End Of An Era

He chose to celebrate my birthday in the most unusual way.

By making me hear his name through the phone—spoken by a cop—he helped me break the bond I had to him.

He did the lowest he could ever do.

There it was, an angelic mask was fallen off fully and it was made of glass.

Now no Japanese technique can mend it.

This is him.

Following his daddy’s commands at the age of 31.

It is pathetic, I am truly sorry for him.

He needs to obey his daddy to “fight” me.

I don’t care about him anymore.

I won’t fight his old parents.

They can’t race my life energy.

And I will enjoy anything that will follow-

The bad as well.

I admit- I enjoy winning every game I play in,

Or being dragged into those games by force.

I embrace all the chaos life brings.

Give the chaos to me,

And let me swallow it at once.

He knows that I can’t be defeated with brute force,

or enforcements.

Yet his father still can’t accept that

I am stronger than all of them.

Yet he still obeys his father,

Like a loyal German Shepherd-

can’t distinguish between the humanistic psychotherapist

and the positive punishment utiliser, cruel behaviourist scientist.

He has learned to obey.

I am sorry for him still.

Wish he was a Lion,

Independent and free to love what his heart truly loved.

I am sorry that his father did not let him love nor live.

Today, he gave me his best present ever-

the present of setting me free of,

unconditional love.

My heart is free of chains, again.

Yet he is chained with his parents’ desires all around.

PS. I wish he had chosen the civil way not the offensive way. Not that I am hurt, but that he’ll be hurt…

I still am sorry for his unfulfilled desires. But the war is accepted on the offences. Just like Atatürk did to Anzac soldiers, his losses will be respected in the land of my generous heart. 🖤

Tell his mama that sent his son from a gigantic love to a cruel war, his heart is now lying in the bosom of my past and in peace.

Türkiye’den kimler geçti?

Karadeniz’e açılan boğaza karşı, her zamanki gibi biraz moleküler biyoloji, biraz program dili, biraz da 9 kasımın getirdiği hüzünle Nazım okurken telefonum çaldı… Sosyalist demokrat duruşundan asla paye vermemiş emektar bir gazeteci aradı…

Şiirimi bölmeden telefonu açtım.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nı ona okumaya başladım. Nasılsın, iyi misin safhalarını es geçerek.

Çünkü bilir, eğer şiir okur ya da şarkı söylersem telefonu açınca, kişisel hayatımda bir sıkıntı yoktur.

19 yaşında girdi hapise
                        üç arkadaş perdeleri indirip
                        bir kitap okudukları için.

20 dakika şiirin ilk bölümünü okumuşum. 25 dakikalık telefon konuşması.

O dinlemeyi sever, hele konu Nazım’sa…

Daha ilk cümleden anlar Nazım’ın şiirlerini.

Bana da Nazım’ı o sevdirdi zaten.

Kim bilir dünyada ne kadar
                         ne kadar çok işsiz var.
Ama askere almışlardır.
Asker olunca işsiz adam
                         artık işsiz sayılmaz mı?»

Herkes gibi Nazım’ı bir şair olarak bilirken, 1970lerden kalma sarı eski kağıtlara basılmış kitabını elime tutuşturdu, bunu mutlaka oku dedi. Çok seveceksin.

 halkın kanını içer,
            doymazlar, içer içer,
            bırakmazlar ki aksın
                            dere bildiği gibi.

Kan konuşmaz’ı işte o zaman okudum. Yaş 15-16…

300 sayfalık kitabın sadece sonu aklımda, babasına kan konuşmaz diye reddeden bir delikanlının sözüyle bitiyor roman.

Kan’ın değil de ruh bağının değerini o zamanlar Nazım’la tescilledim.

İşte biz de onunla Ruh bağıyız.

«–Usta.
yine tuhaf şeyler düşünüyorsun.»
«–Düşünüyorum evlat.
Geçmiş olsun.»
«–Eyvallah usta..
Düşünmek değiştirmez hayatı.»

Bir inanışa göre, her sayının bir anlamı var ve biz onunla, 7’yiz..

Yani daha önceki hayatlardan birbirimizi tanımış sevmiş, bu hayatta tekrar birbirimizi bulmuşuz.

