İnsanın yalnızlıkla olan ilişkisi hem çift yönlü hem de pek tuhaftır. Karl Marx, kapitalizmle birlikte gelen yalnızlaşmayı olumsuz bir sonuç olarak eleştirirken, Fransız yazar ve filozof Michel de Montaigne, yalnızlığın gerekliliğini ve faydalarını savunur. Montaigne’e göre, yalnızlık sadece kalabalıktan kaçmak değil, insanın kendi iç dünyasında huzur bulmasıdır.
“Kalabalıklardan kaçmak yetmez; kendimizi içimizdeki kalabalıklardan kurtarmak ve kendimizi kendimizden koparmak gerekir.” Michel de Montaigne
Yalnızlık üzerine düşünmek, insanlık tarihinin her döneminde önemli bir tartışma konusu olmuştur. Hannah Arendt, modern dünyada yalnızlığın insanın toplumsal bağlarını kaybetmesinin bir sonucu olduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda, kapitalizmin bireyleri toplumsal yaşamdan nasıl kopardığı üzerine Karl Marx’ın yabancılaşma teorisi de dikkat çekicidir. Marx’a göre birey, üretim süreçlerinde emeğinin meyvesinden ve diğer insanlardan yabancılaşır.
“İnsan, kendi emeğinin bir ürünü haline geldiğinde, yalnızca emeğine değil, aynı zamanda insani özüne de yabancılaşır.” Karl Marx
Ben de ilk başlarda Marx ve Hannah Arendt gibi düşünürdüm; emperyalizmin getirdiği bireyselcilik ve buna bağlı olan bencillik, toplumsal faydaya ket vuruyor ve insanların makineleşmesine sebep oluyordu. Hâlâ bir yanım bu düşünceye fazlasıyla katılmakta. Sanırım bu, idealist tarafım. Ancak yaş aldıkça, insanın idealizminin törpülendiğini fark ettim. Ömür boyu idealist kalmak elbette mümkündür. Mesela Che Guevara, idealleri uğruna savaşan ve sonunda hayatını feda eden bir figürdür. Aynı şekilde, Rosa Luxemburg da sosyalizme olan inancı nedeniyle hayatını kaybetmiş, ölene kadar devrimci ideallerini savunmuştur. Mahatma Gandhi, pasif direnişiyle ve ideallerine bağlılığıyla dünyaya örnek olmuştur. Ancak böyle büyük isimler dışında, sıradan insanların ideallerine sıkı sıkıya bağlı kalmaları oldukça zordur. Çünkü yaşamın gerçekleri ve zorunlulukları, insanı bir noktada pragmatist olmaya zorlar.
Yalnızlık ve Modern Yabancılaşma
Dürüst olmak gerekirse, benim içimde hâlâ bir parça idealizm var. Ancak bu idealizm zamanla hayatın gerçekleriyle çatışmaya başladı. İnsan hiçbir zaman tek bir yöne sabit kalmaz; bir konuya birçok farklı açıdan bakmaya yatkındır. Çünkü duygu durumumuz değiştikçe, herhangi bir kavramın daha önce görmediğimiz olumlu taraflarını da görmeye başlıyoruz. İşte benim de yalnızlıkla ilişkim böyle gelişti. Kendimi bildim bileli, insanı yalnızlaştıran emperyalizme hakaretler savurdum. Hâlâ da tam olarak bu eleştiriyi bırakmış değilim.
“Sevgi, yalnızlıktan kurtulmanın tek yoludur.” Erich Fromm
Ancak şunu da fark ettim ki yalnızlık, her zaman bir ceza değildir. Erich Fromm’un dediği gibi, sevgi, yalnızlıktan kurtulmanın en temel yoludur. Ama aynı zamanda, insanın yalnızlıkta kendini bulabilmesi, varoluşunun anlamını keşfetmesi için önemli bir fırsattır. Modern dünyada yalnızlık, dijital çağın yarattığı sahte kalabalıklar içinde bile daha derin hissedilebilir. Sosyal medya, yüzeysel bağlantılar yaratırken insanın gerçek bağlardan daha çok kopmasına neden olabiliyor. Bu, Hannah Arendt’in modern insanın yalnızlaşmasıyla ilgili fikirlerini daha anlamlı kılar.
Bu bağlamda Emmanuel Levinas, insanın yalnızlık ve ötekilik ilişkisini etik bir çerçevede ele alır. Ona göre, insanın yalnızlığı ancak “öteki” ile olan ilişkisi içinde anlam bulur. Levinas’ın şu sözleri bunu açıklar:
“Ötekiyle karşılaşma, yalnızlığımızı anlamlandırır ve insanı gerçek etik bir varlık yapar.” Emmanuel Levinas
Toplumsallık ve Bireysellik
Dediğim gibi, insan hiçbir şeye tek taraftan bakamıyor. Baksa bile, bu sadece o an mahkûm bir düşünce oluyor. Elbette bireyselliği toplumsallığa daha fazla tercih eden insanlar olabilir. Aynı şekilde toplumsallığı bireyselciliğe üstün görenler de olacaktır. Ancak hiçbir insan tamamen bireyselci ya da tamamen toplumsalcı olabilir mi? Bence, “tamamen bireyselci” ya da “tamamen toplumsalcı” diye nitelendirdiğimiz ünlü yazarlar, düşünürler ve siyasetçiler sadece o yönlerini dile getiriyorlar. Tezatlık oluşturmamak adına, diğer tarafla ilgili düşüncelerini yazmıyor ya da dile getirmiyorlar. Ancak bir insanın yalnızca “beyaz” ya da “siyah” olmadığı çok açıktır. İnsanlar kendilerini daha çok “grinin tonları” olarak görür ve gösterir.
