Bizi biz yapan ilişkilerimiz…

Winnicott şöyle der:

“Tek başına bebek diye bir şey yoktur; yalnızca bebek ve ona bakan biri vardır.”

Bu ifade yalnızca gelişim psikolojisine dair bir tespit değil, aynı zamanda insan doğasına dair güçlü bir hatırlatmadır. Hiçbir birey kendi başına oluşmaz; her insan bir ilişki içinde şekillenir. Ve her ilişki, yeni bir kimlik alanı yaratır.

Terapiye gelen birey de, aslında yalnız değildir. İç dünyasında taşıdığı kişiler, geçmiş ilişkilerden kalan duygusal izler, tekrar eden çatışma döngüleri… bunların hepsi onunla birlikte gelir. Terapist olarak görevimiz, yalnızca bireyin sözlerine değil; o sözlerin ait olduğu bağlama, ilişkilere ve sistemlere de kulak vermektir.

Bu yüzden ben psikoterapiyi yalnızca bireysel içgörü kazanımı olarak değil, aynı zamanda ilişkisel bir onarım süreci olarak görüyorum. Çünkü çoğu zaman kişi, içinde bulunduğu ilişki sisteminde sıkışmıştır; kendini yetersiz, anlaşılmamış ya da yankılanmamış hisseder.

Virginia Satir’in söylediği gibi,

“Communication is to relationships what breath is to life.”

İletişim sadece bilgi alışverişi değil; varlığımızın kabul gördüğü, anlam bulduğu bir zemindir.

Harville Hendrix’in geliştirdiği Imago Terapi ise ilişkilerin, geçmişteki duygusal yaraların gün yüzüne çıktığı alanlar olduğunu savunur. Bu yaklaşım, bireysel iyileşmeyi sadece içsel değil, ilişkisel bir süreç olarak ele alır. Terapist ise, bu ilişkisel aynada güvenli bir alan sunar; kişinin kendini yeniden duyması, görmesi ve duyulması için.

Bu yaklaşımlar beni her zaman derinden etkiledi. Özellikle sistemik terapi anlayışı, bir kişinin yaşadığı zorlukları onun bireysel özellikleriyle değil; ait olduğu yapılarla, ilişki örüntüleriyle, kuşaklararası aktarımlarla birlikte anlamlandırmayı hedefler. Bu bakış açısı, terapiyi daha adil, daha bütüncül ve daha derin kılar.

Terapist olarak benim temel inancım şu:

İnsan, bağlamından bağımsız anlaşılamaz.

Ve her danışan, kendiyle birlikte bir ilişki tarihini de taşır.

Bu yüzden terapi, yalnızca bireyin değil; o bireyin geçmişte ve bugün içinde yer aldığı ilişkilerin de sesini duymaktır. Yani bazen, bir kişinin taşıdığı semptom, aslında bir sistemin susturulmuşluğudur.

Terapi odasında yan yana otururuz. Ama karşımızda yalnızca bir kişi değil, o kişinin geçmişte olduğu, olamadığı ve olmaya çalıştığı herkes vardır.

İnsan, tek başına anlaşılmaz.

Anlaşılsa insan olmaz…

Ben nereden geldim?

”Ben kimim?” sorusundan daha önemli bir şey varsa o da ”Ben nereden geldim?” sorusudur.

Özellikle ergen psikoterapisinde sağaltım sürecinde bu soruyu yöneltir analizana, psikanalist. Bu soruyla başlar bir çok çözünme.

Ergenliğin başlayışı belirli, bitişi ise pek muğlak. Bu yüzden kendini erişkin olarak kabul eden, sevgili okur, belki sen de hala bir ergen olabilirsin, evet yaşın 30’larında olsa bile!

O yüzden bu soruyu kendine de sormalısın… Ve getireceği cevaplar, ruh yolculuğunda seni yönlendirecektir.

Sen kimsin? Mesleğin, yaşadığın yer ve ilişkilerin…

Oysa senin nereden geldiğin, maskenin ardındaki sana dair ne kadar çok gizemi açıklar.

Ben Pi olarak kimim? İnsanı analiz etme uğraşlarında, psikoloji, sosyoloji, biyoloji, tarih ve felsefe öğrenen biriyim…

Peki ben nereden geldim?

Cömert ve oluş’u akış’a bırakan bir babadan,

Güçlü ve ”ol” diyerek olduran bir anneden,

ve müzikal dehasıyla benim günümü gecemi harika enstrümanlar, notalar ve kompozisyonlarla donatan bir abiden! …

Beni her daim güldüren, müzikal deham, Atilla Volga.

Geldiğim yer müzikli, özgür ve güçlü…

Bir tarihçi çırağı (apprenti historien) olarak ben geldiğim yeri böyle özetledim…

Şimdi sıra sende!

SEN NEREDEN GELDİN?..

Uzm. Nöropsk. Pınar Şengül