Hatta o sevgiyi bir söze dökmüşüz. Tekrar buluşacağız diye.

O bana sözünü tutmuş.

Aşık olduğu kadına beni doğurtmuş…

Varlığımı, onun sözünün eri oluşuna borçluyum yani…

«–Yine derinlere daldın ustam.»

Şiirin sonunda,

Nazım’ın etkisinde…

”Ne Nazım’lar, ne Mustafa Kemal’ler geçmiş bu ülkeden bee…” dedim.

O da hak verdi ve hatırlattı müstehzi bir kahkahayla ”mak’us talihimizi”

”Şimdi de Tayyip geçiyor işte…”

İlahi Baba, Sen çok yaşa…

Orhan’ın Nazım’dan hikaye şiir yazmayı ve erkekçe kavga etmeyi öğrendiği gibi

Ben de senden öğrendim; omurgalı duruşu ve bireysel menfaat için vatanı satmamayı,

Önce senden…

π

101 🇹🇷

Üzerinde yaşadığımız topraklarda
İlimi, bilimi, sanatı ve felsefeyi mümkün kılan
En güzel bayramımızın ikinci yüzyılının ilk yılını kıvançla kutlarım!
🇹🇷 ❤️🤍

29 Ekim Balosu, Londra Türk Konsolosluğu.

-Bir Cumhuriyet Genci Pi.

Giden sevgililer elbet dönecekler!  

Son günlerde gazete manşetleri ülkece yaşadığımız ekonomik sıkıntılarımız hariç bir de kıyıda köşede beyin göçü oranlarındaki dehşet yükselişten ”dert” yanıyorlar. Burada bir dert olduğunu düşünmeyenlerdenim. Çünkü o gidenlerden biri ben de oldum bir zamanlar. Hem de defalarca. Avrupa’yı adım adım aşındırdım. Aralarında bir tek İngiltere’ye doyamadım. Ama her gidiş bir geri dönüşün sessiz habercisiydi. Hiçbir gidişim, kalıcı olmadı. Bunu taze giden beyinler de zamanla tecrübe edecekler. Türkiye’nin cıvıl cıvıl akşamlarına, hiç bitmeyen kaosuna, yüksek yaşanan duygulara, hamurunda fazlasıyla canayakın ve misafirperver insanlarına alıştıktan sonra her ne kadar doyulmuş olunsa da, bu doygunluk tekrar hasrete dönüştürüverir kendini. Avrupa’da insana batar sadece paranın konuştuğu hayatlar, yüzü asık garsonlar, yaralı parmağa amonyak dökmeyenler… Bunu er ya da geç farkeder Türk genci.

Türkiye’den, özellikle son 20 yıldır, giderken insanı bayram havası bürür. Davulla zurnayla gitmek ister insan. Ama bunca şikayete rağmen, bir süre sonra, gözyaşıyla sayar döneceği günleri.

Her dönüş bu sefer davul zurnadır. Her ne kadar ülkemiz ideolojik ve ekonomik açıdan baltalandıysa da mayası güzeldir bu ülkenin. Fırının sıcaklığını tekrar optimum sıcaklığa düşürene dek, kömür gibi ekmeğini dahi özlersin Türkiye’nin yurttan uzakta. O mayanın tadı, alışanı deli eder. Yapamazsın işte ondan uzakta. Yaparsın, günler, haftalar,aylar hatta yıllar ama içinde tek bir ümitle: VUSLAT gününe ermek…

İnsan elbet alıştığı yeri özler. Bu Türkiye’ye has değildir. İtalyanı, ispanyolu endonezyalısı, da ülkesine döneceği günü düşünür, bekler. Ancak özellikle bizim ülkenin insanı, alıştığı samimiyeti, hala emperyalizme karşı dimdik ayakta duran ananeyi dedeyi ve onun gibi tüm tatlı insanları, paranın değil de muhabbetin değerli olduğu vatanını çok daha ayrı bir demde özler.

Türkiye’de yetişen Türk genci, bağlasan durmaz, soğuk, paraya tapan, nemrut insanların ülkelerinde. Pek ala bilir ki alması gerekenin, ilim bilim ve sanat olduğunu…

Onu alır ve vatanına getirir. Ancak bu gelişinde, gidişinden çok daha kuvvetlidir.

