben olmayı tercih ederim.

Çünkü o zaman kurtarıcımın abim olacağını bilirim.

O, o 20 dakikalık oksijen tüpünü en geç 14 dakikada geri getirirdi.

Ben olsam, kendi panik eşiğim yüzünden belki 3–5 dakikayı gerilmekle geçirir, yine de mutlaka son anda yetişirdim; ama o, baştan sona o sakinliği koruyarak işini bitirirdi.

The Dive böylece bana bir şeyi daha hatırlattı:

Kardeşlik sadece birlikte büyümek değil; hayatta kimin seni çekip çıkarabileceğini bilmek.

Ve bazen sevdiklerimizin hayatımızdaki gerçek rolünü, böyle varsayımsal ama derinden hissedilen bir ölüm-kalım senaryosunda daha iyi anlayabiliyoruz.

Deniz sessizdi.

Ben bilirdim: Atilla Volga gelecekti.

”Dönüşü, gidişinden feyizli…

Sevgisi, nefretinden görkemli.”

π

Bizi biz yapan ilişkilerimiz…

Winnicott şöyle der:

“Tek başına bebek diye bir şey yoktur; yalnızca bebek ve ona bakan biri vardır.”

Bu ifade yalnızca gelişim psikolojisine dair bir tespit değil, aynı zamanda insan doğasına dair güçlü bir hatırlatmadır. Hiçbir birey kendi başına oluşmaz; her insan bir ilişki içinde şekillenir. Ve her ilişki, yeni bir kimlik alanı yaratır.

Terapiye gelen birey de, aslında yalnız değildir. İç dünyasında taşıdığı kişiler, geçmiş ilişkilerden kalan duygusal izler, tekrar eden çatışma döngüleri… bunların hepsi onunla birlikte gelir. Terapist olarak görevimiz, yalnızca bireyin sözlerine değil; o sözlerin ait olduğu bağlama, ilişkilere ve sistemlere de kulak vermektir.

Bu yüzden ben psikoterapiyi yalnızca bireysel içgörü kazanımı olarak değil, aynı zamanda ilişkisel bir onarım süreci olarak görüyorum. Çünkü çoğu zaman kişi, içinde bulunduğu ilişki sisteminde sıkışmıştır; kendini yetersiz, anlaşılmamış ya da yankılanmamış hisseder.

Virginia Satir’in söylediği gibi,

“Communication is to relationships what breath is to life.”

İletişim sadece bilgi alışverişi değil; varlığımızın kabul gördüğü, anlam bulduğu bir zemindir.

Harville Hendrix’in geliştirdiği Imago Terapi ise ilişkilerin, geçmişteki duygusal yaraların gün yüzüne çıktığı alanlar olduğunu savunur. Bu yaklaşım, bireysel iyileşmeyi sadece içsel değil, ilişkisel bir süreç olarak ele alır. Terapist ise, bu ilişkisel aynada güvenli bir alan sunar; kişinin kendini yeniden duyması, görmesi ve duyulması için.

Bu yaklaşımlar beni her zaman derinden etkiledi. Özellikle sistemik terapi anlayışı, bir kişinin yaşadığı zorlukları onun bireysel özellikleriyle değil; ait olduğu yapılarla, ilişki örüntüleriyle, kuşaklararası aktarımlarla birlikte anlamlandırmayı hedefler. Bu bakış açısı, terapiyi daha adil, daha bütüncül ve daha derin kılar.

Terapist olarak benim temel inancım şu:

İnsan, bağlamından bağımsız anlaşılamaz.

Ve her danışan, kendiyle birlikte bir ilişki tarihini de taşır.

Bu yüzden terapi, yalnızca bireyin değil; o bireyin geçmişte ve bugün içinde yer aldığı ilişkilerin de sesini duymaktır. Yani bazen, bir kişinin taşıdığı semptom, aslında bir sistemin susturulmuşluğudur.

Terapi odasında yan yana otururuz. Ama karşımızda yalnızca bir kişi değil, o kişinin geçmişte olduğu, olamadığı ve olmaya çalıştığı herkes vardır.

İnsan, tek başına anlaşılmaz.

