Dar Vakitlerde Ananem

Seni özleyip hıçkıra hıçkıra ağlarken bile sadece ağlayamıyorum, ağlarken birazdan yapmam gerekenleri düşünüyorum. Birazdan toparlanıp eyalet içinde gitmem gereken 2 farklı şehir ve o iki farklı şehirde katılmam gereken toplantı ve deneyleri düşünüyorum. Ananemi özleyerek ve o duygulara boğularak bu işleri yapamam. Acıyı tekrar konserve edip, basınçla bastırmam lazım. Sıkıştırmalıyım acıyı tekrar. Fonksiyonel olmak için acıyı hissetme lüksüm yok.

Sonra da sorguluyorum. Ananeme olan sevdamı- yeryüzünde hissettiğim o en derin duyguları- hissetmemek için yaptığım onca şey… Ona olan sevgime yakışıyor mu?

Daha mı çok konuşabilmeliyim onu? Gözlerime yaşlar gelmeden, anabilmeliyim yüce anısını?

Ama mümkün değil çoğu zaman -şakaları hariç- her anıda biraz da acı gizli. Zor hayatı, sıkıntılı evliliği, 4 çocuğunu yetiştirirken bir de dağlara bahçelere yetişmesi… Dağlar derken Küre dağları….Oralara çıkartmış hayvanlarını… Annemler onun dağdan inişini gözlermiş okuldan sonra…

Bak yazarken gene gözlerim doluyor. Halbuki buna vaktim yok. Birazdan bir konferansa yetişmeliyim. Sulu gözlere, acılara vakit yok işte!

Ah o çocukluğumun en sevdiğim şiirinin şairi Behçet Necatigil…

Bazen ben de senin hayıflandıklarına benziyorum, istemesem de…

”Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.”

Ananem Hatice Ergün ve Annem – 1979, Ulus/Bartın

”Bahça” ve Ölüm

Hatice Ergün’ün ölümsüz anısına özlemle…

Gene tesadüf eseri bir roman okuyorum. Biri sipariş etmiş, annem ona alırken bana da almış işte. Annemin her yıl en az 1-2 kez bana böyle aldığı kitaplar olur. Bazılarını okumam, ama 1 tanesini mutlaka okurum. Bu yılın talihlisi de ”Bahçıvan ve Ölüm” kitabı. Bu arada kitap Metis yayınlarından çıkmış, demek ki var bir meziyeti dedim.

Kitabın daha başlarındayım. Annem kitabı bana Hamburg’tayken hediye verdi, orada başladım. Şimdi Almanya’nın pek sevmediğim sanayi eyaleyindeyim, NRW… Burada devam ediyorum.

Bir cümle beni şakak kemiğimden vurdu. Öyle bir cümle ki varlığını bildiğim ama asla sebebini anlayamadığım bir düşünceyi anlatıyordu. Yıllardır sorguladığım o düşünce.

”Bahçede yapılacak iş olduğu sürece koruma altındaki bir alanda yaşarsın, mevsimlik bir ölümsüzlüğün tadını çıkarırsın. Şu anda yapılacak onca şey varken insan nasıl ölür? Kışın işler bitince ölünmeli.

Şubatın ikinci haftasında, meyvesiz ve sebzesiz kalmış bahçesi gibi, ananem de kendisini nadasa aldı. Ondan önceki yaz, ve öncesindeki 10 yıllar boyunca yazlar gibi, ”Bakalım kışa kalacak mıyım?”, ”Ben ölünce bu bahçalara kim bakacak” diyip de gitti.