Hem daha bilgili hem de daha çok aşıktır bu sefer bu cennet vatana.

Hiç korkmayın, giden bu akıllı sevgililer, mutlaka geri dönecekler!

İlimle, bilimle, fenle, sanatla ve felsefeyle!

Gazi Paşa’nın Türk tıp doktoru ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 17. Cumhurbaşkanı Sadi Irmak’a telgrafında yazdığı ve yaklaşık bir asır sonra vizyoner fizikçi ve tam bir Atatürk genci olan ağabeyimin bana Londra Üniversitesinde Nörobilim yüksek lisansıma giderken kartposala yazdıklarını şimdi yurtdışına giden tüm Türk gençlerine hatırlatmak istiyorum….

“Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz”

Uzm. Nöropsikolog Pinar Ş.

Atatürk tehlikesi!..

Evet, doğru duydunuz. Maddi varlığının son buluşundan neredeyse bir asır sonrasında bile Atatürk, hala tehlikeli.

İnstagram’ın Atatürk paylaşımlarına engel koymasına hiç şaşırmadım. Her Avrupa ülkesinde Türk’lerle ilgili sanat eserlerine, hatta müzelerde koskoca bölümleri, hatta bir koca katın hepsini (Viyana Sanat Müzesi , Kunsthistorisches Museum) yetmeyip 3 katlı bir müzeyi (Ephesos Museum) Türklere ayırdıklarına defalarca kez şahit oldum. Türk’lerden kalan sevimli (!) hatıraları müzelerde, kiliselerde (St Stephansdom, Çan) , yer yer parklar ve caddelerde yaşattıklarını görmek sıradanlaştı. Türkenstraße (Türk caddesi) , Türkenschanzpark, Tyrkisk Pepper (Norveççe: Türk biberi) ve daha bir sürü şey…

Korku , öğrenilebilir bir duygudur (John B. Watson ”maalesef” bize bunu gösterdi)… Biraz olsun tarih bilen bir Avrupa’lı, Türk’lerin düşünce ve irade gücünden korkmayı öğrenmiş.

Türk, elbette Atatürk’le başlamadı. Türk’ün varoluşundan beri muhtelif zaferleri dillere destan olmuş, ancak Türklüğün en onurlu ve çağdaş sembolü olan Atatürk, çökmekte olan ”Avrupa’nın hasta adamı” nı baştan aşağı edip, bir de bu hasta adamı tedavi etme hilesiyle mirasını paramparça etmek isteyen bütün Avrupalı nazik doktorları alaşağı etmiş…

Böyle hasta bir adamın nasıl bunca doktorun ilacını yutmayıp, onlara hapı yutturduğuna hala inanamıyorlar. Mantıklarının çözemedikleri bu gizden de, el mahkum, korkuyorlar. Çünkü bilinmeyen korkuyu yaratır, var olan korkuyu büyütür.

Korkmakta

ve hatta Türk zekasının ve azminin simgesi olan Atatürk’ü tehlikeli bulmakta haklılar.

Çünkü Atatürk bedenen aramızdan ayrılmış olsa da, bize husumet besleyen ülkelere tehlikesi hala gerektiğinde ortaya çıkmak üzere mevcudiyetini korumakta…

Çünkü…

Mustafa Kemal’ler tükenmez!!! 🇹🇷

İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin.

-Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Dipnot: . Gazi Paşa yurdun tehlikeden uzak olduğu surette barışçıldı. Türk milletini tehdit eden her ahval ve şeraitte, yurtta barışı korumak için cihanda barışı bozmaya hazırdı. Saldırıyı elinden geldiğince asgari tutmak istese de, Atatürk’ün kırmızı çizgisi Vatan’ın birlik ve dirliğiydi. Yurt’ta sulhümüzü bozanlar olduğu zaman cihanda olan sulhü de bozmak gerekli olacaktır. Unutmayın, bir toplumun barışını bozmak savaştır… Bu yüzden, önce Yurtta sulh, sonra cihanda sulh!