Anlaşılsa insan olmaz…

Çocuk ve Ergen Terapisti Adaylarına Bir Not

“Çocuk ve ergen terapisti” ifadesi, meslektaşlar arasında sık kullanılan, kulağa da oldukça yerleşik gelen bir unvan. Ama bu tanımı her kullandığımda, içimde bir soru beliriyor:
İkisini aynı çatı altında topladığımızda neyi sadeleştiriyoruz, neyi görmezden geliyoruz?

Çünkü bu iki dönem, yalnızca gelişimsel olarak değil, terapistin içsel konumlanışı açısından da bambaşka dünyalar.

Bir çocukla çalışırken, terapist yalnızca gözlemleyen bir zihin değil, aynı zamanda duyumsayan bir beden hâline gelir. Çocuk, duygusunu henüz dil yoluyla ifade edemez; onun anlamı genellikle davranışta, sessizlikte, oyunda saklıdır. Dolayısıyla terapistin yalnızca “duymaya” değil, “eşlik etmeye” hazır olması gerekir. Nöroregülasyon, burada iki beden arasında kurulan bir denge gibidir. Ve bu dengeyi sürdürebilmek, çoğu zaman teknikten çok karakter yapısıyla ilgilidir.

Yani, çocuğun duygusuna girip onunla birlikte kalabilmek, terapistin içsel ritminin dışa açılmış bir uzantısıdır. Bazı terapistler için bu yer, güvenli ve canlıdır. Bazıları içinse yorucu, hatta boğucu olabilir.

Ergenlik, bireysel farklılıkların daha net ayrıştığı; özerklik, kimlik ve aidiyet gibi temaların su yüzüne çıktığı bir dönemdir. Burada terapist artık eşlik eden değil, karşılaşmaya açık olan bir pozisyondadır.

Ergen, yalnızca kendi krizlerini taşımaz. Onunla birlikte, ailenin kuşaklar boyu aktarılan çatışmaları, suskunlukları, tekrar eden modelleri de gelir o odaya.

Ve bu noktada terapist, bir çocuğun oyununa dahil olan kişi değil; ergenin öfkesine, sessizliğine, alayına yansızlıkla eşlik edebilen bir iç yapı olmalıdır.

Terapistin kendi narsisistik ihtiyaçları burada sınanır. “Ben duyuluyor muyum?”, “Ben işe yarıyor muyum?” gibi sorular, seansın ortasında fısıldar. Ve bu fısıltılarla kalabilmek, onları danışana yansıtmadan taşıyabilmek, işte bu… Bu bir duruştur.

Çocuk ve ergen terapisi arasında geçiş yapabilmek, yalnızca kuramsal bilgiyi değiştirmekle ilgili değildir. Bu, bir terapistin iç ritmini, duygusal taşıma kapasitesini, aktarım karşısında nasıl tepki verdiğini bilen biri olmasını gerektirir.

Çocuk seansa geldiğinde yere oturup oyun kurabilen, bedenini terapötik bir enstrüman gibi kullanabilen biriyken… ardından gelen ergene karşı sessizliğe tahammül edebilen, kendi iç boşluğuyla çarpıştığında kaçmadan orada kalabilen biri olmak… bu, iki farklı iç yapılanmadır.

Ve her terapist, bu ikisini aynı doğallıkla taşıyamayabilir. Taşımalı da değildir.

Çünkü terapistlik, yalnızca her danışana uyum sağlamak değil; nerede hakiki olduğumuzu, nerede yorulduğumuzu, nerede kendimize rağmen çabaladığımızı fark etmeyi de içerir.

Terapist, bir yaş grubunda derinleşmeyi seçtiğinde aslında eksiltmiş olmaz kendini. Aksine, kendi içsel sınırlarına ve kaynaklarına sadık kalmayı öğrenir. Ve bu sadakat, etik bir sadakattir. Danışanı öncelemeyi, ama kendini de kaybetmemeyi öğretir.

Hangi yaş grubuyla çalışırken daha çok ”kendiniz” oluyorsunuz? Hangi yaş grubu sizi daha rahat hissettiriyor? Bunun cevabını verdiğinizde yöneliminizi belirlemek sizin için yol gösterici olacak.

Unutmayın, terapist olmak, her yaş grubuyla çalışmayı değil; hangi yaşın duygusunda derinleşebildiğini bilmeyi gerektirir.