Bir Türk vatandaşı olarak toplumsalcı düşünürlerden aklıma ilk olarak Orhan Kemal geliyor. Orhan Kemal, yazılarında toplumun iyiliğini ve bekasını her daim düşünen bir yazar olarak öne çıkıyor. Ama onun için bile diyebilir miyiz ki, “Orhan Kemal her zaman kendisinden çok başkalarını düşünmüştür”? Fazlasıyla indirgemeci bir yaklaşım olur. Çünkü o da, her insan gibi, zaaflardan, acılardan ve temel gereksinimlerden oluşuyor. Belki kendisine sorsak, o da tamamen toplumsalcı olduğunu söylemezdi. Dediğim gibi, bu örnekler çoğaltılabilir. Kendini tamamen bireysel çıkarları gözeten bir düşünürü ele aldığımızda da aynısını söyleyebiliriz. Mesela, Friedrich Nietzsche‘nin genelde bireyselciliği savunduğu düşünülür. Ancak Nietzsche’nin metinlerinde, insanın güçlü bir içsel özgürlükle toplumu dönüştürebileceğine dair ipuçları da buluruz. Yani hiçbir filozof ya da yazar tek bir kavrama indirgenemez.
Yalnızlığın Kendiyle Barışık Yönü
Bir süredir insanlarla olan ilişkilerimde, insanların çoğunlukla faydadan çok zarar verdiğini fark ettim. Her ne kadar içimdeki Polyanna bir yerlerde savaş vermeye devam etse de, tecrübelerim (ki bunlar genellikle acı olanlar), insanlarla belirli bir mesafeyi korumayı kendime misyon edindirdi. Yalnızlığı sevmem ve bunu sevmenin beni kapitalizmin kölesi yapmayacağını kabullenmem, başarısız insan ilişkileriyle paralel bir şekilde gelişti. Özellikle kan bağı olan ilişkilere verdiğim değeri, büyük çabalarla oluşturmaya çalıştığım dostlukları yitirdiğimde anladım. Nazım Hikmet’in ‘Kan Konuşmaz‘ adlı romanını yaklaşık 15 yıl önce okuduğumda, genetik bağların ilişkilerde büyük söz sahibi olmayacağı fikrine o zaman ikna olmuştum. Ancak zamanla genetik bağların ilişkiler üzerindeki etkisini daha derin sorguladım. Modern biyoloji ve evrim psikolojisi, genetik bağların insan davranışlarını şekillendirmede önemli olduğunu ileri sürse de, Nazım’ın düşüncesi, insan ilişkilerinin sadece biyolojik temellerle açıklanamayacağını vurgular.
Bu noktada, Zygmunt Bauman‘ın “akışkan modernite” kavramı devreye girer. Bauman, modern dünyada ilişkilerin giderek daha kırılgan ve geçici hale geldiğini, bu yüzden bireylerin yalnızlık duygusunun arttığını belirtir:
“Modern insan, özgürlüğün bedeli olarak yalnızlığı seçmeye zorlanır. Ancak bu yalnızlık, bir özgürlük değil, geçici bağların kaçınılmaz sonucudur.” Zygmunt Bauman
“Yalnızlık, varoluşun özüdür.” Emil Cioran
Ezcümle, anne tarafından büyük genetik paylaşımlar taşıdığım akrabalarımda bile dostane bir ilişki kuramadığımı fark ettikten sonra, bunu denemenin başından beri yanlış olduğunu ve mantığın kalpten daha haklı çıkabileceğini kabul ettim. İnsan gönlünün peşinden gitmek ister ama “gitme” diyen iç sesi ve tecrübeleri dinlemediğinde zarar görebilir. Bu nedenle, tecrübelerden ders almamak bir aptallık olur. İşte burada mantık fazlasıyla gerekli. Gönlün sesini susturmanın gerektiği yerler, acı tecrübelerin bağıra bağıra konuştuğu yerlerdir.
“İnsanın kendi varoluşunu anlaması, yalnızlıkla başlar.” Martin Heidegger
Bu yüzden yalnızlığımı seve seve kucaklıyorum. Yalnızlığımda beni yanlış anlayan, söylediklerimi art niyetli yorumlayan ya da hakaretle karşılayan kimse yok. Yalnızlığımda bol bol kitap, bol bol müzik ve kendime olan inancım var. Montaigne’in dediği gibi:
“Kim yalnızlığı seçerse, yalnızlığı güçle taşır.” Friedrich Nietzsche
Zincirlerinden kurtulan bir ruh, zamanla üzerindeki ağırlıkları da atmayı öğrenir. Büyük kalp kırıklıkları sonrası her daim yer değiştirdim. Şehirler, hatta ülkeler değiştirdim. Ancak insanın yalnızca fiziksel yer değiştirmelerle ferahlamayacağını öğrendim. Gerçek ferahlık, zihinsel zincirlerden kurtulmakla gelir. Montaigne’in dediği gibi:
“Kendi içine dönebilen ruhumuz, kendi kendine yoldaş olabilir. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız kalabileceğimiz bağımsız bir köşe ayırmalı ve orada gerçek özgürlüğümüzü kurmalıyız.”
Sonuç olarak, yalnızlık, insanın kendini bulması ve anlaması için bir fırsattır. Büyük yazarlar, şairler ve filozoflar yalnızlığı hem bir ıstırap hem de bir farkındalık kaynağı olarak görmüşlerdir. İnsanlarla olan ilişkilerde mantığın sesini dinlemek ve yalnızlığın dönüştürücü gücünü kabullenmek, hayatı daha anlamlı kılabilir.
“Cehennem, başkalarıdır.” Jean-Paul Sartre
Belki de yalnızlık, insanın kendisiyle barışması ve gerçek özgürlüğünü bulması için ödediği en büyük bedeldir.