Ben nereden geldim?

”Ben kimim?” sorusundan daha önemli bir şey varsa o da ”Ben nereden geldim?” sorusudur.

Özellikle ergen psikoterapisinde sağaltım sürecinde bu soruyu yöneltir analizana, psikanalist. Bu soruyla başlar bir çok çözünme.

Ergenliğin başlayışı belirli, bitişi ise pek muğlak. Bu yüzden kendini erişkin olarak kabul eden, sevgili okur, belki sen de hala bir ergen olabilirsin, evet yaşın 30’larında olsa bile!

O yüzden bu soruyu kendine de sormalısın… Ve getireceği cevaplar, ruh yolculuğunda seni yönlendirecektir.

Sen kimsin? Mesleğin, yaşadığın yer ve ilişkilerin…

Oysa senin nereden geldiğin, maskenin ardındaki sana dair ne kadar çok gizemi açıklar.

Ben Pi olarak kimim? İnsanı analiz etme uğraşlarında, psikoloji, sosyoloji, biyoloji, tarih ve felsefe öğrenen biriyim…

Peki ben nereden geldim?

Cömert ve oluş’u akış’a bırakan bir babadan,

Güçlü ve ”ol” diyerek olduran bir anneden,

ve müzikal dehasıyla benim günümü gecemi harika enstrümanlar, notalar ve kompozisyonlarla donatan bir abiden! …

Beni her daim güldüren, müzikal deham, Atilla Volga.

Geldiğim yer müzikli, özgür ve güçlü…

Bir tarihçi çırağı (apprenti historien) olarak ben geldiğim yeri böyle özetledim…

Şimdi sıra sende!

SEN NEREDEN GELDİN?..

Uzm. Nöropsk. Pınar Şengül

Aldatmanın Gölgesinde Aşk ve Evlilik: Bir Terapi Perspektifi

Her geçen yıl; aileye, sevgiye, saygıya ve dostluklara balta vurmaya devam ediyor.

Bunu 19. yüzyılın imza isimlerinden Avusturyalı psikiyatrist ve psikolog Alfred Adler’i okurken tekrar farkettim.

Adler kitabında bir insanın bir insana ilgi ve yakınlık duyuyorsa, o ilginin gerektirdiğü bütün özelliklere sahip olması gerektirdiğini yazmış. Bunlar şöyle:

“Dürüst olmalı,

İyi bir arkadaş olmalı,

Sorumluluk duygusu taşımalı,

Sadık ve güvenilir olmalıdır.

Böyle bir aşk ve evlilik yaşamını kuramamış bir insanın, hiç değilse bu noktada yanlış yaptığını kavraması gerektiğine inanıyorum. “

Bunu 1913 yılında basılan kitabında yazıyor. 111 yıl önce yazmış Adler. (1913 yılında basılmış ”cinsiyetler arasında işbirliği” kitabı).

Elbette o zamanlarda da vardı sorunlu ilişkiler fakat şimdiki gibi alanında uzman psikologlar o zamanlar ”birbirinize karışmayın, geniş geniş alanlar verin, aldatmalar tam evlilik öncesi doğaldır, evlilik telaşı insanları aldatmaya yönlendirebilir, bunlar çözülebilir, affedilebilir” demiyorlar…

Hem Avrupa’da hem de Amerika’da şimdi durum böyle. Yıl 2024.

Hem Amerika hem de Avrupa’da bulunan Enstitülerden bizzat çift terapisi eğitimleri aldım ve farklı ekollerin eğitimlerini almaya devam ediyorum.

Maalesef, durum Alfred Adler ve onun gibi düşünenler için pek iç açıcı değil.

Aldatılmayla gelen danışanlarımıza bunun çözülebileceğini ve tekrar ateşkesin sağlanabileceğini söylememiz gerektiğini öğretiyorlar bize.

Aldatmanın dahil olduğu ilişkilerde, ilişkinin devam etmesinin her iki kişinin de özsaygısı için zararlı olduğunu düşünen nadir çift terapistlerinden biri olarak, aldatılmayı duyduğum terapi seanslarını aldatılan kişiyi güçlendirmeye odaklandırarak bireysel bir terapiye çeviriyorum.

Artık orada bir çift göremiyorum.

Kandırılan ve sayılmayan bir eş görüyorum.

Bu eşin kendi değerini hatırlaması ve dayanak olarak kendine olan sevgisi ve saygısını oluşturmasında destek oluyorum.

Bizim terapi eğitmenlerimize gelince, aldatılan çiftlere bunun onarılabilir olduğunu söylüyorlar.

Ve gördüğüm kadarıyla kendileri de bunun gerçekten onarılabilir olduğuna inanıyorlar.

İnsanın travmaları dahi onarılır da, sevdiği ve hayatını paylaşmak istediği kişinin ona sırtını dönmesi, kandırması, üstüne başka bir kişiye duygusal ve cinsel hisler geliştirmesi…

Hakikaten onarılabilir mi?

Bu bilgi hafızadan silinebilir mi?

Doğal karşılanabilir mi?

Yeni akıma göre: evet.

Mutfakta süt döken çocuğa bağırmak yerine o sütü yerden silmeliyiz diyorlar. Bu örneği veriyorlar.

Ben dinlerken içimden müstehzi bir şekilde gülüyorum. Ancak onlara göre ”epey gerici” gelecek bu fikirlerimi bir süre dillendirmiyorum.

Sonuçta onların ticaretini ve reklamını bozacak olan bu fikrim, onları içten içe erdemsiz dahi hissettirebilir. İnsanları, hele hele alanında ”uzman” olanları, etik olmayan fikirleri için eleştirmek genelde her daim karşı saldırıyla sonuçlanır.

Oysa ben onları çoktan ”sevgiye” olan saygımla içimde hiç ettim. Onları düzeltmenin namümkün olduğunun da farkındayım.

Aldatan çiftlerle ilgili düşünceleri perde arkasında sadece şu:

”Eğer siz birbirinize hala değer vermeseydiniz bunca şeye rağmen gelip bana size destek olmam için bunca para da dökmezdiniz.”

Evet, böyle söylüyorlarmış içlerinden. Biraz alayla, biraz da üstten bakan bir tavırla aralarında bir ticari koalisyon oluşturmuşlar.

Şimdi, onlara göre, onlardan biriyim.

Para için, ticaret için, insanları yolmak için…

Ama hiç de onlardan değilim.

İnsanların ruhlarını, öz saygılarını ve hepsinden de öte;

Sevgiyi…

Aşkı…

Aileyi…

Böyle ayaklar altına alamam…

Para her şekilde kazanılır.

Toplumun faydası için kazanmak tercihim.

Bir tek cebini düşünenler bu kadar fazla oldukça,

ne toplum,

ne aile,

ne de birey bulamaz huzuru.

Kıssadan hisse,

Size dürüst olmayan,

Hele hele sizi aldatan

Adamları ve kadınları

Hayatınızda tutmayın!

Paranızı da aldatana değil, aldatmayacak olana harcayın.

Çift terapisine aldatılmayla gitmeyin…

Hiç kimse aldatılmayı haketmez.

Çünkü kimsenin bir kopyası daha yoktur…

Sizi ÖZEL ve TEK hissedirecek insanı beklemeniz dileğiyle…

Uzm. Nöropsikolog Pınar Ş.

Mutlu Romantik İlişki: Kişilik ve Ten Uyumu.

Çift terapisti ve nöropsikolog Pınar Şengül’e göre uzun ve mutlu ilişkinin sadece iki bileşeni var. Uyumlu kişilikler ve tenler.

Ünlü psikolog Robert Sternberg Aşk Kuramında ise üç bileşene değinmiş: Tutku, samimiyet ve bağlılık.

Benim kuramımın adı ise ”Huzurlu Tutku kuramı’‘. Tutkunun huzur getirmediğini bilmek için psikolog olmaya gerek yok. Ancak tutkulu ilişkileri de belli bir düzeyde huzura ulaştırmak mümkün. Tutku girdiği her yerde uçları yaşatır. Şiddetli hazlar ve öfkeler iç içedir tutkuda. Bu yüzden büyük aşıkların hikayeleri acı sonlarla biter hep, epik şair Shakespeare’in de yazdığı gibi:

Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar.

Bu sebepten, korkutucudur yıldırım çarpması gibi ani aşklar, karşı konulamaz şehvi duygular.

Her ne kadar yıkım, tutkunun bir getirisi olsa da bu yıkımın şiddetini azaltmak mümkün. O da uyumlu karakter özelliklerini taşıyan bireylerin bir araya gelmesi. Uyumlu derken, benzer karakterlerden bahsetmiyorum. Benzer karakterler, tam aksine, uyumsuz bir ilişkinin tehlike çanlarıdır. Uzun ve huzurlu ilişkileri yaşayan çiftlerin birbirini tamamlayan kişilikleri olduğunu biliyoruz.

Elbette kişilik tek başına yeterli değil zira kültür, din, dil, eğitim ve sosyoekonomik sınıflar büyük bir etki gösterir, ancak bunlar zaten çoğunklukla benzerdir çünkü aynı ortamları ve arkadaş gruplarını paylaşan kişilerin çoğunlukla yakın sosyokültürel arkaplanlara sahip olduklarını biliyoruz. Bu dengeyi, tanışma ortamları zaten daha ilk baştan kurar. (Maalesef sosyal medya ve ”dating app” leri bunu da yapaylaştırdı ve doğal cinsel seçilimi yok etti.) Sosyokültürel yakınlık farkedildikten sonra, kişilik uyumu devreye girer.

Bırakın romantik ilişkiyi, iyi arkadaşlıklar da bu kişilik uyumuna dayanır. Kişilik uyumunu kişilik psikolojisi üzerinde uzmanlaşan bilişsel ve nöropsikologlar analiz eder. Kişilik testlerini yorumlayarak bize uygun kişiliklerle ilişkilere başlamak ve sürdürmek bir çok zarardan bizi kurtarabilir (zaman kaybı başta olmak üzere yaşanacak olumsuz hislerin de gerçekleşmesini önlemek gibi…)

Ten uyumuna gelince, zaten ilişkilerin neredeyse hepsi fiziksel çekim ve dış görünüşle başlar. Ve aynı şekilde, çoğu da bu sebepten biter. Sadece fiziki çekim yeterli değildir bir ilişki kurmak ve devam ettirmek için. Görünüş en güçlü başlatıcıdır ama asla devam ettirici değildir. Devam ettirici, yapıştırıcı kuvvet dimağların uyumudur. Bu yüzden ten uyumunun olduğu kadar, ve hatta daha da fazla kişiliklerin uyumu tutkulu ve huzurlu bir ilişkinin varlığı için şarttır.

Haydi, önce kendimizi tanıyalım. Bunu yapmak için özdeğerlendirme içeren bir testin ücretsiz bağlantısını aşağıda sizlerle paylaşacağım. Ama size önemli bir uyarı yapmak isterim. Sakın ola testi kandırmayın. Hiçbir cevabı eğip bükmeyin, olmadığınız biri gibi görünmeyin. Ruha estetik de makyaj da yapılmaz. Ve inanın, sizi SİZ olarak sevecek birini bulmalısınız. Makyaj akar, estetiğin miadı dolar. Doğal halinizle sizi sevmeyen biriyle yaşamak ömür boyu sürecek bir eziyettir. Bu yüzden, sizi sevecek birilerin olduğuna inanın. Her karakter lazımdır ve o karakterin uyumlu olduğu karakter tipleri de vardır. Kendinize yalan söylemezseniz, ilişkilerinizde mutluluğu bulmanızda size destek olacağım.

Soruları oldukça dürüst bir şekilde ve 7 secenegin tam ortasındaki yani 4. tuşa basmadan cevaplayın. Ortadaki tuş pas geçiyor soruyu.

Ve cevaplarken, genel halinizi düşünün. Özel durumlar istisnadır.

Test sonuçlarınızdan sonra kendinizi tanıyın.. Ve size küçük bir tüyo: sizle aynı karakter tiplemesinde olan insan size bir sevgili olarak asla uyumlu olmayacaktır. İhtiyacınız olan sizin eksik yanlarınızı kapatan biri!

Kendinize hoş gelin:

https://www.16personalities.com/tr

Ve size, bir oda, bir yatak ve BİR KÜTÜPHANE yetecek ruh eşinize de…

Uzman Nöropsikolog Pınar Ş. (Gottman ve İmago İlişki Terapisti)